yaratıcılık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yaratıcılık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Ocak 2012 Pazar

Bir konkurun kronolojisi

(Bu makale 2012 yılının Ocak ayında yazılmıştır)

Reklamcılık terminolojisine hakim olmayanlar için yazıma konkur tanımını açıklamakla başlayayım. Konkur; reklamveren tarafından düzenlenen reklam ajansı belirleme yarışmasıdır. Özellikle büyük reklamverenler konkur düzenleyerek reklam ajanslarını seçerler. Buradaki temel amaç objektif kriterlere göre reklam ajansını belirlemektir.

Ajans seçimini konkurla belirlemek pek yaygın bir uygulama değildir Türkiye’de. Öyle ki 10 yaşında olup da hiç konkura davet edilemeyen ajanslar dahi var.  Reklamverenler genelde tavsiye veya araştırma ile reklam ajansı seçerler.

Konkurların nasıl düzenlendiği ve nasıl bir süreçle yürütüldüğü hep merak edilen bir konudur.

Pazarlama danışmanlığı hizmeti verdiğim Monster markası için 2011’in son çeyreğinde başlayan ve dün sonuçlanan bir konkur sürecini yönettim. Reklamcılara, reklamverenlere ve reklamcılık eğitimi alan gençlere örnek olacağını düşündüğüm bir konkur düzenlendi.

Bu yazımda içinde bulunduğum bu konkur deneyimini sizlerle paylaşmak istiyorum. 

30 Haziran 2011, Çarşamba
Monster markasının sahibi Fokus Bilgisayar’ın kurucusu İlhan Yılmaz’dan bir mail aldım. Geçmişte (4 yıl önce) Casper’a vermiş olduğum pazarlama danışmanlığı hizmetimi öğrendikten sonra bloğumda yer alan bilgisayar sektörüne ait yazılarımı okumuşlar ve benimle tanışmak istemişler. Sitelerini inceledim. Yüksek performanslı dizüstü bilgisayar markası Monster, ilginç ve gelecek vaad eden bir marka.

1 Temmuz 2011, Cuma
Tanıştık. Satışlarını artırmak için pazarlama planı istiyorlar. Firma, marka, geçmiş satış performansları ve hedeflerine dair sorular sordum. Cevaplar doyurucu ve netti. Alıcının kendi konfigüre edebildiği çok performanslı bileşenlerden oluşan pahalı dizüstü bilgisayarlar üretip, satıyorlar.  Öyle ki 30 bin dolara kadar fiyatı olan bilgisayarlar satıyorlar. Aylık satış ortalamaları 60-70 civarında. İlhan Bey’in vizyonu; sadece satış-pazarlamada değil tüm kurumda yeniden yapılanmaya açık. Bu markayı büyütebiliriz. Teklif geçeceğimi söyledim ve ayrıldım.

4 Temmuz 2011, Pazartesi
Teklifimi geçtim.

6 Temmuz 2011, Çarşamba
Teklifimin üzerinde görüşmek üzere bir araya geldik. Al takke ver külah anlaştık. Pazarlama planı hazırlayabilmem için talep ettiğim bilgilerin listesini verdim. İnceleme amaçlı ziyaretlerimin ve kadrolarla yapacağım toplantıların tarihlerini belirledik. 7 Temmuz’da başlayacağım ve 17 Ağustos’ta pazarlama planını sunacağım.

17 Ağustos 2011, Çarşamba
40 gündür Monster üzerinde çalışıyorum. Yaklaşık 10 tam gün ziyaret ve 7 toplantı ile firma ve markayı yakından tanıdım. Bilgisayar sektörünü ve Monster’ın segmentini araştırdım. Sağ olsun İlhan Bey bana epey işime yarayacak çok faydalı veriler ve bilgiler verdi. Monster’ı daha yakından tanıyınca ve pazarındaki potansiyeli görünce bu markayı büyütebileceğime olan inancım da daha fazla arttı. 47 slaytlık sunumumu 6 saatte anlattım. İnteraktif bir sunumdu. Onlara 2011 son çeyrek ve 2012 yılı için ayrıntılı bir pazarlama planı sundum. Ayrıca 2015’e kadar daha neler yapmamız gerektiğini de detaylandırmadan anlattım. Pazarlama planımı beğendiler, harfiyen uygulayacağız. Planda bir reklam ajansıyla da çalışmak var.   

6 Eylül 2011, Salı
Çalışacağımız ajansı nasıl belirleyeceğimizi projelendirdim ve sundum. Kabul gördü. Konkur düzenleyeceğiz. Konkur’a ajansları ilanla davet edeceğiz. İlanı Marketing Türkiye ve MediaCat’in 1 Kasım sayılarına vereceğiz. İlanda kazanan ajansa ne kadar aylık ücret ödeyeceğimiz, 2012 yılında marka iletişimine ne kadarlık bir bütçe ayıracağımızı, konkura katılıp da kazanamayan ajanslara ne kadarlık bir ödeme yapacağımızı açık seçik belirteceğiz. Belki ufak bir firmayız ama reklamın markaya katacağı değeri öngörebilen, reklamcılara saygıyla yaklaşan bir reklamveren olmayı hedefliyoruz. Bu duruşumuzun bize en uygun ajansı getireceğine inanıyoruz.  

22 Eylül 2011, Perşembe
İlanı kime hazırlatacağız? Başka bir müşterime hizmet üreten Gerilla Reklam Ajansı’nın kurucusu Ramazan Bey’den ilanı hazırlamalarını rica ettim. Düz bir ilan olmalıydı ve bir reklam ajansı hazırlamış gibi gözükmemeliydi. Gerilla bu reklamı hazırlamayı ve adımıza Marketing Türkiye ve MediaCat’ten rezervasyon almayı kabul etti. Metni yazdım ve olması gereken görseli de gönderdim.

13 Ekim 2011, Perşembe
Gerilla reklamı hazırladı. Tam istediğimiz gibi oldu. Aşağıda görebilirsiniz. Marketing Türkiye ve MediaCat’ten yayın rezervasyonu da alındı. Şimdi sabırsızlıkla 1 Kasım’ı bekliyoruz.




1 Kasım 2011, Salı
Dergiler çıktı. Bakalım kimler konkurumuza katılmak isteyecek?

21 Aralık 2011, Pazartesi
1 Kasım’da yayınlanan ilan üzere konkura katılmak için 11 ajans tanıtım amaçlı Power Point sunumlarını gönderdi. Bu ajansların sunumlarını ve web sitelerini inceleyerek içlerinden 5 tanesini davet etmeye karar verdik. Ön görüşme veya ajansları yerinde ziyaret yapmadan 5 ajansı seçmek istememizin nedeni; kendisini sunumla ve web sitesiyle iyi anlatamayan bir ajansın Monster markasını da iyi tanıtamayacağı mantığına dayanıyordu.

Ajans tanıtım sunumları ve web siteleri üzerinden yaptığımız değerlendirme ile Clever Mad, Friends, Gerilla, Mentor ve Movida Plus  ajansları öne çıktı. Ayrıca bu ajansların konkura davet edilmesinde başka etkenler de vardı; 
  • Mentor, tasarım ve içerik açısından etkileyici sunumuyla tüm ajanslardan daha fazla öne çıkmıştı.
  • CleverMad, tek slaytla kendisini çok iyi ifade ettiği için diğer ajanslardan farklılaşmıştı. Ardından fikirlerle dolu bir sunum daha gönderdiler. Konkura davet edilmeden bize fikir sunmaları bizi etkilemişti.
  • 1 Kasım’daki ilandan sonra ilk sunumu gönderen Movida Plus Map oldu. Ayrıca ajans başkanı Oğuzhan Akay, Monster markası hakkındaki fikirlerini karşılıksız olarak e-mail ile bizimle paylaşmaya başlamıştı. Bu samimi tavırlar Movida Plus Map’i davet etmemizde önemli etkendi. .
  • Friends ise çok güzel bir jest yaparak Marketing Türkiye dergisine ilan vererek konkura katılmak istediğini belirtti ve gönlümüzü kazandı.
  • Gerilla’nın sunumu ve web sitesi iyiydi ama konkura davet ilanımızı koşulsuz hazırlama inceliğini gösterdikleri için davet edilmeyi hak ediyorlardı.

22 Aralık 2011, Salı
Konkura davet ettiğimiz ajansları basın bülteni ile medyaya duyurduk. Basın bültenimize özellikle internet sitelerinde epey yer verildi.

29 Aralık 2011, Perşembe
Konkur brifi vermek üzere ajanslardan ikişer temsilciyi Monster’ın Kadıköy’deki merkezine davet ettik. Tüm ajanslara aynı anda, bir arada brif verdik. Amacımız her ajansa aynı mesafede olduğumuzu göstermek ve hepsinin aynı düzeyde brif almasını sağlamaktı. Tarafımdan hazırlanan 36 slaytlık brif interaktif bir sunum ile 3 saatte ajanslara anlatıldı. Ajanslara kreatif sunumlarında neleri görmek istediklerimizi anlattık. Konkura davet ilanımızda da belirttiğimiz çalışma şartlarımız da ayrıntılı olarak anlatıldı. Ajansları 12 Ocak’ta ziyaret edeceğimizi belirttik. Kreatif sunumları da 16 Ocak’tan itibaren her gün bir ajansı kabul ederek göreceğimizi deklare ettik. Sıralama alfabetik olacaktı ve ilk sunumu Clever Mad yapacaktı. 

6 Ocak 2012, Cuma
Gerilla, konkur brifi sonrasında yeni kazandığı müşterileri gerekçe göstererek konkurdan çekildiğini belirtti. Clever Mad’in sunum tarihi Gerilla’nınki ile değiştirildi.

12 Ocak 2012, Perşembe
Konkura katılacak ajansları İlhan Bey ile ziyaret ettik. Önce MovidaPlusMap’i, ardından Friends’i, sonra CleverMad’i, en son da Mentor’u ziyaret ettik. Ziyaretlerimizdeki amaç yarışan ajansların çalışma ortamlarını ve olanaklarını görmek, ekiplerini tanımaktı.

Konkura davet ettiğimiz ajanslarla yaşadığımız her deneyimi İlhan Bey ile sırlamaya koyuyorduk. Ajans ziyaretlerini de tamamladıktan sonra sıralama tablosu aşağıdaki gibi oluşmuştu.

Sıralama
Ajans
Tanıtım
Sunumları
Web Siteleri
Brif
Toplantısındaki
Performans
Ajans Ortamlarının
Yarattığı Etki
1
Mentor
Gerilla
Mentor
Friends
2
CleverMad
Friends
CleverMad
MovidaPlusMap
3
MovidaPlus
MovidaPlusMap
Friends
Mentor
4
Friends
CleverMad
MovidaPlusMap
CleverMad
5
Gerilla
Mentor
Gerilla


Yukarıdaki tablo İlhan Bey ile aramızda hazırladığımız bir tabloydu ve ajanslarla elbette paylaşmamıştık. Bu tablo bize bir fikir veriyordu ama Monster’a hizmet verecek ajansı belirleyici değildi. Sunumdaki yaratıcı ve sattırıcı fikirlerin ajans belirlemek için en önemli kriter olduğunu biliyorduk ve zaten ajanslara da brif toplantısında bunu belirtmiştik.

17 Ocak 2012, Salı
Friends ajansı sunum yaptı. Tek kelimeyle “olağanüstü” bir sunumdu. Konumlandırma ve segmentasyonumuza uygun, çok güçlü bir fikir ile geldiler. Kampanya önerisi tasarımından metnine dört dörtlüktü. Fikrin bütünlüğü ve tutarlılığı çok etkileyiciydi. Sosyal medyadaki marka iletişimi fikirleri de çok başarılıydı. Henüz 3 yaşında olmasına rağmen 40 yıllık reklamcılık deneyimine sahip ajansların bile hazırlayamayacağı profesyonellikte bir sunumla gelmeleri Friends’in ileride adından en çok bahsedilecek ajanslardan olacağını gösteriyordu. Mecra bütçesini kullanımları ve sözleşmedeki bazı maddeleri bizim açımızdan soru işaretleri oluşturmasına rağmen Sunum sonrasında “elde var 1” dedik ve Friends’i davet etmemizin ne kadar doğru olduğunu düşündük.

18 Ocak 2012, Çarşamba
Clever Mad ajansı sunum yaptı. Konkura davet ettiğimiz ajanslar içinde en genç kadroya CleverMad sahipti. Çok hevesli ve çok çalışkan olacaklarını tahmin ediyorduk. Nitekim sunumları dolu doluydu. Brifimizi kavrayışlarının doğru olduğu sunumdaki rasyonelden hemen anlaşılıyordu. Ne yazık ki kreatif işleri hedef konumlandırmamıza uymuyordu. Yalnız PR alanında yapabilecekleriyle bizi çok etkilediklerini itiraf etmeliyim.

19 Ocak 2012, Perşembe
Mentor ajansı sunum yaptı. Konkura davet ettiğimiz ajanslar arasında bilişim ve bilgisayar dünyasına en yakın ekip Mentor’daydı. Sunumları öncesindeki görüşleriyle Monster’ın sektörünü çok iyi bilmeleri bizi oldukça memnun etmişti. Sunumlarındaki rasyonel de brifimize uygundu. Bilgisayar sektörünü çok iyi bildiklerini daha da iyi ispat etmiş oldular. Yalnız sunumlarındaki fikir önerileri diğer ajanslara göre daha azdı. Kreatif çözümleri tasarım açısından gayet güzel olmasına rağmen Monster için yaratmak istediğimiz etkiyi bulamadık.

20 Ocak 2012, Cuma
MovidaPlusMap ajansı sunumunu yaptı. Sunumu reklamcılığımızın duayenlerinden Oğuzhan Akay yaptı. Yazılardan oluşan ve farklılaşma üzerine ders veren nitelikteki slaytlar, ardından gelecek fikre bizleri çok güzel hazırladı. Brifimize çok uygun bir konumlandırma ve kreatif çözümlerle geldiler. Dolu dolu bir sunumdu. Özellikle buldukları sloganın hedef konumlandırmaya uygun olması ve yaratıcılık açısından doğurgan olması etkileyiciydi. Sosyal medya için önerdikleri fikirler de çok iyiydi. Sunum sonrasında “elde var 2” dedik.

20 Ocak 2012, Cuma, Öğleden Sonra
MovidaPlusMap ayrıldıktan sonra İlhan Bey ve tüm konkur süreci boyunca bizimle birlikte olan Monster’ın finans danışmanı Kaan Eran ile birlikte sunumların üzerinden puanlama yaparak geçtik. Puanlama sonrasında Friends ve MovidaPlusMap finale kalmıştı. Her iki ajansın sunumlarını tekrar inceleyerek kreatif yaklaşımlarının SWOT’unu çıkardık. Her iki ajansın da artı ve eksi yönlerini olabildiğince görmeye çalıştık. Sadece reklam önerilerini değil, sosyal medya, PR, web ve medya kullanımı önerilerini de değerlendirdik. Sözleşmeleri de kıyasladık.

Uzun yıllar reklam ajanslarında yazar, stratejist ve kreatif direktör olarak çalıştım, son 8 yıldır da pazarlama üzerine reklamverenlere danışmanlık yapıyorum. İlk defa kararsız kaldım ve objektif yorumlarım sonrasında kararı İlhan Bey ile Kaan Bey’e bıraktım.

MovidaPlusMap öne çıktı. Aklımızdaki birkaç soruyu da netleştirmek için sıcağı sıcağına 16:15’de Oğuzhan Akay’ı aradık. Çekincelerimiz giderilirse kendileriyle çalışmak istediğimizi belirttik. Karşılıklı e-postalaşmalarda bu ufak pürüzlerin bizim istediğimiz gibi revize edilebileceği belirtilince saat 19:08 itibariyle MovidaPlusMap, Monster’ın ajansı oldu.

21 Ocak 2012, Cumartesi
Çok güzel yaşandığını düşündüğüm bu konkurun hikayesini yılbaşı akşamı yazmaya karar vermiştim. Konkur süresince tuttuğum notlarla bu yazı (bir konkurun kronolojisi) oluştu. Bu sabah bu yazıyı sonlandırıyorum.

Konkur düzenleme ve konkur mekanizması önerimi kabul eden İlhan Bey’e teşekkür ediyorum. Konkura çok güzel hazırlanan ajansları tebrik ediyorum. Konkuru kazanan MovidaPlusMap’i tebrik ediyorum. Çok küçük bir farkla ikinci gelen Friends’e ayrıca teşekkür ediyorum. 

Bu yazıyı okuyan birçok reklamcının ve reklamverenin keşke konkur brifini ve konkura katılan ajansların sunumunu da görebilsek dediğini duyar gibi oluyorum.

MediaCat, Marketing Türkiye veya Campaign dergilerinden biri kabul ederse, konkur brifini ve konkur sunumlarını içeren “Bir Konkurun Anatomisi” adlı bir kitapçık hazırlamayı ve dergiyle birlikte okurlara dağıtılmasını teklif edeceğim. Tabii konkura katılan ajansların da izniyle…


Web sitem: www.muratsaylan.com
Diğer blog’larım: http://sektorlernedurumda.blogspot.com    http://baksumarkalara.blogspot.com   

1 Aralık 2006 Cuma

Çek bi “inovasyon”, şaşırtıcı olsun!



Ortalık “inovasyon”dan geçilmiyor. Hani bir şeyi 40 kere söylersen gerçekleşirmiş ya, ülkece o kadar çok inovasyondan bahsettik ki, çok inovatif bir ülke olmamız yakındır.

İnovasyon, iş dünyasının şimdiye kadar ürettiği tüm kavramları içine alan bir kavram olarak karşımızda. Yaratıcılık, farklılaşma, iyileştirme, yenilik, değişim, yeniden yapılanma, benchmark, outsourcing ve nicelerini yutan bir kavramla karşı karşıyayız.  

Korkum, diğer kavramları anlayamadan, hakkını veremeden gündemimizden çıkardığımız gibi inovasyonu da harcamamızdır. İnovasyon gündemden düşmeden, harcanmadan, üzerine bir de ben klavye oynatayım dedim.

Sözlüğe bakarsak “innovation”ın karşılığı olarak “yenilik, icat, yeni fikirler, onarma” karşılıklarını buluruz. İş dünyasındaki literatürlerde ise “para kazandıran, rekabette öne çıkaran yenilikler” olarak tanımlanıyor. Bu yenilik üründe olabilir, üretim süreçlerinde olabilir, dağıtım kanalında olabilir, velhasıl işi etkileyen herhangi bir alanda olabilir.

Literatürdeki başka bir tanıma göre: “Yeni veya önemli ölçüde değiştirilmiş ürün (mal veya hizmet), veya sürecin; yeni bir pazarlama yönteminin; ya da iş uygulamalarında, işyeri organizasyonunda veya dış ilişkilerde yeni bir organizasyonel yöntemin uygulanmasıdır.

Yabancı bir atasözü “aynı şeyleri yaparak farklı sonuçlar elde edemezsiniz” der. İnovasyonun mantığı da budur. Sonuçları daha başarılı kılmak için iş yapış şeklinizin her aşamasını tekrar gözden geçirin, eleştirin, uygun olanları yenileyin, değiştirin, iyileştirin.

Çalış, çalış nereye kadar!
Biliyorum, yaptığınız inovasyon bir gün gelecek konvansiyonel kalacak. Rakipleriniz bir süre sonra inovasyonunuzu taklit edecek. O zaman ne gerek inovasyon yapmaya, şimdiye kadar böyle iş yaptık ve kazandık, eski köye yeni âdete gerek yok, diyebilirsiniz. Siz yapmazsanız rakipleriniz inovasyon yapar. O zaman da zorunlu olarak siz taklit eden olursunuz. Takipçilik ise yorucudur. Markalar çöplüğü taklit ederek rekabet edebileceklerini düşünenlerle doludur.

İnovasyon yapmaktan bıkmayacaksınız. Rakiplerinizden hızlı davranıp siz yeni inovasyonlar yapacaksınız. Böylece sürekli rakiplerinizden önde olacaksınız, rakiplerinizden farklılaşacaksınız. Rakiplerinizi yoracak ve sizin inovasyonlarınıza ayak uyduracak sermayeyi ve enerjiyi biriktirememelerini sağlayacaksınız.

Kabaca genelleyecek olursak bir sektörde 7’den fazla marka varsa o sektör karlı değildir. O sektörde ne kadar inovasyon olursa, zayıf olanlar elenir ve sektörden çekilir. Fiyatları ve kaliteyi düşüren zayıf rakiplerdir. Onları silkelerseniz, sektörünüz daha sağlıklı ve karlı olur. Yani inovasyon yapmak sektörünüzün konsolide olmasını da sağlar.

Peki, hangi inovatif fikrinizi hayata geçirmelisiniz? Nasıl inovasyonlar yapmalısınız?

Küçük iyileştirmeler, değişimler işinizi geliştirir ve ilerletir. Bunları yapmaya devam, ama devrimci inovasyonlar peşinde de olmalısınız. Öyle inovasyonlar gerçekleştirmelisiniz ki, rakipleriniz sizi çok çabuk kopyalayamamalı. Yarattığınız farklılıklar, inovasyonlarınız zor taklit edilebilmeli. Rakiplerinizin sizi taklit edesiye kadar geçen süre ne kadar uzun olursa, fiyat ve algı rekabetinden o kadar uzak olursunuz. Rakiplerinizi o derecede yorarsınız. O derecede ters köşeye yatırırsınız. Devrimci inovasyonlar en zor taklit edilen inovasyonlardır.

Devrimci inovasyonlar için radikal düşüncelerden, önerilerden korkmayın. Fizibilitesini yapmadan onları elemeyin. Sizin elediğiniz devrimci inovasyonları bir gün, bir rakibiniz mutlaka uygular. “Bunu biz de düşünmüştük” dediğinizde, rakibiniz sizden çok daha ilerilere gitmiş olabilir.

İşiniz, ürününüz, marka mimariniz, iş süreçleriniz hakkında daha radikal düşünme zamanı geldi. Devrimci inovasyonlarınızı bekliyoruz. Şaşırtın bizi.


İnternet Sitem: www.muratsaylan.com

1 Ocak 2004 Perşembe

Balık baştan kokar

Bir firmanın başarıya ulaşmasında en önemli etkenlerden biri de o iş yerindeki huzur ve neşedir. İnsanlar iş yerlerinde kendilerini geliştirebiliyorlarsa, emekleri kadar, fikirleriyle de katkıda bulunabiliyorlarsa, olgun bir patronun ve adil bir yöneticini altında, hedefli çalışabiliyorlarsa mutlu olurlar. Bu tip bir iş ortamındaki insanın daha yüksek maaş teklifleri karşısında bile işini bırakmayacağına inanırım.

Ama maalesef ülkemizde birçok işyeri adeta işkencehane gibidir. Çalışanlar mutsuz ve somurtkandır. Birbirleriyle geçinemeyen iş arkadaşları, patrona ve/veya yöneticiye kendini beğendirmek için çalışma arkadaşlarını kötüleyenler, sanki dünyanın en ballı/prestijli pozisyonundaymış gibi makamını korumaya çalışan yöneticiler, işini başkalarına yıkmaya çalışanlar, işini doğru yapmaktan aciz/kaçınan çalışanlar, yöneticisine saygısız astlar, astına mobbing uygulayan yöneticiler, ne olduğu anlaşılmayan hiyerarşik yapı, tedarikçilere de müşterilere de kaba davranma geleneği gibi nedenlerden dolayı birçok firma gerçekten çalışılması dayanılmaz ortamlar sunmaktadır.

Balık baştan kokar misali bu tip işyerlerinin baş sorumlusu elbette patronlarıdır. Huzursuz işyerlerinin sahibi patronlardaki ortak özellikler şunlardır;
·         En iyisini ben bilirim deyip tüm çalışanlarını sindirirler.
·         Kendilerine en çok yalakalık yapan çalışanları severler, bu yüzden verimli çalışanları kaçırırlar.
·         Şirkette espiyonaj sistemi kurmuşlardır. Herkes patrona bir başkasını ispiyonlar.
·         Yemekhaneleri ahıra, yemekleri şapa benzediği için kendileri işçilerle birlikte yemezler.
·         Kazancının bir damlasını dahi kurumsallaşmaya ayırmazlar.
·         Fildişi kulesi ofislerinden dışarı sadece etrafa bağırmak için çıkarlar.

Tabii benim bloğumu okuduğunuza göre bahsettiğim patronlardan değilsinizdir. Çünkü bu ayılar (pardon patronlar) bırakın blog okumayı, gazetelerin ekonomi sayfalarını dahi okumazlar.

Yine de siz siz olun işyerinizin huzurlu ve çalışanlarınızın mutlu olduğundan daima emin olun. Çünkü size başarıyı getirecek olan asıl çalışanlarınızdır. Patron olarak onların yerine çalışamayacağınıza göre, onlardan yüksek verim almak için despot yöntemler değil, babacan yöntemler kullanmalısınız.  Çalışanlarınıza huzurlu bir ortam sunar ve onlara değer verirseniz onlar da size başarı verecektir.

İş yerinden ve işvereninden memnun olan çalışanlar sadece emeğini değil, kalbini ve aklını ortaya koyarak çalışır. Sadece işleri doğru yapmakla kalmazlar, doğru işler de yaparlar. Yaratıcı ve yenilikçi fikirler ortaya koyarlar.

Bir firmanın rekabette ayakta kalabilmesi, hatta öne geçebilmesi için yaratıcı fikirlere ihtiyacı vardır. Bu yaratıcı fikir deponun nasıl daha verimli veya hatasız çalışabileceğine dair olabileceği gibi bayilerin siparişini artırmaya yarayacak bir kampanya önerisi de olabilir. Eskilerin bir deyimi vardır; “paranın ve imanın kimde olduğu belli olmaz” diye, buna iyi fikri de eklemek gerekir. Aslında firmanızda çalışan her düzeyden insan size işlerinizi düzene sokmanız ve büyütmeniz için çok güzel fikirler verebilir.

Özellikle satış ve pazarlama departmanları için neşeli bir ortam şarttır. Bol bol yaratıcı fikirlerin sunulması, ders çıkarabilmek için hataların kolayca paylaşılabilmesi, veli nimet olan müşteriler ile iyi geçinilmesi gereken bu departmanların huzursuz bir ortamda çalışması kesinlikle müşteri kaybına neden olacaktır.

Bir patron olarak “ben işe aldığım insana görev tanımını yaparım, işi doğru yaparsa maaşını almaya devam eder, yapmıyorsa çeker gider” derseniz, iş yerinizde “salla başını al maaşını” modunda hareket eden robotlarınız olur.

·         Çalışanlarınıza danışmaktan korkmayın. Onların fikrini alın.
·         Çalışanlarınızın itirazlarına kızmayın. Dinleyin.
·         Çalışanlarınızdan iyileştirme projeleri isteyin. Cesaretlendirin.
·         Çalışanlarınızın fikirlerini ve projelerini hayata geçirirseniz, daha çok fikir ve proje sunarlar.
·         Neşeli çalışanlarınızı daha fazla övün.
·         İş yerinde neşeli ve kibar olun. Bu çalışanları her şeyden daha çok motive edecektir.

Her çalışanın verilen görevleri yerine getirmenin dışında, bir de işini, firmasını ve markasını geliştirme görevi vardır. Anlayacağınız şirketinizi büyütme görevi sadece siz patronlara ait değildir. Çalışanlarınız da rekabeti hissetmeli, firmasının büyümesi için fikirler üretmelidir. Ama huzursuzluğun hâkim olduğu işyerlerinde çalışanların çoğu iş tanımında belirtilen görevleri bile yerine getirmekten acizdir. Dolayısıyla bu tip firmalar bırakın gelişmeyi, geriye gitmekte ve zamanla rakiplerine geçilmektedirler.

Çalışanlarınızın sadece etinden ve sütünden yararlanma devri bitti onların da aklından yararlanmanız gerekiyor. Sadece kendi aklını kullanan akıllı, etrafındakilerin aklını kullanan zekidir, derler. Etrafındaki akıllardan yararlanmayı en iyi bilmesi gerekenler de patronlardır.


Şirketinizdeki çalışanlardan yeterince verim alamıyorsanız, çalışanlarınızdan iyi fikir çıkmıyorsa bilin ki, şirketiniz huzursuzdur ve bunun da en temel sebebi sizsiniz. Ne de olsa balık baştan kokar.

İnternet Sitem: www.muratsaylan.com

1 Eylül 2003 Pazartesi

Yaratıcı doğulmaz, olunur!



Gazetelerde okuyoruz, TV’de izliliyoruz; hergün yeni bir şeyler keşfediliyor, daha iyi bir ürün piyasaya sunuluyor, farklı bir şarkı hit oluyor, ters bir fikir çözüm getiriyor. İlgimizi çeken bu şeylerin ortak özellikleri “özgün, faydalı ve başarılı” olmaları. Peki bu ilginç şeylerin arkasında kimler var? Yaratıcı insanlar.

Yaratıcı insanların ortak özellikleri ne? Neyle beslenirler? Neden daha farklı ve daha iyi olanın peşindeler? Genleri mi farklı? Tanrı onlara yaratıcılık mı, bahşetmiş?

Eminim bir çoğunuz bu tip soruları sormuşsunuzdur? Eğer sorduysanız, yaratıcılıkla aranıza mesafe koymuşsunuz demektir. Yaratıcılığın, üstün insanlara ait olduğu önyargısına sahipsiniz demektir. Bu sadece sizin önyargınız değildir. Halk arasında “sanatçı olunmaz, doğulur” gibi güçlü bir önyargı vardır.

İnsanın gücüne ve aklına güvenmeyen bu “doğuştan / tanrıdan torpillilik” tezlerine hiç prim vermedim, vermem de. Kendi kabiliyetlerini fetişleştirmek için bazı uyanıkların uydurduğu bu sözlere asla inanmamışımdır. Sizlerin de, bu önyargıdan kurtulmanızı tavsiye ederim.

Yaratıcılık biz kullara mahsustur, Allah vergisi değildir. Yaratıcılık geliştirilir. Herkesin yaratıcı bir yanı vardır. Minicik de olsa, potansiyel de olsa, gizli kalmış da olsa, insanın içinde bir cevher vardır. Onu günyüzüne çıkarmasını, kullanmasını, geliştirmesini ve coşturmasını bilirse, herkes yaratıcılığını gösterebilir.

Yaratıcılık sadece sanatla veya edebiyatla da ilgili değildir. Mucitlerin de tekelinde değildir. En sıradan bildiğimiz mesleklerde de yaratıcılık vardır. Mesela, girişimcilerin hepsi yaratıcı insanlardır. Öyle veya böyle bir şirket yaratırlar. Yoktan varederler.

Yaratıcılık, hayatın her alanında vardır. Yaratıcılık; işini daha iyi yapmakla, sevgini daha farklı göstermekle, fikirlerini daha yeni yöntemlerle anlatmaya çalışmakla ilgilidir. Başka türlü düşünmekle ilgilidir. Başka yolları denemekle ilgilidir.

Yaratıcılık, yeteneğin bir üst aşamasıdır. Yaratıcılık başkalarından önce fikir geliştirmektir? Farklı düşünmek, farklı uygulamak ve farklı sonuçlar elde etmekle ilgilidir. Özgün hareket etmektir. Cesaret ve ısrar gerektirir. Sezgi gerektirir.

Yaratıcılığın formülü var mıdır? İçimizdeki yaratıcıyı ortaya çıkarabilir miyiz? Daha yaratıcı olabilir miyiz?

Yaratıcılık da, yetenek gibi geliştirilebilinir. Hemen hemen herkesin en az bir yeteneği vardır. Genellikle de o yetenekleri üzerine de mesleklerini ve/veya hobilerini icra ederler. El ve bilgi becerisine, deneyimini ve konsantrasyonunu koyabilen herkes herhangi bir alandaki yeteneğini gösterebilir. Yaratıcılık ise yeteneğini yeni ve farklı yöntemlerle zorlamaktır.

İnsan bildikleriyle düşünür. Hayalgücünün potansiyeli bilgiye dayanır. Bilgi hayalgücümüzün sınırlarını genişletir. Özgürlükçü düşünce yapısına sahip insanlar, edindikleri bilgilerle hayal güçlerini tetiklerler ve farklı olanı, yeni olanı, daha iyi olanı, sezgileriyle bulup, çıkarırlar.

Yaratıcılık = bilgi x hayalgücü x sezgi

Herşeyin daha iyi yapılabilmesinin bir yolu vardır. Yaratıcı insanlar bunu bilir. Verilenle yetinmezler. Daha iyi sonuçlar için farklı uygulamalar geliştirirler. Zira, aynı şeyleri sürekli tekrar ederek farklı sonuçlara ulaşmayı beklemek deliliktir.

Yaratıcı insanların şevklerini kıran tutucu insanlar hep olmuştur. Tutucular, konformistler, statükocular “icat çıkarmayı” sevmezler. “Böyle gelmiş, böyle gider”cidirler. Yeni fikirleri duyduklarında, geliştirmeyi değil, çürütmeyi tercih ederler. Albert Einstain, boşuna “Bir ön yargıyı parçalamak, atomu parçalamaktan daha zor” dememiştir.

Ama unutmayın, tutucuları aşmak da ayrı bir yaratıcılık gerektirir. Yaratıcılığınızı, yaratıcı fikirlerinize set koyanlar için de kullanmayı unutmayın derim.

İş dünyamız, yaratıcılığa pek prim vermez. Onun için global büyüklükte kurumlarımız yoktur. (Tüm bankalarımızın toplam büyüklüğü Almanya’nın dokuzuncu büyük bankasına eşdeğerdir) Şirketlerimiz büyüdükçe yaratıcılıklarını neden kaybederler? Küçük şirketler neden büyüklerine göre daha yaratıcıdır?

Büyük şirketler paralarını kullanarak farklılaşırlar, küçük şirketler zekalarını kullanarak. Çünkü büyük şirketlerde sermaye birikmiştir. Rekabeti ve rakiplerini enselerinde hissetmedikleri için zekalarını konuşturmayı gerek görmezler. Zeki olmadıklarından değil, zekalarını ortaya koymaları gereken “chalange” modunu hissedemediklerinden. Küçük şirketler ise sermaye kıtlığı çektikleri için kafalarında bin tilki dolaşır ve hiçbirinin kuyruğu birbirine değmez. Yani, şartlar onları zekalarını kullanmaya zorlar. Zeki oldukları için değil.

Büyük şirketler konformisttir. Bulundukları pozisyonu korumak, onlar için daha önemlidir. Küçük şirketler esnektir, yenilikçidir, cesurdur. Çünkü kaybedecek şeyleri azdır. Hep büyükleri geçmeyi hayal ederler.

Büyük şirketler, mezuniyet dereceleri çok yüksek kişileri işe almalarına rağmen, küçük şirketler okulunu bile doğru dürüst bitirememiş, hep hayatla problemleri olan, tatminsiz insanlarla çalışırlar. Bu insanlar hep arayış içerisindedir. Değişmekten ve değiştirmekten korkmazlar. Yaratıcı cesaretleri güçlü, yaratıcı zekaları parlaktır.

Çalışanlarınızı yaratıcı insanlarla değiştirin, demiyorum. Çalışanlarınızdaki yaratıcılığı ortaya çıkarın, diyorum. Çünkü yaratıcılık için muhtaç olunan kudret herkesin içinde var. Evet, içindeki yaratıcıyı keşfeden ve kullanan insanların sayısı azdır. Yeni fikirler de son derece az ve narindir.  Her ikisi de bulundukları anda korumaya alınmaları gerekir. Yaratıcı insanları ve yeni fikirleri sakın es geçmeyin. Onları cesaretlendirin. Onları diğer çalışanlarınız takip edeceklerdir.

Asla unutmayın “yaratıcı doğulmaz, olunur”.


İnternet Sitem: www.muratsaylan.com

1 Mayıs 2002 Çarşamba

Reklamın iyisi kötüsü olur!


(Bu yazının sonunda, lütfen sadece yarası olanlar gocunsun)

Televole ve benzeri programlar sayesinde Andy Warhol’un “bir gün herkes 15 dakikalığına meşhur olacak” dediği günleri yaşıyoruz. Böyle bir ortamda gündeme gelmek, hangi içerikle gündemde olduğunuzdan daha önemli. Bu yaklaşımı “entertainment” dünyasında destekleyen ünlü bir söz var; “Reklamın iyisi kötüsü olmaz”. Yani gündeme nasıl gelirsen gel, ama mutlaka gel.  

Populer kültürün bir parçası olan bu “vur patlasın, çal oynasın” olayının peşine takılan yığınlara bir itirazım yok. Çünkü bu bir moda, gelip geçer. Daha doğrusu insanların hepsinden yüksek bilinç düzeyinde olmasını beklemek hayal olur. Bu şekilde yaşamayı tercih eden çoğunluk hep olacaktır. Sayıları da artacaktır. Yeter ki, toplum içindeki yüzdeleri artmasın.

Veri (information) çağının fırsatçıları, yığınların bu “boş hoş”luğa ilgisini keşfettiler ve çoğunlukla algılarımızı kirletmekten başka bir işe yaramayan mesajlar ürettiler. Buraya kadar da anlıyışla karşılıyoruz. Arz da var, talep de.

Peki ya biz iletişimcilere ne oluyor? Bizlerin bu dejenerasyon bombardımanına karşı, ürettiklerimizle bir set çekmemiz, denge oluşturmamız gerekmez mi? Soruyorum:

- Komik reklam için illa şiveli konuşan karakterlere mi ihtiyacımız var?

- Kadın vücudunu, çocuk masumiyetini yerli yersiz kullanmamız mı gerekiyor!

- Her ürünün alıcısı dışadönük insanlar mı? Ürünümüzü yüceltmek için içe dönük insanları aşşağılamak zorunda mıyız?

- Reklamlardaki oyunculara abartılı oyunculuk/aşırı mimik yaptırmazsak tüketiciler ürünleri almaz mı?

- Celebrity’siz reklam bizi niye kesmiyor?

- Polemik yaratarak gündeme gelmeye çalışan “starlar” gibi mi davranmalıyız?

- Bizlerin sadece veri’den değil, bilgi (knowladge)’den de etkilenmesi gerekmez mi? Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmak niye?

- Herkes gibi bizler de mi rahata kaçmalıyız! Zekadan, araştırmadan, emekten, samimiyetten yoksun işler mi çıkarmalıyız!

- Hep populer mi olmalıyız? Sürü psikolojisiyle mi hareket etmeliyiz? Elimizdeki markalar, televole kitlesine mi hitap ediyor? Bütün markaların hedef kitlesi aynı mı? Segmentasyon yok mu? Farklılık yok mu. Konumlama yok mu?

- Toplumun beğeni değerlerini artırmadan, sorumlu olduğumuz markaların değerini artırabileceğimizi mi düşünüyoruz?


Hangi dalgaya kapıldık. Nerelerde sörf yapıyoruz, arkadaşlar?

Bütün bunlar,  reklamcılarımız, markanın değil kendi reklamlarının peşine düştükleri için olabilir mi? Bill Bernbach, en iyi reklamın ağızdan ağıza yapıldığını söyler. Ama kastettiği markanın konuşulmasıdır, reklamcısının değil.

Bazı reklamcılar kendisini pazarlamasını bilir, sorumlu olduğu markayı değil. Bu tip reklamcılar tüketiciyi değil, reklamvereni kral görür. Yaptıkları işlerle de çoğunlukla çaktırmadan kendi reklamlarını yaparlar, markanın değil.

Ajanslar kafalarını iki elinin arasına alıp düşünmeli; “Yaptığımız işler satışa hizmet ediyor mu? Marka değeri yaratıyor mu? Yoksa bir kuru gürültüden mi ibaret?”

“Yeterli frekans girilseydi satışlar da artardı, marka değeri de yükselirdi” demeyelim. Tamam algılatacak kadar çarpıcı reklamlara ihtiyacımız var ama sattıracak kadar etkili de olmaları gerekmez mi?.

Sözün kısası “reklamın iyisi kötüsü olur”. İyisi; markayı da, reklamcılığı da, ekonomiyi de yukarı taşır, kötüsü; hepsini aşağıya iter.


İnternet Sitem: www.muratsaylan.com

1 Şubat 2002 Cuma

Sizi gidi taklitçiler, sizi...



6 yıldır reklamcılık sektörünün içindeyim. Yerli, yabancı reklamları iyi takip ederim. Hafızam da iyidir. Hangi iş orjinal, hangisi esinlenme, hangisi pişti çoğunlukla bilirim. Bugüne kadar, o kadar çok taklit iş gördüm ki, reklamcılıktan soğudum, reklamcılardan da ürktüm diyebilirim.

Ne tür taklitler var?
Taklitte en populer olanı yabancı reklamları taklit etmek. Özellikle de Archive ve Shots’lardakileri. Nasıl olsa reklamveren ve tüketicileri bu reklamları takip etmiyor. Fikir haklarını koruyan kanunlarımız da yetersiz olduğuna göre, hiçbir engel yok görünüyor. Üstelik itiraz gelirse “aklın yolu birdir” pişkinliğine başvuruluyor. Ve bu makul görülüyor. Eee, o zaman! Aşırt gitsin.

Yerli ve yabancı eski reklamları taklit etmek de revaçta. “Nasıl olsa herkes unutmuştur” düşüncesiyle bol bol kullanılıyor. Bir de, reklamcı arkadaşlarının hayata geçmemiş fikirlerini taklit edenler var. “Nasıl olsa hayata geçmedi, benim fikrim olmadığını kim ispat edebilir ki” aymazlığı ile yapılıyor.

“Olsun canım, taklitten ne çıkar? Alan razı veren razı. Hem sektör de büyümüş oluyor” diyenler de var. Bunlara ise benim ne sözüm yeter, ne de beddualarım.  

Bir de, esinlenme olayı var. “Biz taklit etmedik, esinlendik”. “Bakın reklamımız birebir aynı değil; kadraj farklı, şu farklı, bu faklı... Sadece fikir benzerliği var”. Esinlenme sanki taklitten daha az ayıpmış gibi, bir de savunulur. Bu esinlenme “nerde başlar, nerde biter” bilen varsa beri gelsin!

İster esinlenme düzeyinde olsun ister pişti düzeyinde, bu benzerliklerin çokluğuna ve kaynağına bakıldığında “aklın yolu bu kadar da bir olamaz” dedirtiyor insana. Bu düpedüz kalpazanın para kazanma şekliyle aynı.

Bu konuda sadece ajansları suçlamıyorum. Köşeye sıkışmış, yaratıcılık kuyusunun kuruduğunu zanneden yaratıcılar “çaktırmadan” ajanslarına da reklamverenine de yutturarak taklit işlerini mecraya sunabilmektedir.

Kısacası, bazı ajanslar reklamvereni aldatarak kolay yoldan başarıya ulaşıyorlar. Dünyadan habersiz reklamvereni kandırarak haksız rekabet ediyor ve kazanç sağlıyorlar.

Taklit reklamlar, sınanmış fikirlerden devşirildiği için, apartıcıları zaten, durumdan bihaber reklamverenler tarafından maddi ve manevi ödüllendiriliyorlar. Üstelik bunların çoğu yarışmalarda bile, bile bile ödüllendiriliyorlar. Hadi, taklit işler reklamverenin gözünden kaçtı, reklamcıların gözünden niye kaçıyor, ben bunu anlamıyorum.

Bu durum, şu hikayeye benziyor; Suçlu “ilk taşı bana en suçsuzunuz atsın” demiş, hiçkimse suçluyu taşlayamamış.

Sanırım, bu konuda her reklamajansının bir falsosu (isteyerek yada istemeyerek) var. Yoksa, bu kadar aleni ve yüzsüzce ve sürekli taklit iş çıkararak haksız rekabet yapan ajansları çoktan yerin dibine geçirmeleri, pazardan silmeleri ve yarışmalardan afaroz etmeleri gerekirdi.

Ama nedense bu olgunun üzerine gidilmemektedir. Kol kırılır yen içinde kalır havası hakimdir. Reklamcılığın üzerindeki bu belayı kaldıracak ya da en aza indirecek bir çözüm üzerinde hiç kimse kafa yormamaktadır.

Neden taklite karşı daha çok sesimiz çıkmıyor?

Ancak kendi işleri taklit edildiğinde reklamcıların itiraz sesinin çıktığını görüyoruz. (Hele hele taklit edilen değilsek susmayı yeğleriz.) Taklit eden ve edilen yurt içindeyse, sektör dergilerimizde şikayet ve savunmalar zaman zaman yer almaktadır. Bazen de reklam eleştirmenlerimiz yakalayabildikleri apartmaları yazmaktadırlar. Peki ya sonuç? Tatmin edici mi? Caydırıcı mı?

Reklamcılığımızı bu illetten kurtarmalıyız.

Dünyada yılda 3 milyon reklam filmi, belki yüz milyon tane de ilan yayınlanmaktadır. Bu yüzden takliti tespit etmek güçtür. Ama tespit edebilen bir göz mutlaka vardır. İşte bu gözün tüm sektörü uyarabilmesi için bir “Taklit Vaarrr” birimi kurulmalıdır.

Evet, yanlış duymadınız, yapılacak tek şey var. Taklit işleri afişe eden bir birim kurmak. Bu hem reklamcıların kendine çeki düzen vermesini sağlayacak hem de çürük dişlerin aramızdan kendiliğince ayrılmasını sağlayacaktır.

Reklamverenler Derneği ve Reklam Özdenetim Kurulu böyle bir departmanı kurmalıdır. Esinlenme nerede biter, taklit nerede başlar? Esinlenmenin sınırları bu departmanca belirlenmeli ve açıklanmalıdır. Taklitin yaptırımlarını da belirlemelidir. Masanın her iki tarafında çalışanlar taklit işleri buraya kanıtlı kanıtsız bildirmelidir. Bu birim de söz konusu ihbarı/şikayeti araştırmalı, tarafların savunmasını istemeli ve benzerliği/taklidi internet sitesinde yayınlamalıdır.

Bunun adına ne derseniz deyin, ister ispiyonculuk, ister reklam polisliği... Reklamcılığımız taklit virüsünden kurtulasıya kadar bu önlemi almak zorundayız.

Atacak kurşunu kalmamış rekamcılara şunu söylüyorum. Yavan fikirler çalıntı fikirlerden daha değerli ve onurludur. Arada sırada da olsa taklite yeltenmeyin. Aradığınız çarpıcı fikirler o güzelim nöronlarınızda var. Bol bol beyin fırtınası, beyin cimnastiği yapın. Sadece kendi aklınızı değil, çalışma arkadaşlarınızın da aklını kullanmayı öğrenin. İnsana güvenin, kendinize güvenin. Her zamankinden daha çok ıkının. Emin olun ki taklit etmeye yeltendiğinizden çok daha parlak fikirler çıkarabilirsiniz. En kötü fikir bile taklitin onursuzluğundan daha iyidir.

Yazımı, yıllar önce taklit bir yaratıcılığın sahibi reklamcıya Marketing Türkiye’de yazdığım eleştirinin son paragrafları ile bitiriyorum.

“Bu olaydan ben şu dersi çıkardım; yurtdışından bir fikri gönül rahatlığıyla Türkiye sınırları içinde kullanabilirsiniz. İtiraz edeni de “ham” yaparsınız. Ne de olsa, bu ülkede yavuz hırsızlar evsahibini bastırır. (Ben yine de bu ünlü reklamcımızın basiretinin bağlandığını düşünmek istiyorum)

Taklitçiliğin bir bitiş noktası olduğunu düşünüyorum, ama her nedense bu ülkede her türlü olumsuzluk, çıkış noktası oluyor. Eee, dışarısı kışken, içerisi yaz olmuyor. Böyle ülkeye böyle reklamcılık. (Yoksa, böyle reklamcılıktan dolayı mı, böyle bu ülke?)

Artık reklam sektöründeki gençlerin “reklam etkin mi olsun, yaratıcı mı olsun ya da karışık mı olsun” diye beyinlerini patlatmasına, “nedir ulan bu pazarlama, iletişim, marka yönetimi, strateji, yaratıcılık” diye kitaplar karıştırmasına, “ticari etik değerlere, tüketici haklarına, fikir haklarına” sahip çıkmasına gerek yok. Karıştır yabancı yayınları, izle “shots”ları, seç iyi fikirleri, uygula. Oh ne ala!

Hem satışları artıracak, hem markayı kafalara kazıyacak, dillere destan, süper etkin, mega yaratıcı, çaktırmadan ajansın reklamını da yapan, kristal elmalık, kısacası çok başı mamur bir reklam yapmak hemen hemen her reklamcının rüyasıdır. Bu öyle bir rüyadır ki, bazılarımızın gözünü karartır. Çünkü işin ucunda para, ün, kariyer, prestij, imaj, kristal elma ve daha pek çok avanta vardır. (Gel de gözü kara reklamcı olma!)

Biliyoruz reklamcılar korkusuz insanlardır. Ama korkusuz olmakla arsız olmak arasındaki ince çizgiyi de görebilmek gerekiyor. “Erdemli olmak yada olmamak” işte bir reklamcı için bütün mesele bu.

Ben yine de benim gibi genç arkadaşlara “ yaratıcılığınıza güvenin, insana güvenin” diyorum. Eve gidince annenize reklamcı olduğunuzu söyleyebilin diyorum. Reklamın da, reklamcının da iyisi kötüsü olur diyorum. Saflarınızı alın, hesaplaşmanızı yapın. İlk önce de şu soruyu sorun kendinize, diyorum; Reklamcı, sen nesin? (Aziz Nesin’in kulakları çınlasın) Bir çok gencin gıpta ettiği, girmek istediği sektörün temsilcisi, sen nesin?



İnternet Sitem: www.muratsaylan.com