(Bu makale tüketiciye ürün satan veya hizmet veren girişimcilere, mikro işletmelere ve KOBİ'lere yazılmıştır.)
Geçen ay Anadolu’daki genç bir girişimciyle buluştum.
Annesinin tarifiyle ev yapımı reçel üretmeye başlamış. Kavanozlar güzel, etiket
özenli, tadı da gerçekten iyi.
Telefonunu çıkardı, bana Instagram sayfasını gösterdi. Sonra
marka tescil başvurusunun evrakını uzattı. “Markamız oldu hocam. Şimdi
büyütmek istiyoruz” dedi. “Kaç kişi sizi tanıyor?” diye sordum. “Takipçimiz
1.800 kişi” dedi. “Kaçı sizden aldı?” diye sordum. Biraz düşündü. “Herhalde
300-400 kişi. Çoğu arkadaş, akraba, onların tanıdıkları” diye cevap verdi. “Peki
bir markette sizin reçelinizle tanınmış bir markanın reçeli yan yana dursa,
sizi hiç tanımayan biri neden sizinkini alsın?” dedim. Sessizlik oldu.
Sonra şunu söyledi: “Ama bizimki daha doğal.” Ben de; “Yanınızdaki
kavanozda da doğal yazıyor” dedim.
Bu genç arkadaşın bir markası yoktu. Bir markanın doğum
belgesi vardı. İkisi aynı şey değildir. Çocuğa ad koymakla çocuk büyümez. Nüfus
cüzdanı çıkarmak, çocuğu yetiştirmek demek değildir. Marka da öyle. Bir isim
bulmak, logo çizdirmek, tescil başvurusu yapmak, sosyal medya hesabı açmak...
Bunların hepsi doğumdur. Önemlidir, ama işin en kısa kısmıdır.
Asıl iş, doğduktan sonra başlar. Ve tıpkı çocuk büyütmek
gibi; sabır ister, emek ister, para ister, tutarlılık ister. Bir de sağlam bir
sinir sistemi.
Bu makalede bir markanın doğumdan yetişkinliğe kadar
geçirdiği evreleri anlatacağım. Her evrenin kendi sorusu, kendi ihtiyacı, kendi
hastalıkları var. Bir evrede doğru olan, öbüründe yanlış olabilir.
Yıllar önce marka olmayı şöyle tarif etmiştim: Marka
olmak, algılarda önde olmaktır. Bir kategori söylendiğinde tüketicinin
aklına ilk gelenlerden biriyseniz markasınız. Bir de şunu söylemiştim: Marka,
ederinden fazlasını alabilme gücüdür. Aynı ürünü rakibinizden daha
pahalıya satabiliyorsanız ya da aynı fiyata daha çok satabiliyorsanız, aradaki
fark markanızdır.
Bu iki tanım bize markanın nerede yaşadığını da söylüyor.
Marka logonuzda yaşamaz. Tescil belgenizde de yaşamaz. Marka iki yerde yaşar:
tüketicinin zihninde ve satın alma noktasında. Bunu tüketiciye ürün satan her
girişimcinin duvarına asması gereken tek bir cümleye indireyim: Akla
gelmeyen alınmaz. Ele gelmeyen satılmaz.
Akla gelmek, tüketici alışverişe çıktığında ya da bir
ihtiyaç duyduğunda sizin hatırlanmanızdır. Ele gelmek ise o an sizin orada
olmanızdır: rafta, pazaryerinde, haritada, telefonun öbür ucunda.
Biri olmadan öbürü işe yaramaz. Herkesin bildiği ama hiçbir
yerde bulunamayan ürün satmaz. Her rafta duran ama kimsenin hatırlamadığı ürün
de satmaz.
Markanız kaç yaşında?
Markaların da insanlar gibi evreleri var. Her evrenin sorusu
farklıdır. Sorunlarınızın çoğu, bulunduğunuz evrenin sorusunu değil, başka bir
evrenin sorusunu sormaktan kaynaklanır.
|
Evre |
Belirtisi |
Asıl soru |
En sık yapılan hata |
|
Gebelik |
Henüz satış yok; |
Kime, neyi, rakipten neden |
Logoyla başlamak |
|
Doğum |
İlk satışlar; müşterilerin |
İsmim doğru mu, |
Tescilden önce tabela asmak |
|
Bebeklik |
Bir semtte, bir kanalda |
Beni hiç tanımayan |
Tanıdık alkışını pazar sanmak |
|
Çocukluk |
Yeni noktalar, yeni şehirler, |
Daha çok kişinin aklına |
Yeni müşteriyi unutup |
|
Ergenlik |
Büyüme yavaşladı, |
Ben kimim, neyi bırakmalıyım? |
Logo, slogan ve ürün gamıyla |
|
Yetişkinlik |
Marka kurucudan |
Markam kaç para ediyor, |
Markayı ölçmemek |
Şimdi bu evreleri tek tek açalım.
Birinci
evre: Gebelik (marka doğmadan öncesi)
Çoğu girişimci markayı isimle ve logoyla başlatır. Yanlış.
İsim ve logo doğumun kendisidir. Gebelik dönemi ise üç sorunun cevabını
bulmakla geçer.
Kime satacaksınız?
“Herkese” cevabını çok duyarım. Herkese satan,
kimseye satamaz. Bunu bir kısıtlama olarak görmeyin. Hedef kitle seçmek kapıyı
kapatmak değil, ilk hangi kapıyı çalacağınıza karar vermektir. Başta dar bir
kitleyle başlarsınız; büyüdükçe kitle de genişler. Ama başlangıçta kimin
derdine çare olduğunuzu bilmezseniz ne ürününüzü, ne fiyatınızı, ne de dilinizi
doğru kurabilirsiniz.
Hedef kitleyi yaş ve gelir gibi bilgilerle sınırlı tutmayın.
Asıl önemli olan, o insanın hangi anda, hangi ihtiyaçla sizi arayacağıdır. “30-45
yaş, orta-üst gelir, kadın” bir tarif değil, bir istatistiktir. “Çalışan,
akşam eve yorgun gelen, çocuğuna hazır ama sağlıklı bir şey yedirmek isteyen
anne” ise bir tariftir.
Ne vaat ediyorsunuz?
Tüketici ürün almaz, çözüm alır. Matkap alan delik ister.
Kuaföre giden kişi saçını kestirmekten çok, aynaya baktığında kendini iyi
hissetmek ister. Vaadinizi tek cümleyle yazamıyorsanız, henüz bir vaadiniz yok
demektir.
Rakibinizden neden
farklısınız?
En çok zorlanılan soru budur. Ve en sık verilen cevap en işe
yaramayanıdır: “Kaliteliyiz.” Yirmi beş yıl önce kaliteli olmak bir
farktı. Bugün girişteki bilettir. Rakibinizin ambalajında da “kaliteli”,
“doğal”, “taze”, “uzman kadro” yazıyor. Herkesin söylediği
şey, kimseyi ayırmaz.
Fark bulmak için şu sorulara bakın:
·
Rakiplerinizin hepsi aynı şeyi söylüyorsa,
söylemedikleri ne var?
·
Müşteriler rakiplerinizden en çok neye şikayet
ediyor?
·
Sizin yapıp da başkasının yapamadığı ya da
yapmaya üşendiği ne var?
·
Kim olduğunuzdan, nereden geldiğinizden, nasıl
yaptığınızdan doğan bir hikayeniz var mı?
Sonra cevaplarınızı şu kalıba dökün: (Kim) için, (hangi
ihtiyacı) karşılayan, (rakiplerden şu farkla) öne çıkan (ne)yiz.
Bu cümle reklam sloganı değildir; dışarıya söylenmez. Sizin
iç pusulanızdır.
Önce pazarı test edin
Bir fikrin size çok güzel görünmesi, müşterilerin de onu
beğeneceği anlamına gelmez. Girişimcilerin en sık yaptığı hatalardan biri,
ürüne aşık olup pazarı unutmaktır. Ailesine, arkadaşlarına, yakınlarına sorar;
herkes “Harika fikir!” der. Sonra üretime başlar. Ama kimse satın almaz.
Ürünü piyasaya çıkarmadan önce küçük bir deneme yapın. Sizi
tanımayan insanlara satın. Para ödemeye razılar mı, hangi fiyatı kabul
ediyorlar, rakipler yerine sizi neden tercih ediyorlar? Bunları öğrenin. Bu
soruyu üretime başlamadan sorun; yoksa cevabını bebeklik evresinde çok daha
pahalıya öğrenirsiniz.
Unutmayın, beğenmek başka, para verip satın almak başkadır.
Bir ürünün en gerçekçi pazar araştırması, müşterinin cebinden çıkan paradır.
Fiyat konumunuzu doğarken
seçin
Gebelik döneminde verilecek en önemli kararlardan biri
fiyattır. Çünkü fiyat sadece bir rakam değildir, markanın kimliğidir.
Şunu iyi bilin: Fiyatta aşağı indirmek bir sezonda olur,
yukarı çıkarmak on yılda. Ucuz doğan bir markayı sonradan pahalı hale getirmek
neredeyse imkansızdır.
Premium bir markanın ucuzlaması ise daha kolay görünse de bu
kez yıllarca oluşturduğu değer algısını kaybetme tehlikesi vardır. Bu nedenle
fiyat yalnızca satış kararı değil, uzun vadeli bir marka kararıdır.
Bu yüzden fiyatınızı “maliyetin üstüne biraz koyalım”
diye belirlemeyin. Önce hangi rafta, hangi markaların yanında duracağınıza
karar verin. Sonra o rafın fiyat aralığından geriye doğru hesap yapın. Bunun
nasıl yapılacağını aşağıda bir hesap örneğiyle göstereceğim.
İkinci
evre: Doğum (ad koymak)
Bizim kültürümüzde çocuğa ad konurken adı kulağına üç kez
söylenir. Çünkü ad önemlidir; bir ömür taşınır. Marka adı da öyle. Kötü bir
isimle de marka olunur; ama bu, sırtınızda ağır bir çantayla koşmaya benzer.
Varırsınız ama yorulursunuz.
İyi bir ismin özellikleri
·
Kolay söylenir, kolay yazılır. Duyan kişi
Google'a doğru yazabilmeli. Telefonda harf harf kodlamanız gereken bir isim,
her gün size müşteri kaybettirir.
·
Akılda kalır. Kısa, ritmik, görsel
çağrışımı olan isimler daha kolay hatırlanır.
·
Kategoriyi tarif etmez. “Lezzetli Börek”,
“Taze Süt”, “Hızlı Kargo” gibi tanımlayıcı isimler hem tescil edilmesi zor hem
de ayırt edici değildir. Tüketicinin kafasında marka olarak değil, sıradan bir
kelime olarak kalır.
·
Sizi hapsetmez. Bugün sadece reçel
yapıyorsunuz diye adınıza “reçel” kelimesini koyarsanız, yarın tahin satmak
istediğinizde zorlanırsınız.
·
Başka dilde kötü bir anlama gelmez. Bir
gün ihracat yapma ihtimaliniz varsa, isminizin hedef pazarın dilinde ne
çağrıştırdığını kontrol edin.
·
Alanı boştur. İnternet alan adı, sosyal
medya hesapları ve en önemlisi tescil durumu.
İsim konusunu “İsim Bulmak”
makalemde ayrıntılı anlatmıştım. Buraya sadece girişimcinin ilk gün bilmesi
gerekenleri aldım.
Önce tescil, sonra tabela
Bunu büyük harfle yazsam yeridir. Tabelayı asmadan, ambalajı
bastırmadan, sosyal medya hesabını açmadan önce marka araştırması yaptırın ve
tescil başvurunuzu yapın.
Bir girişimci tanıdım. Üç yıl boyunca bir isimle kafeterya
işletti. İkinci şubeyi açarken öğrendi ki o isim, aynı sınıfta başkası adına
tescilliymiş. Tabela, menü, ambalaj, sosyal medya hesabı ve üç yılda biriken
müşteri hafızası... Hepsini bırakıp yeni bir isimle sıfırdan başladı.
Marka tescili nüfus cüzdanıdır. Çocuğun kendisi değildir;
ama nüfus cüzdanı olmayan çocuğun hiçbir hakkı yoktur.
Kimlik: Logoya servet
harcamayın, tutarlılığa harcayın
Logo, renk, yazı tipi, ambalaj... Bunlara topluca görsel
kimlik diyoruz. Girişimciler genellikle iki uçtan birine düşer: Ya kuzenlerine
ücretsiz bir logo çizdirirler ya da bütçelerinin yarısını bir ajansa verip
kalın bir kurumsal kimlik kitabı yaptırırlar.
İkisi de hatadır. Doğru olan, az sayıda, ayırt edici ve
sahiplenilebilir bir set seçip yıllarca bozmadan kullanmaktır.
Ben bunlara köprü diyorum. Tüketicinin zihniyle
ürününüz arasında kurulan köprüler: bir renk, bir şekil, bir karakter, bir ses,
bir ambalaj formu. Tüketici rafta adınızı okumadan önce bu köprülerden birini
görür ve sizi tanır.
Köprü kurmanın üç kuralı var:
1.
Az olsun. Bir ana renk, bir şekil, bir
yazı biçimi. On köprü kurmaya çalışan hiçbirini bitiremez.
2.
Ayırt edici olsun. Kategorinizdeki herkes
yeşil kullanıyorsa sizin yeşiliniz köprü değildir, kalabalığın rengidir.
3.
Değişmesin. Köprü yıllar içinde inşa
edilir. Her yeni ajans, her yeni pazarlama sorumlusu, her yeni sezon “biraz
tazeleyelim” derse köprüyü her seferinde yıkıp yeniden yaparsınız.
Kendinize şu soruyu sorun: Ambalajınızın üzerindeki adı
kapatsam, müşteriniz sizi tanır mı? Tanıyorsa köprünüz var. Tanımıyorsa sadece
güzel bir ambalajınız var. (Daha fazlası için: Marka
Hafızası)
Üçüncü
evre: Bebeklik (sözünü tutmak)
Doğumdan sonraki ilk dönem, bir markanın en kırılgan
dönemidir. İlk müşterileriniz çoğunlukla tanıdıklarınızdır. Onlar sizi
sevdikleri için alır, nezaketen över ve size yanlış bir güven verir. Tanıdık
alkışı, pazar değildir.
Bu evrenin asıl sorusu şudur: Beni hiç tanımayan biri,
beni bir kez denedikten sonra tekrar alıyor mu? Bunun cevabı “evet”
değilse, büyümeye yatırım yapmanın anlamı yoktur. Delik kovaya su taşırsınız.
Önce küçük bir alanda var
olun
Bebek önce emekler, sonra yürür. Marka da önce dar bir
alanda var olmalıdır: bir semt, bir şehir, bir kanal, bir müşteri grubu. Bir
mahallede tanınmak, bütün Türkiye'de duyulmamış olmaktan iyidir.
Küçük işletmelerin en sık yaptığı hatalardan biri, ürün daha
oturmadan her yerde olmaya çalışmaktır. Üç ilde beş market, iki pazaryeri, bir
web sitesi, bir de hızlı teslimat uygulaması... Sonuç: Hiçbir yerde yeterli
satış hızı yok, her yerde stok sorunu var, hiçbir müşteri grubunda tanınırlık
oluşmuyor.
Önce bir alanda gerçekten var olun. Orada satış hızınızı
kanıtlayın. Sonra o kanıtla bir sonraki alana geçin.
Denemeyi kolaylaştırın
Yeni bir markanın en büyük düşmanı, tüketicinin risk
algısıdır. Tüketici bilmediği bir ürüne parasını vermek istemez. Bu riski siz
üstlenmelisiniz:
·
Tadım ve numune (gıda, kozmetik ve temizlik
ürünlerinde en etkili yöntemdir)
·
Küçük ambalaj ya da deneme boyu
·
Hizmet işletmelerinde ilk hizmette indirim veya
ücretsiz ilk görüşme
·
“Beğenmezseniz iade” güvencesi
Sözünüzü her seferinde tutun
Bu evrede marka reklamla değil, deneyimle kurulur. Deneyim
de ürün ya da hizmetin kendisinden ibaret değildir: Paketin nasıl geldiği,
telefonun kaç çalışta açıldığı, mesajın ne kadar sürede cevaplandığı, şikayete
nasıl yaklaşıldığı...
Bir kuaför düşünün. Saç kesimi mükemmel. Ama randevu
saatinde 40 dakika bekletiliyorsunuz, fiyat her gidişte farklı, telefonla
ulaşılamıyor. O kuaför iyi bir zanaatkardır ama marka değildir. Çünkü marka,
tutarlılıktır. Müşteri bir dahaki gelişinde ne bulacağını bilmelidir.
“İyi mal kendini sattırır”
mı?
Bu sözü çok severiz. Yarısı doğrudur. İyi mal, bir kez
alınıp denendikten sonra kendini tekrar sattırır. Ama bir kez alınması için
önce görülmesi, hatırlanması ve ulaşılabilir olması gerekir. Rafta olmayan iyi
mal, kimseye kendini sattıramaz.
Ağızdan ağıza yayılma gerçektir ve bebeklik evresinin en
değerli motorudur. Ama tek başına bir markayı belli bir büyüklüğün ötesine
taşımaz. “Ürünümüz iyi, müşteri kendiliğinden gelir” diyen
girişimcilerin çoğunu, iyi ürünleriyle birlikte depoda unutulmuş gördüm.
Kurucunun yüzü, KOBİ'nin en
büyük avantajıdır
Büyük markaların sizde olmayan çok şeyi var: bütçe, dağıtım
ağı, reklam gücü. Ama sizde olup onlarda olmayan bir şey var: gerçek bir insan.
Reçeli annesinin tarifiyle yapan genç kız, fırını üçüncü
kuşaktan işleten usta, kendi koyunlarının sütünden peynir yapan üretici... Bu
hikayeler, büyük markaların milyonlar harcayıp yapay olarak kurmaya çalıştığı
şeylerdir. Sizde ise kendiliğinden var.
Kullanın. Ama abartmayın; tüketici samimiyetsizliği hemen
fark eder.
Dördüncü
evre: Çocukluk (büyümek)
Ürün oturdu, ilk müşteriler tekrar almaya başladı, bir
bölgede tanınır oldunuz. Şimdi asıl büyüme dönemi başlıyor. Ve bu evrede çoğu
girişimcinin kafasında yanlış bir model var.
Büyüme sadakatten değil, yeni
alıcıdan gelir
Girişimciler genellikle şöyle düşünür: “Müşterilerimizi
çok sadık hale getirirsek büyürüz.” Sadakat kartları, puan programları,
özel kampanyalar...
Avustralya'daki Ehrenberg-Bass Enstitüsü'nün onlarca yıldır
yüzlerce kategoride yaptığı araştırmalar başka bir şey söylüyor. Byron Sharp'ın
How Brands Grow kitabında toparladığı bulguların özü şudur: Büyük
markalar, müşterileri çok sadık olduğu için büyük değildir. Çok müşterisi
olduğu için büyüktür.
Daha da ilginci şu: Küçük markaların sadece müşterisi az
değildir; o az müşterisi de biraz daha az sadıktır. Literatürde buna çifte
tehlike deniyor. Yani küçük bir markanın sadakatini büyük markalarınki
seviyesine çıkarmaya çalışması, akıntıya karşı kürek çekmesidir.
Bundan çıkan sonuç basit: Büyümenin ana yolu, sizi hiç
almamış ya da çok nadir alan insanlara ulaşmaktır. Sadakat önemlidir ama
sonuçtur, sebep değil. Daha çok kişiye ulaşan markanın sadakati de
kendiliğinden biraz artar.
Mevcut müşteriyi ihmal edin demiyorum. Ama bütçenizin ve
enerjinizin büyük kısmını sizi zaten alan küçük bir gruba harcıyorsanız,
büyümenin kapısını kendi elinizle kapatıyorsunuz.
Burada bir ayrım yapmak gerekiyor. Reçel alan tüketici
dolabında birkaç markayı bir arada tutabilir; ama aynı anda iki kuaföre, iki
diş hekimine gitmez. Kuaför, klinik ya da abonelikle çalışan işletmelerde sadakat
“elde tutma” olarak görünür ve kaybedilen her müşteri çok daha pahalıya patlar.
Ama orada da kural değişmez: Büyümenin kaynağı yine yeni müşteridir. Sadece
mevcut müşterilerinizle ilgilenerek sınırsız büyüyemezsiniz.
Ele gelmek: Ürünün olmadığı
yerde satış olmaz
Tüketiciye ürün satan bir KOBİ için büyümenin ilk motoru
dağıtımdır. Ne kadar çok noktada, ne kadar görünür biçimde bulunursanız o kadar
satarsınız.
Ama dağıtım bir merdivendir ve basamakları atlamak pahalıya
patlar:
1.
Yerel ve butik noktalar: Şarküteriler,
organik dükkanlar, butik marketler, kafeler, mahalle bakkalları. Az ama sadık
noktalar. Ürünü test etmek ve ilk satış verisini toplamak için idealdir.
2.
Bölgesel zincirler: Bir şehirde veya
bölgede güçlü yerel market zincirleri. Ulusal zincirlere göre daha esnek ve
pazarlığa daha açıktır.
3.
Ulusal zincirler: En büyük hacim, en sert
koşullar.
4.
Online kanallar: Pazaryerleri, kendi web
siteniz ve hızlı teslimat uygulamaları. Bu kanallar merdivenin yanındaki
asansör gibidir; her evrede kullanılabilir ama kendi kuralları vardır.
Dağıtım ağını genişletmek, her kapıyı çalmak anlamına
gelmez. Ürününüzün niteliği, fiyatı ve hedef kitlesi hangi kanallarda
bulunmanız gerektiğini belirler. Bir butik çikolata markasıyla ekonomik fiyatlı
bir temizlik ürününün dağıtım stratejisi aynı olamaz. Yanlış satış kanalına
girmek bazen hiç girmemekten daha pahalıdır.
Ulusal zincire girmek çoğu girişimcinin hayalidir. Bu hayali
gerçekleştirmeden önce şunları bilin:
·
Listeleme bedeli: Rafa girmek için
ödediğiniz paradır. Ürününüz satsa da satmasa da ödenir.
·
Vade: Malınızın parasını aylar sonra
alırsınız. Bu sürede üretimi, hammaddeyi ve maaşları siz finanse edersiniz.
·
Promosyon katılımı: Broşüre girmek,
indirime katılmak, raf sonu standı... Hepsinin bir bedeli vardır.
·
İade ve fire: Satılmayan, tarihi geçen,
hasar gören ürün çoğu zaman size döner.
·
Satış hızı baskısı: Raf sonsuza kadar
sizin değildir. Belli bir sürede beklenen hızda dönmeyen ürün listeden
çıkarılır.
Ulusal zincire girmek düğün yapmaya benzer. Düğün bir gece
sürer ama borcunu yıllarca ödersiniz. Nakit akışınızı hesaplamadan girerseniz,
çok satan ama batan markalardan biri olursunuz.
Bir de şunu unutmayın: Raf boşsa müşteri beklemez,
rakibinizi alır. Dağıtımı genişletirken stok ve sevkiyat düzeninizi aynı hızda
büyütmezseniz, kazandığınız rafı kendi elinizle rakibinize hediye edersiniz.
Hizmet veren işletmeler için “ele gelmek” farklı
görünür ama mantık aynıdır: Konumunuz, Google Haritalar'daki kaydınız, çalışma
saatleriniz, telefona ve mesaja ne kadar hızlı cevap verdiğiniz, online randevu
imkanınız. Müşteri size ulaşmakta zorlanıyorsa, ulaşması kolay olan rakibinize
gider.
Çok satmak, çok kazanmak
değildir
Markanız büyürken satışlarınız artar. Ama stoklarınız,
alacaklarınız, reklam giderleriniz, personel ihtiyacınız ve finansman yükünüz
de artar. Dün yüz kavanoz reçel üretirken bugün on bin kavanoz üretiyor
olabilirsiniz. Peki, bu üretimin hammaddesini hangi parayla alacaksınız?
Marketler ödemenizi üç ay sonra yaparsa maaşları nasıl ödeyeceksiniz?
Pek çok işletme satış yapamadığı için değil, büyümesini
finanse edemediği için zor duruma düşer. Bu nedenle büyüme planınızın yanında
mutlaka bir nakit akışı planınız da olsun. Kar başka şeydir, nakit başka. Kar
eden şirket de nakitsizlikten batabilir.
Tutamayacağınız sözü vermeyin
Marka yaratırken güzel vaatlerde bulunmak kolaydır. Zor
olan, bu vaatleri her gün, her müşteriye karşı yerine getirmektir. “En hızlı
teslimat” diyorsanız lojistiğiniz hızlı olmalı. “Her zaman aynı lezzet”
diyorsanız üretim standardınız değişmemeli. “Müşteri memnuniyeti
önceliğimizdir” diyorsanız, şikayet eden müşteri karşısında gerçekten bir
muhatap bulmalı.
Bebeklik evresinde sözünüzü birkaç yüz müşteriye
tutuyordunuz. Şimdi binlerce müşteriye tutmanız gerekiyor. Markanın büyüme
hızıyla işletmenin üretim ve hizmet kapasitesi birbirine uymazsa sorun başlar:
Daha fazla müşteri kazanırken daha fazla insanı mutsuz edersiniz. Reklamla
verdiğiniz sözü üretim, satış ve hizmet ekipleriniz yerine getiremiyorsa, marka
büyütmüyor, hayal kırıklığı büyütüyorsunuz demektir.
Rafta 120 lira yazan ürünün
ne kadarı sizin?
Girişimcilerin en çok yanıldığı yer burasıdır. Maliyete
biraz kar ekleyip fiyat belirlerler; sonra zincire girince kanal paylarını
görüp şaşırırlar.
Basit bir örnekle göstereyim. Rafta 120 TL'ye satılan bir
ürün düşünelim:
|
Kalem |
Hesap |
Kalan tutar |
|
Raf fiyatı (KDV dahil) |
|
120,00 TL |
|
KDV düşülür (%20 varsayalım) |
120 ÷ 1,20 |
100,00 TL |
|
Perakendeci marjı düşülür (%30) |
100 × 0,70 |
70,00 TL |
|
Distribütör payı düşülür (%15) |
70 × 0,85 |
59,50 TL |
|
Promosyon, listeleme ve iade karşılığı düşülür (%8) |
59,50 × 0,92 |
54,74 TL |
|
Ürün maliyeti (35 TL) düşülünce size kalan brüt kar |
54,74 − 35,00 |
19,74 TL |
Rafta 120 lira yazan ürünün cebinize giren kısmı 55 liranın
altındadır. Üretim maliyetini düştükten sonra kalan 20 liradan da pazarlamayı,
personeli, kirayı, nakliyeyi ve finansman maliyetini karşılayacaksınız. (Bu
hesap, dağıtım kanalındaki maliyetlerin etkisini göstermek için hazırlanmış
basitleştirilmiş bir örnektir. Gerçek hesapta ürünün KDV oranı, sözleşmedeki
iskonto ve marj tanımları, sevkiyat, iade, pazarlama ve finansman maliyetleri
ayrıca dikkate alınmalıdır.)
Bu yüzden şu kuralı aklınızdan çıkarmayın: Fiyatınızı
maliyetten yukarı doğru değil, raf fiyatından aşağı doğru hesaplayın. Önce
tüketicinin ödemeye razı olduğu raf fiyatını bulun, sonra kanal paylarını
düşün, kalan rakamla ürünü üretip üretemeyeceğinize bakın. Üretemiyorsanız,
sorun fiyatta değil iş modelindedir.
Akla gelmek: Satın alma
anında hatırlanmak
Rafta olmak yetmez. Tüketici rafın önünde sadece birkaç
saniye durur. O birkaç saniyede onlarca ürün arasından sizi seçmesi için ya
daha önce aklında yer edinmiş olmalısınız ya da rafta onu durduracak kadar
ayırt edici olmalısınız. İdeal olan ikisi birden.
Ambalaj, en ucuz reklamınızdır. Her gün rafta, mutfak
dolabında, buzdolabının kapağında binlerce kişiye kendini gösterir. Reklama
bütçesi olmayan bir KOBİ'nin en büyük reklam mecrası ambalajıdır. Ambalajınız
bir bakışta üç şeyi anlatmalı: ne olduğunu, neden farklı olduğunu ve kimin olduğunu.
Kullanım anlarına bağlanın. Tüketicinin aklına bir
marka, kategori adıyla değil bir anla birlikte gelir: kahvaltı sofrası, misafir
geldiğinde, çocuğun beslenme çantası, spor sonrası, yorgun bir akşam. Markanızı
ne kadar çok “ana” bağlarsanız o kadar sık hatırlanırsınız. İletişiminizde
ürünü değil, ürünün kullanıldığı anı anlatın.
Dar değil, geniş konuşun. Az önce anlattığım büyüme
kuralının iletişimdeki karşılığı şudur: Sadece en sadık müşterinize değil,
kategoriyi alan herkese ulaşmaya çalışın. Sosyal medyada sadece takipçilerinize
konuşmak, kendi evinizde bağırmaya benzer. Duyan sadece ev halkıdır.
Yereli küçümsemeyin. Yerel radyo, şehir gazetesinin
internet sitesi, bölgesel etkinlikler, mahalle spor kulüplerine sponsorluk,
okul kermesleri. Bütçesi kısıtlı bir KOBİ için bunlar ulusal reklamdan çok daha
verimli olabilir.
Yorumlar, yeni kulaktan kulağa yayılmadır.
Pazaryerindeki puanınız, Google'daki işletme puanınız, sosyal medyadaki
etiketlemeler... Eskiden komşu komşuya söylerdi; şimdi binlerce yabancı
birbirine söylüyor. Her şikayete cevap verin, her olumlu yorum için teşekkür
edin, memnun müşteriden yorum istemekten çekinmeyin.
Yeni arama alışkanlıklarını gözden kaçırmayın.
Tüketiciler ürün araştırırken artık yalnızca Google'daki bağlantılara bakmıyor.
Sosyal medyada araştırma yapıyor, kullanıcı yorumlarını inceliyor, hatta yeni
gelişen yapay zeka uygulamalarına sorular soruyor. Önümüzdeki yıllarda bu
alışkanlıkların daha da yaygınlaşması şaşırtıcı olmayacak. Bu nedenle
markanızın internette güvenilir, anlaşılır ve tutarlı bilgilerle yer almasını
önemseyin. Web sitenizi, işletme kayıtlarınızı ve ürün bilgilerinizi ihmal
etmeyin.
Pazaryeri reklamı markalaşma
değildir
Pazaryerlerinde satış yapan KOBİ'ler için bir uyarı:
Pazaryerinin reklam paneline para yatırıp üst sıralara çıkmak hasattır.
Bugün satış getirir; para yatırmayı bıraktığınız gün biter.
Markalaşma ise ekimdir. Tüketicinin arama kutusuna
kategori yerine sizin adınızı yazmasını sağlamaktır. Müşteri “çilek reçeli”
yazıyorsa platformun müşterisidir. Sizin adınızı yazıyorsa sizin müşterinizdir.
İngiliz pazarlama araştırmacıları Les Binet ve Peter
Field'ın çalışmaları, uzun vadede en başarılı markaların bütçelerini bu ikisi
arasında dengelediğini gösteriyor. Sadece hasat yapılan tarla bir süre sonra
ürün vermez. Sadece ekim yapan ise bugün aç kalır.
Satış yapmak başka, marka
büyütmek başka.
Bir işletmenin satışları artarken markası güçlenmeyebilir.
Sürekli indirim yaparak, bayilerin eline aşırı stok vererek, uzun vadeler
tanıyarak veya çok yüksek reklam harcamalarıyla satışlarınızı artırabilirsiniz.
Ama bunlar her zaman markanızın büyüdüğü anlamına gelmez. Bazen tam tersine,
gelecekteki satışlarınızdan ödünç alırsınız.
Kendinize şu soruyu sorun: İndirimleri kaldırsam ve fiyatımı
rakiplerimle aynı seviyeye getirsem, müşterim yine beni seçer mi? Cevabı
düşünün. Çünkü satış rakamları işletmenizin bugününü, marka gücü ise yarınını
anlatır.
İndirimle büyüyen çocuk,
indirimsiz yürüyemez
Promosyon, yeni bir markanın denenmesi için çok etkili bir
araçtır. Ama dozu kaçtığında bağımlılık yapar. Sürekli “1 alana 1 bedava”,
sürekli “%30 indirim” yapan bir markanın gerçek fiyatı, tüketicinin
gözünde indirimli fiyatıdır. Normal fiyata döndüğünüzde müşteri “pahalanmış”
der ve bir sonraki indirimi bekler. Siz de beklenen satış hızını tutturmak için
tekrar indirime girersiniz. Kar erir, marka ucuzlar.
Promosyonu deneme yaptırmak için kullanın, ay sonu hedefini
kurtarmak için değil. Yeni bir noktaya girdiğinizde, yeni bir ürün
çıkardığınızda, yeni bir müşteri grubuna ulaşmak istediğinizde kullanın. Satış
hedefini tutturmak için her ay indirime başvuruyorsanız, sorununuz indirimle
çözülecek bir sorun değildir.
Beşinci
evre: Ergenlik (kimlik bunalımı)
Her markanın bir ergenlik dönemi olur. Büyüme yavaşlar,
rakipler artar, ilk günlerin heyecanı geçer. Patron huzursuzlanır: “Bir
şeyler değiştirmemiz lazım.”
Bu evrede yapılan hatalar, markanın yıllar içinde
biriktirdiklerini birkaç ayda harcayabilir. En yaygın altısını sayayım.
1. Logoyu değiştirmek
“Markamız eskidi, biraz tazeleyelim.” Büyüme
yavaşladığında ilk akla gelen budur. Oysa sorun çoğu zaman logoda değil
konumdadır; ya da konum doğrudur ama uygulanmıyordur.
Logo değiştirmek, yeniden konumlandırma değildir. Üstelik
yıllarca inşa ettiğiniz köprüleri bir gecede yıkarsınız. Bu konuyu “Yeniden
Konumlandırma” makalemde ayrıntılı anlatmıştım. Kısaca: Önce teşhis, sonra
tedavi.
Bir yanlış anlamayı da önleyeyim: Tutarlılık, değişmemek
demek değildir. Markanın rengini, logosunu, ambalajını ve temel kimliğini sık
sık değiştirmeyin diyorum. Ama bu, markanızın hiç değişmemesi gerektiği
anlamına gelmez. Tüketici değişir, teknoloji gelişir, alışveriş alışkanlıkları
farklılaşır. Siz bunlara ayak uydurmazsanız, bir gün çok iyi bilinen ama artık
pek tercih edilmeyen bir markaya dönüşürsünüz.
Önemli olan, neyi koruyacağınızı ve neyi değiştireceğinizi
bilmektir. Tüketicinin sizi tanımasını sağlayan köprüleri korurken
ürünlerinizi, hizmetinizi, dağıtım kanallarınızı ve müşteri deneyiminizi
geliştirebilirsiniz. Markanın kimliği sabit kalabilir, ama sunduğu değer
sürekli gelişmelidir.
2. Her şeyi satmaya çalışmak
Reçel tuttu. Ardından tarhana, salça, turşu, erişte,
kurabiye... Her yeni ürün bir öncekinin gücünden yer, rafta dağınık
görünürsünüz, stok ve üretim yükü katlanır. En önemlisi de tüketici artık ne
olduğunuzu bilmez.
Önce bir kahraman ürünle tanınır olun. Markanızı o ürün
taşısın. Ürün gamını genişletmeyi, ancak kahraman ürün sağlam bir yer
edindikten sonra ve onun gücünden yararlanarak yapın.
Genişlerken de şu soruyu sorun: Bu yeni ürün aynı markanın
altında mı olmalı, yoksa ayrı bir marka mı? Bu, marka mimarisi sorusudur. Büyük
şirketler her ürüne ayrı marka verebilir; KOBİ'nin buna çoğu zaman bütçesi
yoktur. Ama hiç alakasız bir kategoriye aynı isimle girmek de ana markanızı
sulandırır. “Marka
Mimarisi Türleri” makalemde anlattığım modelleri bu gözle bir kez daha
okuyun.
3. Fason ve market markası
teklifine hemen “evet” demek
Büyüdükçe zincirler kapınızı çalar: “Bize kendi
markamızla üretir misiniz?” Kapasiteniz boş, teklif cazip. “Evet”
demek bazen doğru bir karardır. Ama çoğu zaman, kendi rafınızın yanına kendi
elinizle daha ucuz bir rakip koymak demektir. “Market
markası” makalemde bunun hesabını yapmıştım. “Evet” demeden önce o
hesabı yapın.
4. Gramajla oynamak
Maliyetler arttığında fiyatı artırmak yerine gramajı
küçültmek cazip gelir. Kavanoz aynı, fiyat aynı; ama içi 400 gramdan 350 grama
inmiş.
Tüketici bunu er geç fark eder. Fark ettiğinde de sadece
gramajın küçüldüğünü değil, kandırıldığını düşünür. Fiyat artışı affedilir;
kandırılmak affedilmez. Yıllarca kurduğunuz güveni birkaç kuruş için
harcamayın.
5. Markayı kurucunun
kafasında bırakmak
İşletmenin ilk yıllarında patron her şeydir. Ürünü o
geliştirir, müşteriyi o bulur, fiyatı o belirler, reklamı o onaylar. Hangi
rengin kullanılacağına, hangi cümlenin söylenmeyeceğine, hangi ürünün markaya
yakışmadığına da o karar verir. Marka bu evreye kadar çoğunlukla kurucunun
kafasında yaşar.
Bu durum başlangıçta bir avantajdır. Ama şirket büyüdükçe en
büyük engellerden birine dönüşür. Patronun her işe karıştığı, her kararın onun
onayını beklediği bir işletme belli bir büyüklüğün ötesine geçemez. Öte yandan
patron geri çekildiğinde de yeni çalışanlar, yeni ajanslar, yeni bayiler
markayı her biri kendi bildiği gibi yorumlamaya başlar. Beş yıl sonra
markanızın beş farklı yüzü olur.
Çözüm, markanızın kurallarını yazıya dökmektir. Kalın bir
kurumsal kimlik kitabı gerekmez; beş-on sayfalık bir marka rehberi yeter.
İçinde konumlandırma cümleniz, hedef kitleniz, köprüleriniz, nasıl konuştuğunuz
ve nasıl konuşmadığınız, bir de asla yapmayacağınız şeyler olsun.
Ama rehberi yazmak yetmez; çalışanlarınıza öğretin. Bir
otelin markasını yalnızca güzel odaları değil, resepsiyondaki görevlinin
davranışı da oluşturur. Bir restoranın markasını sadece lezzetli yemekleri
değil, garsonun müşteriye yaklaşımı da belirler. Satıcınızın verdiği söz,
kuryenizin davranışı, muhasebecinizin müşteriyle konuşma biçimi... Bunların
hepsi markanızın bir parçasıdır. Marka vaadini pazarlama yapar, marka
deneyimini bütün şirket yaşatır.
6. Markanın itibarını
korumamak
Markanızı tanıtmak için yıllarca çalışırsınız. Ama hatalı
bir ürün, yanlış bir açıklama, kötü yönetilmiş bir şikayet ya da tutulmayan bir
söz, yılların emeğini kısa sürede zedeleyebilir. Üstelik sosyal medya çağında
memnuniyetsiz tek bir müşterinin sesi, memnun binlerce müşterinizin sesinden
daha çok duyulabilir.
Hata yapmayan işletme yoktur. Önemli olan, hata karşısında
ne yaptığınızdır. Müşteriyi suçlayan, şikayeti görmezden gelen, kusurunu kabul
etmeyen işletmeler itibarlarını kendi elleriyle zedeler. Gerektiğinde özür
dileyin, hatanızı düzeltin, müşterinizin zararını telafi edin. Güçlü marka hiç
hata yapmayan değil, hata yaptığında güven vermeye devam edebilen markadır.
Altıncı
evre: Yetişkinlik (marka bir varlık olur)
Yetişkin marka, kurucusundan bağımsız yaşayabilen markadır.
Patron bir yıl ortadan kaybolsa, tüketici onu hala aynı şekilde tanır, aynı
şekilde seçer. Bu evrede marka artık bir duygu değil, bir varlıktır.
Bilançonuzda görünmese de şirketinizin en değerli varlıklarından biridir. Ve
her varlık gibi ölçülmeli, korunmalı ve değerlenmelidir.
Ölçmediğiniz markayı
yönetemezsiniz
Patronlar cirolarını günlük, karlarını aylık takip eder.
Markalarını ise hiç ölçmez. “Markamız iyi gidiyor” bir duygudur, ölçü
değildir. KOBİ için pahalı araştırmalara gerek yok. Aşağıdaki göstergeleri altı
ayda bir takip etmeniz yeterlidir:
|
Gösterge |
Ne söyler? |
Nasıl ölçülür? |
|
Satış noktası sayısı |
Ne kadar ele geliyorsunuz? |
Kendi satış kayıtlarınız |
|
Nokta başına satış |
Rafta dönüyor musunuz? |
Toplam satış ÷ nokta sayısı |
|
Yeni müşteri oranı |
Büyüyor musunuz? |
Sipariş, sadakat kartı veya |
|
Tekrar alım oranı |
Sözünüzü tutuyor musunuz? |
İlk alımdan sonra tekrar alan |
|
Fiyat primi |
Ederinizden fazlasını |
Raf fiyatınız ÷ kategorinin |
|
Marka araması |
Akla geliyor musunuz? |
Pazaryerinde ve Google'da |
|
Yorum puanı |
Deneyim nasıl? |
Pazaryeri ve Google puan |
Bu tablonun her satırı bir teşhistir. Nokta sayınız artıyor
ama nokta başına satışınız düşüyorsa, dağıtımı talepten hızlı büyütüyorsunuz
demektir. Tekrar alım oranınız düşükse, sorun reklamda değil, üründe ya da
deneyimdedir. Fiyat priminiz eriyorsa, markanız ucuzluyordur.
Markanız kaç para?
Yetişkin bir markanın bir değeri vardır. Bu değer, bir gün
şirketinizi satarken, ortak alırken ya da işi çocuklarınıza devrederken ortaya
çıkar.
Aynı ciroyu yapan iki firma düşünün: Biri fason üretici,
diğeri markalı üretici. Yatırımcı ikisine aynı çarpanı vermez. Markalı
üreticinin karı daha istikrarlı, fiyatı daha güçlü, müşterisi daha bağlıdır. Bu
fark, firma değerine kat kat yansır.
Marka değerinin nasıl hesaplanacağını “Marka
Değeri” adlı makalemde anlatmıştım (yakında daha detaylısını yayınlayacağım,
üzerinde çalışıyorum). Burada sadece şunu hatırlatayım: Marka büyütmek bir
masraf değil, bir yatırımdır. Ve bu yatırımın getirisi en çok, siz masadan
kalkarken ortaya çıkar.
Bir de şu yanlıştan
kurtulalım: “Önce büyüyelim, sonra markalaşırız”.
Bu cümleyi KOBİ patronlarından çok duyarım: “Şimdilik
satışa odaklanalım, büyüyünce markaya yatırım yaparız.”
Bu, çocuğunu on sekiz yaşına kadar kendi haline bırakıp
sonra terbiye etmeye çalışan bir ebeveynin cümlesidir. Ağaç yaşken eğilir.
Markalaşma büyümenin ödülü değil, sebebidir. Markalaşmadan
büyüyen firmanın büyümesi kırılgandır. Bugün sattığınız tek sebep fiyatınızsa,
yarın daha ucuzu çıktığında müşteriniz gider. Bugün sattığınız tek sebep bir
zincirin rafında durmanızsa, yarın o raf elinizden alındığında satışınız biter.
Markalaşmak için büyük bütçe gerekmez. Doğru bir isim,
tutarlı bir kimlik, net bir vaat, tutulan bir söz ve sabır gerekir. Bunların
hiçbiri büyük bütçe istemez. Ama hepsi disiplin ister.
Markanız büyümeye hazır mı?
Buraya kadar anlattıklarımdan sonra kendinize şu soruları
sormanızı istiyorum:
1.
Markamın kime, ne vaat ettiğini bir cümleyle
anlatabiliyor muyum?
2.
Tüketici beni rakiplerimden neden farklı görsün?
3.
Beni hiç tanımayan insanlar ürünümü satın alıyor
mu?
4.
İlk kez satın alan müşterilerim yeniden geliyor
mu?
5.
Markamın tanınmasını sağlayan ayırt edici
özelliklerim var mı?
6.
Ürünlerim, müşterinin satın almak istediği yerde
bulunuyor mu?
7.
Satışlarım artarken karlılığım ve nakit akışım
da iyileşiyor mu?
8.
Çalışanlarım markamızın müşteriye ne vaat
ettiğini biliyor mu?
9.
Müşteri şikayetlerini düzenli takip edip çözüyor
muyuz?
10.
İndirim yapmadığımız zamanlarda da markamız
tercih ediliyor mu?
11.
Markamızın başarısını yalnızca ciroyla değil,
başka göstergelerle de ölçüyor muyuz?
12.
Ben birkaç ay işletmeden uzaklaşsam, markam aynı
kalitede hizmet vermeye devam edebilir mi?
Bu soruların birçoğuna “evet” diyemiyorsanız
üzülmeyin. Eksiklerinizi bulmuş oldunuz; şimdi sıra onları gidermekte. Çünkü
markalaşmak bir defalık iş değil, sürekli geliştirilmesi gereken bir yönetim
disiplinidir.
Anlattıklarımı birkaç cümleye indirmem gerekseydi şunları
söylerdim:
·
Tescil belgesi doğum belgesidir, markanın
kendisi değildir. Marka, tüketicinin zihninde ve satın alma noktasında
yaşar.
·
Akla gelmeyen alınmaz, ele gelmeyen satılmaz.
Büyümenin iki ayağı vardır; biri topalsa marka yürümez.
·
Büyüme yeni alıcıdan gelir. Sadakat
sonuçtur, sebep değil.
·
Ölçün. Markanız bir duygu değil, bir
varlıktır.
Son olarak şunu söylemek isterim. Türkiye'de üretimde,
lezzette ve zanaatte gerçekten iyi olan binlerce küçük işletme var. Kalitede
sorunumuz yok. Sorunumuz, o kaliteyi tüketicinin aklına ve eline
ulaştıramamakta. Ürünü güzel yapıp markayı kendi haline bırakıyoruz. Sonra da “bizi
kimse tanımıyor” diye şaşırıyoruz.
Çocuk doğurmak bir günde olur. Onu büyütmek ise yıllar alır;
her gün biraz emek, biraz sabır, biraz da sinir ister. Ama emek verilen çocuk
bir gün kendi ayakları üzerinde durur ve dönüp size bakar. Marka da öyle.
Son söz: Marka doğurmak cesaret ister, büyütmek
sabır. Cesareti olan çok, sabrı olan az.
Bol satışlar, tatlı karlar dilerim.
Kaynaklar: Büyümenin ağırlıklı olarak yeni alıcıdan
geldiği ve “çifte tehlike” bulgusu için: Byron Sharp, How Brands Grow (Oxford
University Press, 2010) ve Jenni Romaniuk & Byron Sharp, How Brands Grow
Part 2 (Oxford University Press, 2015; gözden geçirilmiş baskı 2022). Bu
makalede “köprü” dediğim ayırt edici marka varlıkları için: Jenni Romaniuk,
Building Distinctive Brand Assets (Oxford University Press, 2018). Marka inşası
ile kısa vadeli satış aktivasyonu arasındaki denge için: Les Binet & Peter
Field, The Long and the Short of It (IPA, 2013).
Not: Marka tescil başvuruları Türk Patent ve Marka
Kurumu (TÜRKPATENT) üzerinden yapılır. Başvurudan önce benzer marka araştırması
yaptırmanızı ve doğru sınıfları seçmek için bir marka vekiliyle çalışmanızı
öneririm. Marka tescili yaptırmak pahalı değildir ama yaptırmamak çok pahalıya
mal olur.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder