15 Aralık 2023 Cuma

Marka Doğurmak ve Büyütmek

(Bu makale tüketiciye ürün satan veya hizmet veren girişimcilere, mikro işletmelere ve KOBİ'lere yazılmıştır.)

 

Geçen ay Anadolu’daki genç bir girişimciyle buluştum. Annesinin tarifiyle ev yapımı reçel üretmeye başlamış. Kavanozlar güzel, etiket özenli, tadı da gerçekten iyi.

 

Telefonunu çıkardı, bana Instagram sayfasını gösterdi. Sonra marka tescil başvurusunun evrakını uzattı. “Markamız oldu hocam. Şimdi büyütmek istiyoruz” dedi. “Kaç kişi sizi tanıyor?” diye sordum. “Takipçimiz 1.800 kişi” dedi. “Kaçı sizden aldı?” diye sordum. Biraz düşündü. “Herhalde 300-400 kişi. Çoğu arkadaş, akraba, onların tanıdıkları” diye cevap verdi. “Peki bir markette sizin reçelinizle tanınmış bir markanın reçeli yan yana dursa, sizi hiç tanımayan biri neden sizinkini alsın?” dedim. Sessizlik oldu. Sonra şunu söyledi: “Ama bizimki daha doğal.” Ben de; “Yanınızdaki kavanozda da doğal yazıyor” dedim.

 

Bu genç arkadaşın bir markası yoktu. Bir markanın doğum belgesi vardı. İkisi aynı şey değildir. Çocuğa ad koymakla çocuk büyümez. Nüfus cüzdanı çıkarmak, çocuğu yetiştirmek demek değildir. Marka da öyle. Bir isim bulmak, logo çizdirmek, tescil başvurusu yapmak, sosyal medya hesabı açmak... Bunların hepsi doğumdur. Önemlidir, ama işin en kısa kısmıdır.

 

Asıl iş, doğduktan sonra başlar. Ve tıpkı çocuk büyütmek gibi; sabır ister, emek ister, para ister, tutarlılık ister. Bir de sağlam bir sinir sistemi.

 

Bu makalede bir markanın doğumdan yetişkinliğe kadar geçirdiği evreleri anlatacağım. Her evrenin kendi sorusu, kendi ihtiyacı, kendi hastalıkları var. Bir evrede doğru olan, öbüründe yanlış olabilir.

 

Yıllar önce marka olmayı şöyle tarif etmiştim: Marka olmak, algılarda önde olmaktır. Bir kategori söylendiğinde tüketicinin aklına ilk gelenlerden biriyseniz markasınız. Bir de şunu söylemiştim: Marka, ederinden fazlasını alabilme gücüdür. Aynı ürünü rakibinizden daha pahalıya satabiliyorsanız ya da aynı fiyata daha çok satabiliyorsanız, aradaki fark markanızdır.

 

Bu iki tanım bize markanın nerede yaşadığını da söylüyor. Marka logonuzda yaşamaz. Tescil belgenizde de yaşamaz. Marka iki yerde yaşar: tüketicinin zihninde ve satın alma noktasında. Bunu tüketiciye ürün satan her girişimcinin duvarına asması gereken tek bir cümleye indireyim: Akla gelmeyen alınmaz. Ele gelmeyen satılmaz.

 

Akla gelmek, tüketici alışverişe çıktığında ya da bir ihtiyaç duyduğunda sizin hatırlanmanızdır. Ele gelmek ise o an sizin orada olmanızdır: rafta, pazaryerinde, haritada, telefonun öbür ucunda.

 

Biri olmadan öbürü işe yaramaz. Herkesin bildiği ama hiçbir yerde bulunamayan ürün satmaz. Her rafta duran ama kimsenin hatırlamadığı ürün de satmaz.

 

Markanız kaç yaşında?

Markaların da insanlar gibi evreleri var. Her evrenin sorusu farklıdır. Sorunlarınızın çoğu, bulunduğunuz evrenin sorusunu değil, başka bir evrenin sorusunu sormaktan kaynaklanır.

Evre

Belirtisi

Asıl soru

En sık yapılan hata

Gebelik

Henüz satış yok;
fikir ve hazırlık var

Kime, neyi, rakipten neden
farklı satacağım?

Logoyla başlamak

Doğum

İlk satışlar; müşterilerin
çoğu tanıdık

İsmim doğru mu,
korunuyor mu?

Tescilden önce tabela asmak

Bebeklik

Bir semtte, bir kanalda
tanınıyorsunuz

Beni hiç tanımayan
biri tekrar alıyor mu?

Tanıdık alkışını pazar sanmak

Çocukluk

Yeni noktalar, yeni şehirler,
yeni kanallar

Daha çok kişinin aklına
ve eline nasıl gelirim?

Yeni müşteriyi unutup
sadakat peşinde koşmak

Ergenlik

Büyüme yavaşladı,
kafalar karışık

Ben kimim, neyi bırakmalıyım?

Logo, slogan ve ürün gamıyla
oynamak

Yetişkinlik

Marka kurucudan
bağımsız yaşıyor

Markam kaç para ediyor,
nasıl korurum?

Markayı ölçmemek

 

Şimdi bu evreleri tek tek açalım.

 

Birinci evre: Gebelik (marka doğmadan öncesi)

Çoğu girişimci markayı isimle ve logoyla başlatır. Yanlış. İsim ve logo doğumun kendisidir. Gebelik dönemi ise üç sorunun cevabını bulmakla geçer.

 

Kime satacaksınız?

“Herkese” cevabını çok duyarım. Herkese satan, kimseye satamaz. Bunu bir kısıtlama olarak görmeyin. Hedef kitle seçmek kapıyı kapatmak değil, ilk hangi kapıyı çalacağınıza karar vermektir. Başta dar bir kitleyle başlarsınız; büyüdükçe kitle de genişler. Ama başlangıçta kimin derdine çare olduğunuzu bilmezseniz ne ürününüzü, ne fiyatınızı, ne de dilinizi doğru kurabilirsiniz.

 

Hedef kitleyi yaş ve gelir gibi bilgilerle sınırlı tutmayın. Asıl önemli olan, o insanın hangi anda, hangi ihtiyaçla sizi arayacağıdır. “30-45 yaş, orta-üst gelir, kadın” bir tarif değil, bir istatistiktir. “Çalışan, akşam eve yorgun gelen, çocuğuna hazır ama sağlıklı bir şey yedirmek isteyen anne” ise bir tariftir.

 

Ne vaat ediyorsunuz?

Tüketici ürün almaz, çözüm alır. Matkap alan delik ister. Kuaföre giden kişi saçını kestirmekten çok, aynaya baktığında kendini iyi hissetmek ister. Vaadinizi tek cümleyle yazamıyorsanız, henüz bir vaadiniz yok demektir.

 

Rakibinizden neden farklısınız?

En çok zorlanılan soru budur. Ve en sık verilen cevap en işe yaramayanıdır: “Kaliteliyiz.” Yirmi beş yıl önce kaliteli olmak bir farktı. Bugün girişteki bilettir. Rakibinizin ambalajında da “kaliteli”, “doğal”, “taze”, “uzman kadro” yazıyor. Herkesin söylediği şey, kimseyi ayırmaz.

 

Fark bulmak için şu sorulara bakın:

·         Rakiplerinizin hepsi aynı şeyi söylüyorsa, söylemedikleri ne var?

·         Müşteriler rakiplerinizden en çok neye şikayet ediyor?

·         Sizin yapıp da başkasının yapamadığı ya da yapmaya üşendiği ne var?

·         Kim olduğunuzdan, nereden geldiğinizden, nasıl yaptığınızdan doğan bir hikayeniz var mı?

 

Sonra cevaplarınızı şu kalıba dökün: (Kim) için, (hangi ihtiyacı) karşılayan, (rakiplerden şu farkla) öne çıkan (ne)yiz.

 

Bu cümle reklam sloganı değildir; dışarıya söylenmez. Sizin iç pusulanızdır.

 

Önce pazarı test edin

Bir fikrin size çok güzel görünmesi, müşterilerin de onu beğeneceği anlamına gelmez. Girişimcilerin en sık yaptığı hatalardan biri, ürüne aşık olup pazarı unutmaktır. Ailesine, arkadaşlarına, yakınlarına sorar; herkes “Harika fikir!” der. Sonra üretime başlar. Ama kimse satın almaz.

 

Ürünü piyasaya çıkarmadan önce küçük bir deneme yapın. Sizi tanımayan insanlara satın. Para ödemeye razılar mı, hangi fiyatı kabul ediyorlar, rakipler yerine sizi neden tercih ediyorlar? Bunları öğrenin. Bu soruyu üretime başlamadan sorun; yoksa cevabını bebeklik evresinde çok daha pahalıya öğrenirsiniz.

 

Unutmayın, beğenmek başka, para verip satın almak başkadır. Bir ürünün en gerçekçi pazar araştırması, müşterinin cebinden çıkan paradır.

 

Fiyat konumunuzu doğarken seçin

Gebelik döneminde verilecek en önemli kararlardan biri fiyattır. Çünkü fiyat sadece bir rakam değildir, markanın kimliğidir.

 

Şunu iyi bilin: Fiyatta aşağı indirmek bir sezonda olur, yukarı çıkarmak on yılda. Ucuz doğan bir markayı sonradan pahalı hale getirmek neredeyse imkansızdır.

 

Premium bir markanın ucuzlaması ise daha kolay görünse de bu kez yıllarca oluşturduğu değer algısını kaybetme tehlikesi vardır. Bu nedenle fiyat yalnızca satış kararı değil, uzun vadeli bir marka kararıdır.

 

Bu yüzden fiyatınızı “maliyetin üstüne biraz koyalım” diye belirlemeyin. Önce hangi rafta, hangi markaların yanında duracağınıza karar verin. Sonra o rafın fiyat aralığından geriye doğru hesap yapın. Bunun nasıl yapılacağını aşağıda bir hesap örneğiyle göstereceğim.

 

İkinci evre: Doğum (ad koymak)

Bizim kültürümüzde çocuğa ad konurken adı kulağına üç kez söylenir. Çünkü ad önemlidir; bir ömür taşınır. Marka adı da öyle. Kötü bir isimle de marka olunur; ama bu, sırtınızda ağır bir çantayla koşmaya benzer. Varırsınız ama yorulursunuz.

 

İyi bir ismin özellikleri

·         Kolay söylenir, kolay yazılır. Duyan kişi Google'a doğru yazabilmeli. Telefonda harf harf kodlamanız gereken bir isim, her gün size müşteri kaybettirir.

·         Akılda kalır. Kısa, ritmik, görsel çağrışımı olan isimler daha kolay hatırlanır.

·         Kategoriyi tarif etmez. “Lezzetli Börek”, “Taze Süt”, “Hızlı Kargo” gibi tanımlayıcı isimler hem tescil edilmesi zor hem de ayırt edici değildir. Tüketicinin kafasında marka olarak değil, sıradan bir kelime olarak kalır.

·         Sizi hapsetmez. Bugün sadece reçel yapıyorsunuz diye adınıza “reçel” kelimesini koyarsanız, yarın tahin satmak istediğinizde zorlanırsınız.

·         Başka dilde kötü bir anlama gelmez. Bir gün ihracat yapma ihtimaliniz varsa, isminizin hedef pazarın dilinde ne çağrıştırdığını kontrol edin.

·         Alanı boştur. İnternet alan adı, sosyal medya hesapları ve en önemlisi tescil durumu.

 

İsim konusunu “İsim Bulmak” makalemde ayrıntılı anlatmıştım. Buraya sadece girişimcinin ilk gün bilmesi gerekenleri aldım.

 

Önce tescil, sonra tabela

Bunu büyük harfle yazsam yeridir. Tabelayı asmadan, ambalajı bastırmadan, sosyal medya hesabını açmadan önce marka araştırması yaptırın ve tescil başvurunuzu yapın.

 

Bir girişimci tanıdım. Üç yıl boyunca bir isimle kafeterya işletti. İkinci şubeyi açarken öğrendi ki o isim, aynı sınıfta başkası adına tescilliymiş. Tabela, menü, ambalaj, sosyal medya hesabı ve üç yılda biriken müşteri hafızası... Hepsini bırakıp yeni bir isimle sıfırdan başladı.

 

Marka tescili nüfus cüzdanıdır. Çocuğun kendisi değildir; ama nüfus cüzdanı olmayan çocuğun hiçbir hakkı yoktur.

 

Kimlik: Logoya servet harcamayın, tutarlılığa harcayın

Logo, renk, yazı tipi, ambalaj... Bunlara topluca görsel kimlik diyoruz. Girişimciler genellikle iki uçtan birine düşer: Ya kuzenlerine ücretsiz bir logo çizdirirler ya da bütçelerinin yarısını bir ajansa verip kalın bir kurumsal kimlik kitabı yaptırırlar.

 

İkisi de hatadır. Doğru olan, az sayıda, ayırt edici ve sahiplenilebilir bir set seçip yıllarca bozmadan kullanmaktır.

 

Ben bunlara köprü diyorum. Tüketicinin zihniyle ürününüz arasında kurulan köprüler: bir renk, bir şekil, bir karakter, bir ses, bir ambalaj formu. Tüketici rafta adınızı okumadan önce bu köprülerden birini görür ve sizi tanır.

 

Köprü kurmanın üç kuralı var:

1.       Az olsun. Bir ana renk, bir şekil, bir yazı biçimi. On köprü kurmaya çalışan hiçbirini bitiremez.

2.       Ayırt edici olsun. Kategorinizdeki herkes yeşil kullanıyorsa sizin yeşiliniz köprü değildir, kalabalığın rengidir.

3.       Değişmesin. Köprü yıllar içinde inşa edilir. Her yeni ajans, her yeni pazarlama sorumlusu, her yeni sezon “biraz tazeleyelim” derse köprüyü her seferinde yıkıp yeniden yaparsınız.

 

Kendinize şu soruyu sorun: Ambalajınızın üzerindeki adı kapatsam, müşteriniz sizi tanır mı? Tanıyorsa köprünüz var. Tanımıyorsa sadece güzel bir ambalajınız var. (Daha fazlası için: Marka Hafızası)

 

Üçüncü evre: Bebeklik (sözünü tutmak)

Doğumdan sonraki ilk dönem, bir markanın en kırılgan dönemidir. İlk müşterileriniz çoğunlukla tanıdıklarınızdır. Onlar sizi sevdikleri için alır, nezaketen över ve size yanlış bir güven verir. Tanıdık alkışı, pazar değildir.

 

Bu evrenin asıl sorusu şudur: Beni hiç tanımayan biri, beni bir kez denedikten sonra tekrar alıyor mu? Bunun cevabı “evet” değilse, büyümeye yatırım yapmanın anlamı yoktur. Delik kovaya su taşırsınız.

 

Önce küçük bir alanda var olun

Bebek önce emekler, sonra yürür. Marka da önce dar bir alanda var olmalıdır: bir semt, bir şehir, bir kanal, bir müşteri grubu. Bir mahallede tanınmak, bütün Türkiye'de duyulmamış olmaktan iyidir.

 

Küçük işletmelerin en sık yaptığı hatalardan biri, ürün daha oturmadan her yerde olmaya çalışmaktır. Üç ilde beş market, iki pazaryeri, bir web sitesi, bir de hızlı teslimat uygulaması... Sonuç: Hiçbir yerde yeterli satış hızı yok, her yerde stok sorunu var, hiçbir müşteri grubunda tanınırlık oluşmuyor.

 

Önce bir alanda gerçekten var olun. Orada satış hızınızı kanıtlayın. Sonra o kanıtla bir sonraki alana geçin.

 

Denemeyi kolaylaştırın

Yeni bir markanın en büyük düşmanı, tüketicinin risk algısıdır. Tüketici bilmediği bir ürüne parasını vermek istemez. Bu riski siz üstlenmelisiniz:

·         Tadım ve numune (gıda, kozmetik ve temizlik ürünlerinde en etkili yöntemdir)

·         Küçük ambalaj ya da deneme boyu

·         Hizmet işletmelerinde ilk hizmette indirim veya ücretsiz ilk görüşme

·         “Beğenmezseniz iade” güvencesi

 

Sözünüzü her seferinde tutun

Bu evrede marka reklamla değil, deneyimle kurulur. Deneyim de ürün ya da hizmetin kendisinden ibaret değildir: Paketin nasıl geldiği, telefonun kaç çalışta açıldığı, mesajın ne kadar sürede cevaplandığı, şikayete nasıl yaklaşıldığı...

 

Bir kuaför düşünün. Saç kesimi mükemmel. Ama randevu saatinde 40 dakika bekletiliyorsunuz, fiyat her gidişte farklı, telefonla ulaşılamıyor. O kuaför iyi bir zanaatkardır ama marka değildir. Çünkü marka, tutarlılıktır. Müşteri bir dahaki gelişinde ne bulacağını bilmelidir.

 

“İyi mal kendini sattırır” mı?

Bu sözü çok severiz. Yarısı doğrudur. İyi mal, bir kez alınıp denendikten sonra kendini tekrar sattırır. Ama bir kez alınması için önce görülmesi, hatırlanması ve ulaşılabilir olması gerekir. Rafta olmayan iyi mal, kimseye kendini sattıramaz.

 

Ağızdan ağıza yayılma gerçektir ve bebeklik evresinin en değerli motorudur. Ama tek başına bir markayı belli bir büyüklüğün ötesine taşımaz. “Ürünümüz iyi, müşteri kendiliğinden gelir” diyen girişimcilerin çoğunu, iyi ürünleriyle birlikte depoda unutulmuş gördüm.

 

Kurucunun yüzü, KOBİ'nin en büyük avantajıdır

Büyük markaların sizde olmayan çok şeyi var: bütçe, dağıtım ağı, reklam gücü. Ama sizde olup onlarda olmayan bir şey var: gerçek bir insan.

 

Reçeli annesinin tarifiyle yapan genç kız, fırını üçüncü kuşaktan işleten usta, kendi koyunlarının sütünden peynir yapan üretici... Bu hikayeler, büyük markaların milyonlar harcayıp yapay olarak kurmaya çalıştığı şeylerdir. Sizde ise kendiliğinden var.

 

Kullanın. Ama abartmayın; tüketici samimiyetsizliği hemen fark eder.

 

Dördüncü evre: Çocukluk (büyümek)

Ürün oturdu, ilk müşteriler tekrar almaya başladı, bir bölgede tanınır oldunuz. Şimdi asıl büyüme dönemi başlıyor. Ve bu evrede çoğu girişimcinin kafasında yanlış bir model var.

 

Büyüme sadakatten değil, yeni alıcıdan gelir

Girişimciler genellikle şöyle düşünür: “Müşterilerimizi çok sadık hale getirirsek büyürüz.” Sadakat kartları, puan programları, özel kampanyalar...

 

Avustralya'daki Ehrenberg-Bass Enstitüsü'nün onlarca yıldır yüzlerce kategoride yaptığı araştırmalar başka bir şey söylüyor. Byron Sharp'ın How Brands Grow kitabında toparladığı bulguların özü şudur: Büyük markalar, müşterileri çok sadık olduğu için büyük değildir. Çok müşterisi olduğu için büyüktür.

 

Daha da ilginci şu: Küçük markaların sadece müşterisi az değildir; o az müşterisi de biraz daha az sadıktır. Literatürde buna çifte tehlike deniyor. Yani küçük bir markanın sadakatini büyük markalarınki seviyesine çıkarmaya çalışması, akıntıya karşı kürek çekmesidir.

 

Bundan çıkan sonuç basit: Büyümenin ana yolu, sizi hiç almamış ya da çok nadir alan insanlara ulaşmaktır. Sadakat önemlidir ama sonuçtur, sebep değil. Daha çok kişiye ulaşan markanın sadakati de kendiliğinden biraz artar.

 

Mevcut müşteriyi ihmal edin demiyorum. Ama bütçenizin ve enerjinizin büyük kısmını sizi zaten alan küçük bir gruba harcıyorsanız, büyümenin kapısını kendi elinizle kapatıyorsunuz.

 

Burada bir ayrım yapmak gerekiyor. Reçel alan tüketici dolabında birkaç markayı bir arada tutabilir; ama aynı anda iki kuaföre, iki diş hekimine gitmez. Kuaför, klinik ya da abonelikle çalışan işletmelerde sadakat “elde tutma” olarak görünür ve kaybedilen her müşteri çok daha pahalıya patlar. Ama orada da kural değişmez: Büyümenin kaynağı yine yeni müşteridir. Sadece mevcut müşterilerinizle ilgilenerek sınırsız büyüyemezsiniz.

 

Ele gelmek: Ürünün olmadığı yerde satış olmaz

Tüketiciye ürün satan bir KOBİ için büyümenin ilk motoru dağıtımdır. Ne kadar çok noktada, ne kadar görünür biçimde bulunursanız o kadar satarsınız.

 

Ama dağıtım bir merdivendir ve basamakları atlamak pahalıya patlar:

1.       Yerel ve butik noktalar: Şarküteriler, organik dükkanlar, butik marketler, kafeler, mahalle bakkalları. Az ama sadık noktalar. Ürünü test etmek ve ilk satış verisini toplamak için idealdir.

2.       Bölgesel zincirler: Bir şehirde veya bölgede güçlü yerel market zincirleri. Ulusal zincirlere göre daha esnek ve pazarlığa daha açıktır.

3.       Ulusal zincirler: En büyük hacim, en sert koşullar.

4.       Online kanallar: Pazaryerleri, kendi web siteniz ve hızlı teslimat uygulamaları. Bu kanallar merdivenin yanındaki asansör gibidir; her evrede kullanılabilir ama kendi kuralları vardır.

 

Dağıtım ağını genişletmek, her kapıyı çalmak anlamına gelmez. Ürününüzün niteliği, fiyatı ve hedef kitlesi hangi kanallarda bulunmanız gerektiğini belirler. Bir butik çikolata markasıyla ekonomik fiyatlı bir temizlik ürününün dağıtım stratejisi aynı olamaz. Yanlış satış kanalına girmek bazen hiç girmemekten daha pahalıdır.

 

Ulusal zincire girmek çoğu girişimcinin hayalidir. Bu hayali gerçekleştirmeden önce şunları bilin:

·         Listeleme bedeli: Rafa girmek için ödediğiniz paradır. Ürününüz satsa da satmasa da ödenir.

·         Vade: Malınızın parasını aylar sonra alırsınız. Bu sürede üretimi, hammaddeyi ve maaşları siz finanse edersiniz.

·         Promosyon katılımı: Broşüre girmek, indirime katılmak, raf sonu standı... Hepsinin bir bedeli vardır.

·         İade ve fire: Satılmayan, tarihi geçen, hasar gören ürün çoğu zaman size döner.

·         Satış hızı baskısı: Raf sonsuza kadar sizin değildir. Belli bir sürede beklenen hızda dönmeyen ürün listeden çıkarılır.

 

Ulusal zincire girmek düğün yapmaya benzer. Düğün bir gece sürer ama borcunu yıllarca ödersiniz. Nakit akışınızı hesaplamadan girerseniz, çok satan ama batan markalardan biri olursunuz.

 

Bir de şunu unutmayın: Raf boşsa müşteri beklemez, rakibinizi alır. Dağıtımı genişletirken stok ve sevkiyat düzeninizi aynı hızda büyütmezseniz, kazandığınız rafı kendi elinizle rakibinize hediye edersiniz.

 

Hizmet veren işletmeler için “ele gelmek” farklı görünür ama mantık aynıdır: Konumunuz, Google Haritalar'daki kaydınız, çalışma saatleriniz, telefona ve mesaja ne kadar hızlı cevap verdiğiniz, online randevu imkanınız. Müşteri size ulaşmakta zorlanıyorsa, ulaşması kolay olan rakibinize gider.

 

Çok satmak, çok kazanmak değildir

Markanız büyürken satışlarınız artar. Ama stoklarınız, alacaklarınız, reklam giderleriniz, personel ihtiyacınız ve finansman yükünüz de artar. Dün yüz kavanoz reçel üretirken bugün on bin kavanoz üretiyor olabilirsiniz. Peki, bu üretimin hammaddesini hangi parayla alacaksınız? Marketler ödemenizi üç ay sonra yaparsa maaşları nasıl ödeyeceksiniz?

 

Pek çok işletme satış yapamadığı için değil, büyümesini finanse edemediği için zor duruma düşer. Bu nedenle büyüme planınızın yanında mutlaka bir nakit akışı planınız da olsun. Kar başka şeydir, nakit başka. Kar eden şirket de nakitsizlikten batabilir.

 

Tutamayacağınız sözü vermeyin

Marka yaratırken güzel vaatlerde bulunmak kolaydır. Zor olan, bu vaatleri her gün, her müşteriye karşı yerine getirmektir. “En hızlı teslimat” diyorsanız lojistiğiniz hızlı olmalı. “Her zaman aynı lezzet” diyorsanız üretim standardınız değişmemeli. “Müşteri memnuniyeti önceliğimizdir” diyorsanız, şikayet eden müşteri karşısında gerçekten bir muhatap bulmalı.

 

Bebeklik evresinde sözünüzü birkaç yüz müşteriye tutuyordunuz. Şimdi binlerce müşteriye tutmanız gerekiyor. Markanın büyüme hızıyla işletmenin üretim ve hizmet kapasitesi birbirine uymazsa sorun başlar: Daha fazla müşteri kazanırken daha fazla insanı mutsuz edersiniz. Reklamla verdiğiniz sözü üretim, satış ve hizmet ekipleriniz yerine getiremiyorsa, marka büyütmüyor, hayal kırıklığı büyütüyorsunuz demektir.

 

Rafta 120 lira yazan ürünün ne kadarı sizin?

Girişimcilerin en çok yanıldığı yer burasıdır. Maliyete biraz kar ekleyip fiyat belirlerler; sonra zincire girince kanal paylarını görüp şaşırırlar.

 

Basit bir örnekle göstereyim. Rafta 120 TL'ye satılan bir ürün düşünelim:

Kalem

Hesap

Kalan tutar

Raf fiyatı (KDV dahil)

 

120,00 TL

KDV düşülür (%20 varsayalım)

120 ÷ 1,20

100,00 TL

Perakendeci marjı düşülür (%30)

100 × 0,70

70,00 TL

Distribütör payı düşülür (%15)

70 × 0,85

59,50 TL

Promosyon, listeleme ve iade karşılığı düşülür (%8)

59,50 × 0,92

54,74 TL

Ürün maliyeti (35 TL) düşülünce size kalan brüt kar

54,74 − 35,00

19,74 TL

 

Rafta 120 lira yazan ürünün cebinize giren kısmı 55 liranın altındadır. Üretim maliyetini düştükten sonra kalan 20 liradan da pazarlamayı, personeli, kirayı, nakliyeyi ve finansman maliyetini karşılayacaksınız. (Bu hesap, dağıtım kanalındaki maliyetlerin etkisini göstermek için hazırlanmış basitleştirilmiş bir örnektir. Gerçek hesapta ürünün KDV oranı, sözleşmedeki iskonto ve marj tanımları, sevkiyat, iade, pazarlama ve finansman maliyetleri ayrıca dikkate alınmalıdır.)

 

Bu yüzden şu kuralı aklınızdan çıkarmayın: Fiyatınızı maliyetten yukarı doğru değil, raf fiyatından aşağı doğru hesaplayın. Önce tüketicinin ödemeye razı olduğu raf fiyatını bulun, sonra kanal paylarını düşün, kalan rakamla ürünü üretip üretemeyeceğinize bakın. Üretemiyorsanız, sorun fiyatta değil iş modelindedir.

 

Akla gelmek: Satın alma anında hatırlanmak

Rafta olmak yetmez. Tüketici rafın önünde sadece birkaç saniye durur. O birkaç saniyede onlarca ürün arasından sizi seçmesi için ya daha önce aklında yer edinmiş olmalısınız ya da rafta onu durduracak kadar ayırt edici olmalısınız. İdeal olan ikisi birden.

 

Ambalaj, en ucuz reklamınızdır. Her gün rafta, mutfak dolabında, buzdolabının kapağında binlerce kişiye kendini gösterir. Reklama bütçesi olmayan bir KOBİ'nin en büyük reklam mecrası ambalajıdır. Ambalajınız bir bakışta üç şeyi anlatmalı: ne olduğunu, neden farklı olduğunu ve kimin olduğunu.

 

Kullanım anlarına bağlanın. Tüketicinin aklına bir marka, kategori adıyla değil bir anla birlikte gelir: kahvaltı sofrası, misafir geldiğinde, çocuğun beslenme çantası, spor sonrası, yorgun bir akşam. Markanızı ne kadar çok “ana” bağlarsanız o kadar sık hatırlanırsınız. İletişiminizde ürünü değil, ürünün kullanıldığı anı anlatın.

 

Dar değil, geniş konuşun. Az önce anlattığım büyüme kuralının iletişimdeki karşılığı şudur: Sadece en sadık müşterinize değil, kategoriyi alan herkese ulaşmaya çalışın. Sosyal medyada sadece takipçilerinize konuşmak, kendi evinizde bağırmaya benzer. Duyan sadece ev halkıdır.

 

Yereli küçümsemeyin. Yerel radyo, şehir gazetesinin internet sitesi, bölgesel etkinlikler, mahalle spor kulüplerine sponsorluk, okul kermesleri. Bütçesi kısıtlı bir KOBİ için bunlar ulusal reklamdan çok daha verimli olabilir.

 

Yorumlar, yeni kulaktan kulağa yayılmadır. Pazaryerindeki puanınız, Google'daki işletme puanınız, sosyal medyadaki etiketlemeler... Eskiden komşu komşuya söylerdi; şimdi binlerce yabancı birbirine söylüyor. Her şikayete cevap verin, her olumlu yorum için teşekkür edin, memnun müşteriden yorum istemekten çekinmeyin.

 

Yeni arama alışkanlıklarını gözden kaçırmayın. Tüketiciler ürün araştırırken artık yalnızca Google'daki bağlantılara bakmıyor. Sosyal medyada araştırma yapıyor, kullanıcı yorumlarını inceliyor, hatta yeni gelişen yapay zeka uygulamalarına sorular soruyor. Önümüzdeki yıllarda bu alışkanlıkların daha da yaygınlaşması şaşırtıcı olmayacak. Bu nedenle markanızın internette güvenilir, anlaşılır ve tutarlı bilgilerle yer almasını önemseyin. Web sitenizi, işletme kayıtlarınızı ve ürün bilgilerinizi ihmal etmeyin.

 

Pazaryeri reklamı markalaşma değildir

Pazaryerlerinde satış yapan KOBİ'ler için bir uyarı: Pazaryerinin reklam paneline para yatırıp üst sıralara çıkmak hasattır. Bugün satış getirir; para yatırmayı bıraktığınız gün biter.

 

Markalaşma ise ekimdir. Tüketicinin arama kutusuna kategori yerine sizin adınızı yazmasını sağlamaktır. Müşteri “çilek reçeli” yazıyorsa platformun müşterisidir. Sizin adınızı yazıyorsa sizin müşterinizdir.

 

İngiliz pazarlama araştırmacıları Les Binet ve Peter Field'ın çalışmaları, uzun vadede en başarılı markaların bütçelerini bu ikisi arasında dengelediğini gösteriyor. Sadece hasat yapılan tarla bir süre sonra ürün vermez. Sadece ekim yapan ise bugün aç kalır.

 

Satış yapmak başka, marka büyütmek başka.

Bir işletmenin satışları artarken markası güçlenmeyebilir. Sürekli indirim yaparak, bayilerin eline aşırı stok vererek, uzun vadeler tanıyarak veya çok yüksek reklam harcamalarıyla satışlarınızı artırabilirsiniz. Ama bunlar her zaman markanızın büyüdüğü anlamına gelmez. Bazen tam tersine, gelecekteki satışlarınızdan ödünç alırsınız.

 

Kendinize şu soruyu sorun: İndirimleri kaldırsam ve fiyatımı rakiplerimle aynı seviyeye getirsem, müşterim yine beni seçer mi? Cevabı düşünün. Çünkü satış rakamları işletmenizin bugününü, marka gücü ise yarınını anlatır.

 

İndirimle büyüyen çocuk, indirimsiz yürüyemez

Promosyon, yeni bir markanın denenmesi için çok etkili bir araçtır. Ama dozu kaçtığında bağımlılık yapar. Sürekli “1 alana 1 bedava”, sürekli “%30 indirim” yapan bir markanın gerçek fiyatı, tüketicinin gözünde indirimli fiyatıdır. Normal fiyata döndüğünüzde müşteri “pahalanmış” der ve bir sonraki indirimi bekler. Siz de beklenen satış hızını tutturmak için tekrar indirime girersiniz. Kar erir, marka ucuzlar.

 

Promosyonu deneme yaptırmak için kullanın, ay sonu hedefini kurtarmak için değil. Yeni bir noktaya girdiğinizde, yeni bir ürün çıkardığınızda, yeni bir müşteri grubuna ulaşmak istediğinizde kullanın. Satış hedefini tutturmak için her ay indirime başvuruyorsanız, sorununuz indirimle çözülecek bir sorun değildir.

 

Beşinci evre: Ergenlik (kimlik bunalımı)

Her markanın bir ergenlik dönemi olur. Büyüme yavaşlar, rakipler artar, ilk günlerin heyecanı geçer. Patron huzursuzlanır: “Bir şeyler değiştirmemiz lazım.”

 

Bu evrede yapılan hatalar, markanın yıllar içinde biriktirdiklerini birkaç ayda harcayabilir. En yaygın altısını sayayım.

 

1. Logoyu değiştirmek

“Markamız eskidi, biraz tazeleyelim.” Büyüme yavaşladığında ilk akla gelen budur. Oysa sorun çoğu zaman logoda değil konumdadır; ya da konum doğrudur ama uygulanmıyordur.

 

Logo değiştirmek, yeniden konumlandırma değildir. Üstelik yıllarca inşa ettiğiniz köprüleri bir gecede yıkarsınız. Bu konuyu “Yeniden Konumlandırma” makalemde ayrıntılı anlatmıştım. Kısaca: Önce teşhis, sonra tedavi.

 

Bir yanlış anlamayı da önleyeyim: Tutarlılık, değişmemek demek değildir. Markanın rengini, logosunu, ambalajını ve temel kimliğini sık sık değiştirmeyin diyorum. Ama bu, markanızın hiç değişmemesi gerektiği anlamına gelmez. Tüketici değişir, teknoloji gelişir, alışveriş alışkanlıkları farklılaşır. Siz bunlara ayak uydurmazsanız, bir gün çok iyi bilinen ama artık pek tercih edilmeyen bir markaya dönüşürsünüz.

 

Önemli olan, neyi koruyacağınızı ve neyi değiştireceğinizi bilmektir. Tüketicinin sizi tanımasını sağlayan köprüleri korurken ürünlerinizi, hizmetinizi, dağıtım kanallarınızı ve müşteri deneyiminizi geliştirebilirsiniz. Markanın kimliği sabit kalabilir, ama sunduğu değer sürekli gelişmelidir.

 

2. Her şeyi satmaya çalışmak

Reçel tuttu. Ardından tarhana, salça, turşu, erişte, kurabiye... Her yeni ürün bir öncekinin gücünden yer, rafta dağınık görünürsünüz, stok ve üretim yükü katlanır. En önemlisi de tüketici artık ne olduğunuzu bilmez.

 

Önce bir kahraman ürünle tanınır olun. Markanızı o ürün taşısın. Ürün gamını genişletmeyi, ancak kahraman ürün sağlam bir yer edindikten sonra ve onun gücünden yararlanarak yapın.

 

Genişlerken de şu soruyu sorun: Bu yeni ürün aynı markanın altında mı olmalı, yoksa ayrı bir marka mı? Bu, marka mimarisi sorusudur. Büyük şirketler her ürüne ayrı marka verebilir; KOBİ'nin buna çoğu zaman bütçesi yoktur. Ama hiç alakasız bir kategoriye aynı isimle girmek de ana markanızı sulandırır. “Marka Mimarisi Türleri” makalemde anlattığım modelleri bu gözle bir kez daha okuyun.

 

3. Fason ve market markası teklifine hemen “evet” demek

Büyüdükçe zincirler kapınızı çalar: “Bize kendi markamızla üretir misiniz?” Kapasiteniz boş, teklif cazip. “Evet” demek bazen doğru bir karardır. Ama çoğu zaman, kendi rafınızın yanına kendi elinizle daha ucuz bir rakip koymak demektir. “Market markası” makalemde bunun hesabını yapmıştım. “Evet” demeden önce o hesabı yapın.

 

4. Gramajla oynamak

Maliyetler arttığında fiyatı artırmak yerine gramajı küçültmek cazip gelir. Kavanoz aynı, fiyat aynı; ama içi 400 gramdan 350 grama inmiş.

 

Tüketici bunu er geç fark eder. Fark ettiğinde de sadece gramajın küçüldüğünü değil, kandırıldığını düşünür. Fiyat artışı affedilir; kandırılmak affedilmez. Yıllarca kurduğunuz güveni birkaç kuruş için harcamayın.

 

5. Markayı kurucunun kafasında bırakmak

İşletmenin ilk yıllarında patron her şeydir. Ürünü o geliştirir, müşteriyi o bulur, fiyatı o belirler, reklamı o onaylar. Hangi rengin kullanılacağına, hangi cümlenin söylenmeyeceğine, hangi ürünün markaya yakışmadığına da o karar verir. Marka bu evreye kadar çoğunlukla kurucunun kafasında yaşar.

 

Bu durum başlangıçta bir avantajdır. Ama şirket büyüdükçe en büyük engellerden birine dönüşür. Patronun her işe karıştığı, her kararın onun onayını beklediği bir işletme belli bir büyüklüğün ötesine geçemez. Öte yandan patron geri çekildiğinde de yeni çalışanlar, yeni ajanslar, yeni bayiler markayı her biri kendi bildiği gibi yorumlamaya başlar. Beş yıl sonra markanızın beş farklı yüzü olur.

 

Çözüm, markanızın kurallarını yazıya dökmektir. Kalın bir kurumsal kimlik kitabı gerekmez; beş-on sayfalık bir marka rehberi yeter. İçinde konumlandırma cümleniz, hedef kitleniz, köprüleriniz, nasıl konuştuğunuz ve nasıl konuşmadığınız, bir de asla yapmayacağınız şeyler olsun.

 

Ama rehberi yazmak yetmez; çalışanlarınıza öğretin. Bir otelin markasını yalnızca güzel odaları değil, resepsiyondaki görevlinin davranışı da oluşturur. Bir restoranın markasını sadece lezzetli yemekleri değil, garsonun müşteriye yaklaşımı da belirler. Satıcınızın verdiği söz, kuryenizin davranışı, muhasebecinizin müşteriyle konuşma biçimi... Bunların hepsi markanızın bir parçasıdır. Marka vaadini pazarlama yapar, marka deneyimini bütün şirket yaşatır.

 

6. Markanın itibarını korumamak

Markanızı tanıtmak için yıllarca çalışırsınız. Ama hatalı bir ürün, yanlış bir açıklama, kötü yönetilmiş bir şikayet ya da tutulmayan bir söz, yılların emeğini kısa sürede zedeleyebilir. Üstelik sosyal medya çağında memnuniyetsiz tek bir müşterinin sesi, memnun binlerce müşterinizin sesinden daha çok duyulabilir.

 

Hata yapmayan işletme yoktur. Önemli olan, hata karşısında ne yaptığınızdır. Müşteriyi suçlayan, şikayeti görmezden gelen, kusurunu kabul etmeyen işletmeler itibarlarını kendi elleriyle zedeler. Gerektiğinde özür dileyin, hatanızı düzeltin, müşterinizin zararını telafi edin. Güçlü marka hiç hata yapmayan değil, hata yaptığında güven vermeye devam edebilen markadır.

 

Altıncı evre: Yetişkinlik (marka bir varlık olur)

Yetişkin marka, kurucusundan bağımsız yaşayabilen markadır. Patron bir yıl ortadan kaybolsa, tüketici onu hala aynı şekilde tanır, aynı şekilde seçer. Bu evrede marka artık bir duygu değil, bir varlıktır. Bilançonuzda görünmese de şirketinizin en değerli varlıklarından biridir. Ve her varlık gibi ölçülmeli, korunmalı ve değerlenmelidir.

 

Ölçmediğiniz markayı yönetemezsiniz

Patronlar cirolarını günlük, karlarını aylık takip eder. Markalarını ise hiç ölçmez. “Markamız iyi gidiyor” bir duygudur, ölçü değildir. KOBİ için pahalı araştırmalara gerek yok. Aşağıdaki göstergeleri altı ayda bir takip etmeniz yeterlidir:

Gösterge

Ne söyler?

Nasıl ölçülür?

Satış noktası sayısı

Ne kadar ele geliyorsunuz?

Kendi satış kayıtlarınız

Nokta başına satış

Rafta dönüyor musunuz?

Toplam satış ÷ nokta sayısı

Yeni müşteri oranı

Büyüyor musunuz?

Sipariş, sadakat kartı veya
randevu kayıtları

Tekrar alım oranı

Sözünüzü tutuyor musunuz?

İlk alımdan sonra tekrar alan
müşterilerin oranı

Fiyat primi

Ederinizden fazlasını
alabiliyor musunuz?

Raf fiyatınız ÷ kategorinin
ortalama fiyatı

Marka araması

Akla geliyor musunuz?

Pazaryerinde ve Google'da
adınızla yapılan aramalar

Yorum puanı

Deneyim nasıl?

Pazaryeri ve Google puan
ortalaması

 

Bu tablonun her satırı bir teşhistir. Nokta sayınız artıyor ama nokta başına satışınız düşüyorsa, dağıtımı talepten hızlı büyütüyorsunuz demektir. Tekrar alım oranınız düşükse, sorun reklamda değil, üründe ya da deneyimdedir. Fiyat priminiz eriyorsa, markanız ucuzluyordur.

 

Markanız kaç para?

Yetişkin bir markanın bir değeri vardır. Bu değer, bir gün şirketinizi satarken, ortak alırken ya da işi çocuklarınıza devrederken ortaya çıkar.

 

Aynı ciroyu yapan iki firma düşünün: Biri fason üretici, diğeri markalı üretici. Yatırımcı ikisine aynı çarpanı vermez. Markalı üreticinin karı daha istikrarlı, fiyatı daha güçlü, müşterisi daha bağlıdır. Bu fark, firma değerine kat kat yansır.

 

Marka değerinin nasıl hesaplanacağını “Marka Değeri” adlı makalemde anlatmıştım (yakında daha detaylısını yayınlayacağım, üzerinde çalışıyorum). Burada sadece şunu hatırlatayım: Marka büyütmek bir masraf değil, bir yatırımdır. Ve bu yatırımın getirisi en çok, siz masadan kalkarken ortaya çıkar.

 

Bir de şu yanlıştan kurtulalım: “Önce büyüyelim, sonra markalaşırız”.

Bu cümleyi KOBİ patronlarından çok duyarım: “Şimdilik satışa odaklanalım, büyüyünce markaya yatırım yaparız.”

 

Bu, çocuğunu on sekiz yaşına kadar kendi haline bırakıp sonra terbiye etmeye çalışan bir ebeveynin cümlesidir. Ağaç yaşken eğilir.

 

Markalaşma büyümenin ödülü değil, sebebidir. Markalaşmadan büyüyen firmanın büyümesi kırılgandır. Bugün sattığınız tek sebep fiyatınızsa, yarın daha ucuzu çıktığında müşteriniz gider. Bugün sattığınız tek sebep bir zincirin rafında durmanızsa, yarın o raf elinizden alındığında satışınız biter.

 

Markalaşmak için büyük bütçe gerekmez. Doğru bir isim, tutarlı bir kimlik, net bir vaat, tutulan bir söz ve sabır gerekir. Bunların hiçbiri büyük bütçe istemez. Ama hepsi disiplin ister.

 

Markanız büyümeye hazır mı?

Buraya kadar anlattıklarımdan sonra kendinize şu soruları sormanızı istiyorum:

1.       Markamın kime, ne vaat ettiğini bir cümleyle anlatabiliyor muyum?

2.       Tüketici beni rakiplerimden neden farklı görsün?

3.       Beni hiç tanımayan insanlar ürünümü satın alıyor mu?

4.       İlk kez satın alan müşterilerim yeniden geliyor mu?

5.       Markamın tanınmasını sağlayan ayırt edici özelliklerim var mı?

6.       Ürünlerim, müşterinin satın almak istediği yerde bulunuyor mu?

7.       Satışlarım artarken karlılığım ve nakit akışım da iyileşiyor mu?

8.       Çalışanlarım markamızın müşteriye ne vaat ettiğini biliyor mu?

9.       Müşteri şikayetlerini düzenli takip edip çözüyor muyuz?

10.   İndirim yapmadığımız zamanlarda da markamız tercih ediliyor mu?

11.   Markamızın başarısını yalnızca ciroyla değil, başka göstergelerle de ölçüyor muyuz?

12.   Ben birkaç ay işletmeden uzaklaşsam, markam aynı kalitede hizmet vermeye devam edebilir mi?

 

Bu soruların birçoğuna “evet” diyemiyorsanız üzülmeyin. Eksiklerinizi bulmuş oldunuz; şimdi sıra onları gidermekte. Çünkü markalaşmak bir defalık iş değil, sürekli geliştirilmesi gereken bir yönetim disiplinidir.

 

Anlattıklarımı birkaç cümleye indirmem gerekseydi şunları söylerdim:

·         Tescil belgesi doğum belgesidir, markanın kendisi değildir. Marka, tüketicinin zihninde ve satın alma noktasında yaşar.

·         Akla gelmeyen alınmaz, ele gelmeyen satılmaz. Büyümenin iki ayağı vardır; biri topalsa marka yürümez.

·         Büyüme yeni alıcıdan gelir. Sadakat sonuçtur, sebep değil.

·         Ölçün. Markanız bir duygu değil, bir varlıktır.

 

Son olarak şunu söylemek isterim. Türkiye'de üretimde, lezzette ve zanaatte gerçekten iyi olan binlerce küçük işletme var. Kalitede sorunumuz yok. Sorunumuz, o kaliteyi tüketicinin aklına ve eline ulaştıramamakta. Ürünü güzel yapıp markayı kendi haline bırakıyoruz. Sonra da “bizi kimse tanımıyor” diye şaşırıyoruz.

 

Çocuk doğurmak bir günde olur. Onu büyütmek ise yıllar alır; her gün biraz emek, biraz sabır, biraz da sinir ister. Ama emek verilen çocuk bir gün kendi ayakları üzerinde durur ve dönüp size bakar. Marka da öyle.

 

Son söz: Marka doğurmak cesaret ister, büyütmek sabır. Cesareti olan çok, sabrı olan az.

 

Bol satışlar, tatlı karlar dilerim.

 

Kaynaklar: Büyümenin ağırlıklı olarak yeni alıcıdan geldiği ve “çifte tehlike” bulgusu için: Byron Sharp, How Brands Grow (Oxford University Press, 2010) ve Jenni Romaniuk & Byron Sharp, How Brands Grow Part 2 (Oxford University Press, 2015; gözden geçirilmiş baskı 2022). Bu makalede “köprü” dediğim ayırt edici marka varlıkları için: Jenni Romaniuk, Building Distinctive Brand Assets (Oxford University Press, 2018). Marka inşası ile kısa vadeli satış aktivasyonu arasındaki denge için: Les Binet & Peter Field, The Long and the Short of It (IPA, 2013).

 

Not: Marka tescil başvuruları Türk Patent ve Marka Kurumu (TÜRKPATENT) üzerinden yapılır. Başvurudan önce benzer marka araştırması yaptırmanızı ve doğru sınıfları seçmek için bir marka vekiliyle çalışmanızı öneririm. Marka tescili yaptırmak pahalı değildir ama yaptırmamak çok pahalıya mal olur.