19 Kasım 2021 Cuma

Market Markası Tehdidiyle Yaşamak

 

En büyük müşteriniz, aynı zamanda en büyük rakibiniz olduğunda ne yapacaksınız?

 

Bir gıda üreticisinin fabrikasında oturuyorduk. Patron bana kendi markasının yeni ambalajını gururla gösterdi. Sonra aynı hattan çıkan başka bir ürünü uzattı. Aynı reçete, aynı tesis, aynı işçi, aynı gün üretilmiş. Üzerinde bir zincir marketin markası vardı ve rafta %35 daha ucuza satılıyordu.

 

Bunu neden yapıyorsunuz?” diye sordum.

Kapasitem boş kalmasın diye” dedi.

Yani kendi rakibini üretiyorsun?” dedim.

Sessizlik oldu. Sonra şunu söyledi: “Ben yapmasam başkası yapacak.”

 

Bu cümleyi Türkiye'de yüzlerce fabrikada duyabilirsiniz. Ve doğrudur. Sorun cümlenin yanlış olması değil; sorun, bu cümlenin bir strateji sanılmasıdır.

 

Nasıl buraya geldik?

Market markası (private label) Türkiye'ye 1995'te geldi. BİM kurulduğunda Almanya'daki Aldi modelini getirdi ve o güne kadar Türkiye'de kimsenin yapmadığı bir şeyi yaptı: rafındaki ürünün üzerine kendi belirlediği bir isim koydu.

 

25 yılda ne oldu? Nielsen verilerine göre yüzde birler seviyesindeki market markası payı önce %16'lara tırmandı, sonra enflasyonun ve alım gücü kaybının etkisiyle iyice hızlandı. Pazar 2019'da 60 milyar TL iken 2021'de muhtemelen 100 milyar TL sınırını aşacak. Yer gök 3 harfli indirim marketleriyle dolu, toplam sayıları 30 bine ulaştı. Her mahallede, her ilçede varlar. NielsenIQ'nun tespiti daha da çarpıcı: Türkiye'nin market markası ciro payı artık dünya ortalamasının üzerinde.

 

Bu satırları yazdığım günlerde kur ve enflasyon tüketicinin alım gücünü hızla eritiyor. Alım gücü her düştüğünde tüketici aynı refleksi verir: markadan vazgeçmez, markanın ucuzuna geçer. Ve bir kez geçtikten sonra çoğu geri dönmez. Önümüzdeki dönem market markasının en hızlı büyüyeceği dönem olacak.

 

Bir de şu var: BİM, A101 ve ŞOK üçlüsü indirim marketi pazarının yaklaşık %60'ını elinde tutuyor. BİM Migros ve Carrefour ile yarışması için FİLE adlı süpermarketleri açtı. Bunların sayısı da oldukça artacaktır. FİLE başarılı olursa A101 ve ŞOK da kendi süpermarket zincirlerini açacaktır (veya süpermarket zincirlerini alacaktır.) Yani hem raf sizden uzaklaşıyor, hem de o rafın sahibi sayısı azalıyor.

 

25 yıl önce rafa ürün koymak için bakkalla anlaşıyordunuz. On binlerce bakkal ve yerel market vardı. Bugün üç kişiyle anlaşmak zorundasınız ve o üç kişinin her biri aynı zamanda sizin rakibiniz.

 

Market markası neden bu kadar güçlü?

Çoğu üretici bunu “onlar daha verimli çalışıyor” diye açıklar. Yanlış. Verimlilikle ilgisi yok. Yapısal bir asimetri var ve beş kalemden oluşuyor:

1.       Reklam bütçesi sıfırdır. Siz markanızı tanıtmak için milyonlar harcarsınız. Zincirin reklamı rafın kendisidir. Müşteri zaten mağazanın içindedir; ürünü tanıtmasına gerek yoktur, göstermesi yeterlidir.

2.       Dağıtım maliyeti sıfırdır. Sizin bayi ağınız, satış ekibiniz, aracınız, deponuz var. Onun ürünü zaten deposundan mağazasına gidiyor.

3.       Raf kararını kendisi verir. Bu rekabette hakem, aynı zamanda oyuncudur. Hangi ürünün göz hizasında duracağına, hangisinin en alt rafa ineceğine, hangi kampanyaya gireceğine karar veren kişi, sizin rakibinizin ürün müdürüdür.

4.       Talebi sizden iyi bilir. Kasadan geçen her ürünün verisi ondadır. Hangi kategoride, hangi fiyat aralığında, hangi saatte ne satıldığını görür. Siz bu veriyi satın almak zorundasınız; o bedavaya üretiyor.

5.       Riski size devreder. Stok, üretim yatırımı, hammadde dalgalanması, işçilik ve diğerleri, hepsi sizin sırtınızda. O sadece sipariş verir. Talep düşerse siparişi keser, fabrika sizde kalır.

 

Bu beş kalem yan yana geldiğinde market markası aynı ürünü %20-40 ucuza satabilir. Bu ucuzluk bir başarı değil, bir maliyet transferidir. Ve transfer edilen maliyetin adresi sizsiniz.

 

Artık “ucuz marka” değil, gerçek marka

Yıllarca market markasına karşı tek bir savunma cümlesi kullandık: “Ucuzdur ama kalitesizdir.” Bu cümlenin ömrü doldu.

 

Bakın zincirler ne yapıyor:

·         BİM, ürünlerini Dost, Efsane, Aknaz, Şafak, Buono gibi birbirinden bağımsız isimlerle rafa koyuyor. Hiçbirinin üzerinde “BİM” yazmıyor.

·         ŞOK, Mis, Piyale, Mintax gibi Türkiye'nin belleğine kazınmış eski markaları bünyesine alıp yeniden konumlandırıyor.

·         Migros, M Life etiketiyle organik ve sağlıklı yaşam segmentine giriyor.

·         FİLE’nin market markası Harras da çok beğeni topluyor. Çünkü kaliteye, lezzete ve ambalaja çok önem veriyorlar. Yani market markasını ucuz tarafa değil, pahalı tarafa konumlandırıyor.

 

Bunun ne anlama geldiğini marka mimarisi diliyle söyleyeyim: zincirler Bağımlı Markalama'dan Bağımsız Markalama'ya geçiyorlar. Yani “Marketin markası” olmaktan çıkıp “marka” oluyorlar. (“Marka Mimarisi Türleri” makalemde bu modelleri uzun uzun anlatmıştım.)

 

Bu bilinçli ve akıllı bir karardır. Çünkü ürünün üzerinde market adı yazarsa müşteri ona “ucuz olduğu için alıyorum” der. Market adı yazmazsa müşteri ona “bu markayı seviyorum” der. Aradaki fark, fiyat primidir.

 

Yani artık karşınızda etiket yok. Karşınızda, sizin bütün silahlarınıza sahip olan ve sizin sahip olmadığınız rafa da sahip olan bir rakip var.

 

Üç yol var, dördüncüsü yok

Bu tabloyla karşılaşan her üreticinin önünde üç yol vardır. Hangisini seçtiğinizi bilerek seçin; çünkü çoğu firma bunu seçmeden, sürüklenerek yapıyor.

 

A. Sadece fasonculuk

B. Sadece kendi markası

C. İkisi birden

Kapasite

Tam dolu

Dalgalı

Dolu

Marj

Düşük ve sabit

Yüksek ama riskli

Ortalama

Pazarlık gücü

Yok

Var

Zamanla erir

Marka değeri

Sıfıra yakın

Yüksek

Baskı altında

FAVÖK çarpanı

Düşük

Yüksek

Orta

Firmayı satarken

Makine değeri

Marka değeri

Karışık

En büyük riski

Müşteri kaybı

Raf kaybı

Kendi kendini yemek

 

A yolu utanılacak bir şey değildir. Bilinçli seçilirse gayet kârlı bir iş modelidir. Pek çok üretici kendi markası ile pazarda rekabet etmek yerine, marketlerin Private Label markasına fason üretim yapma yarışında. Ama o zaman markalaşma iddianızı bırakın ve şunu kabul edin: firmanızı sattığınız gün markanız için beş kuruş almayacaksınız. Fason üreticinin firma değerinde markasının rolü %0 ile %10 arasındadır. Daha fazla değil. Marka sahibi bir firmanın değerinde ise markasının rolü %30’ların üzerindedir. Yani biri fiziksel varlıklarının (arazi, bina, makine parkı…vb) üzerine en fazla %10 koyabilirken, diğeri en az %30 koyabilir.

 

B yolu en değerli ama en zor yoldur. Rafın %60'ını üç kişinin tuttuğu bir ülkede “ben market markası üretmem” demek, o üç kişiyle her yıl kavga etmeyi göze almak demektir.

 

C yolu en yaygın, en rahat ve en tehlikeli olanıdır. Çünkü sürüklenerek girilir.

 

Peki A yolundan B yoluna geçmek mümkün müdür? Mümkündür, ama karar gerektirir.

 

Uzun yıllar danışmanlığını yaptığım Monster'ın sahibi işe toplama bilgisayar satarak başlamıştı. Toplama bilgisayar, markasızlığın en saf halidir: parçalar başkasının, katma değer montajda, fiyatı da müşteri belirler. Sonra dizüstü bilgisayarlara teknik servis vermeye başladılar ve iyi hizmet verdikleri için o alanda ciddi bir talep oluştu. Monster markasını kurmuşlardı ama üzerine fazla eğilmemişlerdi.

 

Beni çağırdıklarında planları teknik servis işini büyütüp ülkeye yaymaktı. Yaptığım fizibiliteden çıkan sonuç şuydu: ne toplama bilgisayarda ne de teknik serviste ciddi bir büyüme fırsatı vardı; ama Monster markasıyla devleşebilirlerdi. Raporuma inandılar ve direksiyonu kendi markalarından yana kırdılar. Gerisini biliyorsunuz: bugün hem Türkiye'nin en büyük oyuncu bilgisayarı markası, hem de Avrupa'da satılan bir Türk markası.

 

Buradaki kritik nokta hangi işin daha kolay olduğu değil, hangi işin sonunda elinizde bir marka kalacağı. Servis işi bugün para kazandırır, marka on yıl sonra firma değeri yaratır.

 

C yolunun tuzağı: kendi kendini yiyen üretici

Kimse bir sabah kalkıp “kendi markamı öldüreceğim” demez. Süreç şöyle işler:

·         Birinci yıl. Kapasitenizin %20'si boş. Zincir kapınızı çalar. Marjı düşük ama sabit gideri karşılıyor. Kabul edersiniz. Doğru karardır.

·         Üçüncü yıl. Zincirin siparişi büyümüştür, cironuzun %30'una çıkmıştır. Artık onun siparişine göre üretim planı yapıyorsunuzdur.

·         Beşinci yıl. Zincir fiyat indirimi ister. Reddedemezsiniz, çünkü o hacmi kaybederseniz fabrikanız yarı boş kalır. Ve şu cümleyi duyarsınız: “Biz sizin maliyetinizi biliyoruz.” Bilir, çünkü beş yıldır siz gösterdiniz.

·         Yedinci yıl. Kendi markanızın raf payı düşmüştür. Çünkü kendi ürettiğiniz ucuz ürün, kendi markanızın yanında durmakta ve müşteriniz aradaki farkın sadece ambalaj olduğunu keşfetmiş bulunmaktadır.

·         Onuncu yıl. Zincir tedarikçi değiştirir. Elinizde marka da kalmamıştır, müşteri de.

 

Bu hikâyeyi çok gördüm. Kırılma noktası her seferinde aynı yerdedir: bağımlılık eşiği.

 

Bu konuda dünyanın en meşhur örneği Walmart'tır. Amerika'nın bu perakende devi, tedarikçilerinden her yıl daha ucuza mal ister ve isteyebilir; çünkü karşısındaki üretici için Walmart rafı, hayat memat meselesidir.

 

Turşu üreticisi Vlasic'in başına geleni anlatayım. Walmart, Vlasic'ten dev boy bir kavanoz turşuyu üç dolara satmasını istedi. Ürün patladı, haftada yüz binlerce kavanoz satıldı. Vlasic sevindi mi? Hayır. Çünkü o kavanozdan kazandığı para neredeyse yoktu ve daha kötüsü, insanlar artık küçük boy turşu almıyordu, yani Vlasic'in kârlı olan ürünleri raftan siliniyordu. Vlasic anlaşmayı bitirmek istedi, Walmart kabul etmedi. Firma bir süre sonra iflas korumasına başvurdu.

 

Hikâyenin özeti şudur: Vlasic hiç zarar eden bir ürün satmadı; sadece kâr eden ürünlerini satamaz hale geldi. Ve bunu yapan, en büyük müşterisiydi.

 

Walmart'ın tedarikçilerine uyguladığı yöntemler bugün Türkiye'de zincirlerin uyguladıklarıyla birebir aynıdır: iskonto talebi, raf bedeli, yeni şube açılış payı, uzayan vadeler ve en önemlisi üreticinin maliyet yapısına hâkim olup oradan fiyat baskısı kurmak. Bizim üreticimiz de aynı refleksi veriyor: kârlılıktan vazgeçip sürümden kazanmaya çalışıyor. Vazgeçilen kârın geri geldiği görülmemiştir.

 

Yıllar önce bir konferansta duymuştum; ABD vergi dairesi (maliye bakanlığı da olabilir) eskisi gibi kar edemeyen, dolayısıyla az vergi veren firmaları incelemeye alır ve araştırma yapar. Görür ki Walmart’a mal veren markaların karlılıkları düşmüştür, en çok da fason üretim yapan, yani Walmart’a private label ürün üretenlerin karlılığı düşmüştür.  

 

İki rakamı fabrikanızın duvarına yazın:

·         Tek müşteriye ciro bağımlılığınız %25'i geçmesin.

·         Market markası üretimi toplam kapasitenizin %40'ını geçmesin.

 

Bu eşiklerin bilimsel bir dayanağı yok; sahadan gelen bir tecrübe. Ama şunu biliyorum: bu iki oranı aşan hiçbir üreticinin pazarlık masasında sözü geçmiyor.

 

Sekiz savunma hattı

Peki ne yapacaksınız? Market markası yok olmayacak, hatta pazar payları artacak. Onunla yaşamayı öğreneceksiniz. İşte sekiz mücadele yöntemi:

1.       Fiyat priminizi ölçün ve savunun. Rakip market markasından yüzde kaç pahalıya satabiliyorsunuz? Bu tek rakam, markanızın sağlık göstergesidir. Her ay ölçün. Prim daralıyorsa markanız eriyor demektir, cironuz artıyor olsa bile!

2.       Yenilik hızınızı silah yapın. Zincir taklit eder, ama taklit etmesi 12-18 ay sürer. Çünkü önce sizin satışınızı görmesi, sonra tedarikçi bulması, sonra reçete geliştirmesi gerekir. Siz o pencerede yaşayacaksınız. Yılda en az iki yeni ürün (veya üründe yenilik) çıkaramıyorsanız market markasına yem olursunuz. Fason üretimden gelen nakdi "kurtarıcı" olarak görmeyin, kendi kendinize koyduğunuz bir vergi olarak kurgulayın. Fason cironuzun sabit bir yüzdesini (örneğin %5-7) her ay dokunulmaz bir Marka ve İnovasyon Havuzu'na aktarın. Böylece kendi markanızın yeniliklerini, sizi tehdit eden müşterinizin parasıyla finanse edersiniz. Bu havuza dokunulduğu gün fasonculuk sizi yutmaya başlamış demektir.

3.       Kategori değil, “an” sahiplenin. Market markası bir kategoriyi kopyalar; bir anı kopyalayamaz. “Zeytinyağı” kopyalanır, “kahvaltı sofrasının vazgeçilmezi” kopyalanmaz. Konumlandırma makalelerimde yıllardır anlattığım şey burada hayat kurtarır. Konumlandırmadan ve marka yönetiminden anlarsanız, market markalarıyla baş edebilirsiniz.

4.       Kopyalanması pahalı olan yere yatırım yapın. Ambalaj mühendisliği, koku, doku, kapak mekanizması, porsiyonlama, raf ömrü. Zincir bu maliyetlere girmez, girerse ucuzluk avantajını kaybeder. Onun giremediği maliyet, sizin siperinizdir.

5.       Kanalınızı çeşitlendirin. Zincir dışı her kanal sizin pazarlık gücünüzdür: HORECA, kurumsal satış, kendi e-ticaretiniz, bayi ağı, ihracat. Cironuzun kanal dağılımını çıkarın; tek kanala yaslanmışsanız fiyatınızı siz belirlemiyorsunuz demektir. D2C (üreticiden doğrudan tüketiciye satış) ve Pazaryeri (Trendyol, Hepsiburada, Amazon) modelleri, üreticinin "zincir market rafına bağımlılığını" kıran en büyük kalkandır.

6.       Gerekiyorsa savaşçı marka çıkarın. (Aşağıda detaylarına gireceğim)

7.       İhracata yönelin. En gerçekçi kaçış budur. TURQUALITY kapsamındaki firmaların kilogram başına ihraç fiyatı 4-5 dolar seviyesindeyken, markasız ihracatta bu rakam 1,5 dolar bandında. Aradaki fark, marka farkıdır. Yurt içinde rafı kaybediyorsanız, yurt dışında raf kurun.

8.       Marka değerinizi her yıl hesaplayın. Market markasına kaydıkça marka değeriniz erir ama bilançonuzda bu erimeyi göremezsiniz, çünkü ciro düşmez, hatta artar. Erimeyi görmenin tek yolu marka değerini ölçmektir. Nasıl ölçüleceğini “Marka Değeri” başlıklı makalemde adım adım yazdım. Bkz: https://muratsaylan.blogspot.com/2010/07/firma-degeri-marka-degeri-nedir-bunun.html

 

Not: Kanalı çeşitlendirmeye dair bir örnek vermek istiyorum. Yıllar önce bir ofis mobilyaları üreticisi bana geldiğinde satışlarının %80'ini Devlet Malzeme Ofisi'ne (DMO) yapıyordu. Yani tek müşterisi devletti. DMO maliyet analizinde ve pazarlıkta ustalaşmış bir kurumdur; dayattığı fiyatlar son derece düşüktü. Firmanın kârlılığı erimiş, çevirmekte zorlandığı yüklü bir kredi borcu birikmişti. Maliyet düşürmenin sınırına gelmişlerdi; yapılacak tek şey kârlı satış yapmaktı. Kârlı satışın adresi de özel sektördü. Kaliteli, işlevsel ve estetik ofis mobilyalarına odaklandık. Satış ekibini özel sektöre göre yeniden eğittik ve satıcıları uzmanlık alanlarına ayırdık: ofis mobilyaları, okul mobilyaları, otel ve hastane mobilyaları. Birinci yılın sonunda ciro %60 büyümüş, özel sektörün ciro içindeki payı %45'i geçmişti. Üçüncü yılda DMO'nun payı %20'ye inmişti. Firma hem büyüdü hem kredi borcundan kurtuldu.

 

Dikkat edin: DMO'ya satışları azalmadı. Sadece diğer kanallar büyüdüğü için DMO'nun oranı düştü. Bağımlılıktan kurtulmanın yolu müşteriyi kaybetmek değil, yeni müşteri kazanmaktır.

 

Savaşçı marka: yararlı ama tehlikeli silah

Ekonomik segmenti market markasına tamamen bırakmak istemiyorsanız, oraya ikinci bir marka koyabilirsiniz. Buna literatürde fighter brand, benim dilimde savaşçı marka veya ekonomik marka diyelim.

 

Mantığı basittir: ana markanız fiyat kırmaz, savaşçı markanız kırar. Ana markanızın konumu ve primi korunur, hacim savaşı aşağıda verilir.

 

Ama burada marka mimarisi kuralına uymazsanız kendinizi vurursunuz. Kural şu: Savaşçı marka mutlaka Bağımsız Markalama modeliyle kurulmalıdır.

 

Yani ana markanızın adını, hecesini, logosunu, renk paletini, hiçbir izini taşımamalıdır. Bağımlı ya da Kodlu Markalama yaparsanız, yani ana markanızın adını ya da kodunu ucuz ürüne bulaştırırsanız, ucuzluk algısı yukarı doğru tırmanır ve asıl markanızın primini yer. Bir tanesini kurtarayım derken ikisini birden kaybedersiniz.

 

İkinci kural: savaşçı markanın kendi bütçesi ve kendi hedefi olsun. Ana markanın havuzundan beslenirse iki markayı da yarım beslersiniz. Kotler'in yıllardır tekrarladığım sözünü unutmayın: “Markaların gücü sahip oldukları farklı ürün çeşidiyle ters orantılıdır.”

 

Türkiye’den en net örnek Hayat Kimya’dır. Temizlik kâğıdı pazarında ana markası Papia ile üst segmentte fiyat primini savunurken, orta segmentte Familia ile hacim toplar. Market markalarının ve ucuz fiyatlı rakiplerin dipte yarattığı dalgayı emmek için ise Teno markasını sahaya sürmüştür. Teno’nun logosunda veya ambalajında Papia’ya dair en ufak bir iz göremezsiniz. Teno aşağıda ucuzluk savaşı verip raftaki fiyata baraj kurarken, Papia yukarıda lekesiz imajıyla kârlılığını korur.

 

Ülker, atıştırmalık pazarında yıllarca ana markası altındaki “kodlu markalama” riskini gördüğü için ekonomik segmentte tamamen farklı isimlerle hareket etti. BİM veya A101 raflarındaki ucuz fason ürünlerle mücadele ederken Alpella markasını bağımsız bir kalkan olarak kullandı. Ülker logosunu ucuz fiyat etiketleriyle yan yana getirmeyip, Alpella ile hem genç ve fiyat duyarlı kitleye hitap etti hem de ana markasının premium algısını alt segmentin fiyat baskısından korudu.

 

Savaşçı marka mantığı sadece hızlı tüketimde değil, dayanıklı tüketimden hizmete kadar her sektörde geçerlidir. Görevi tektir: alttan gelenin önünü kesmek. Alttan gelenin önünü kesmezseniz, o alttan gelen bir gün karşınıza rakip olarak dikilir.

 

En iyi örneği perakendenin kendi içinden vereyim, çünkü tam da bu makalenin konusu olan zincirlerin hikâyesidir. Migros yıllarca BİM'i küçümsedi. Rakip görmedi, marketçiliğini beğenmedi. BİM ise kimsenin girmek istemediği ekonomik kanalda büyüdü; önce ciroda, sonra kârlılıkta Migros'u geçti. Migros 2000'li yılların başında patır patır açılan BİM şubelerini doğru okusaydı o zaman refleks gösterebilirdi. Refleksi geç geldi: ŞOK'u kurdu ama üzerine yeterince eğilmedi ve sonunda satmak zorunda kaldı. Bugün BİM, Migros'un alanına FİLE ile giriyor.

 

Yani hikâye şöyle bitti: Migros, ekonomik segmenti savunmadığı için önce o segmenti kaybetti, sonra kendi segmentinde saldırıya uğradı. Savaşçı markayı zamanında çıkarmamanın bedeli budur.

 

Peki Yıldız Holding ŞOK'u almakla doğru mu etti? Kesinlikle evet. Bir hızlı tüketim üreticisinin ürünlerini tüketiciyle buluşturacağı kendi kanalına sahip olması, bu makalede anlattığım bütün asimetriyi tersine çevirir. Rafın sahibi olamıyorsanız, hiç değilse bir rafın ortağı olun.

 

Oyunu marka sahibi kurar.

Yıllar önce Kosova'da bir dağıtım firmasına danışmanlık yaptım. Priştine merkezliydiler, dünyaca ünlü hızlı tüketim (FMCG) markalarının Kosova ve çevre ülke dağıtımını yapıyorlardı. Daha önce aynı işi Balkanlar genelinde yapıyorlardı; ta ki dağıttıkları markaların sahipleri o ülkelerde kendi ofislerini açıp alt toptancılarla çalışma kararı alana kadar. Firma o pazarı kaybetmiş, merkezini Priştine'ye taşımıştı.

 

Bana strateji sormaya geldiklerinde söylediğim şuydu: “Balkanlar'da başınıza geleni burada da yaşayacaksınız. Er ya da geç. Çünkü sizin elinizde dağıtım gücü var, tedarikçileriniz bu güçle pazara penetre oluyorlar, pazarda büyüdükten sonra kendileri gelip dağıtacaklar. Marka kimdeyse karar da ondadır. Sizin kaderiniz onların kararına bağlıdır.

 

Önerim netti: ellerindeki dağıtım gücü hâlâ dururken kendi markalarını yaratmalıydılar. İlla üretici olmalarına da gerek yoktu, kendi markalarını fason ürettirebilirlerdi. İki üç yıl içinde altı kategoride altı ana marka yarattık ve altlarına da ürünlerden oluşan alt markalar yerleştirdik. Üretimin çoğunu Türkiye'deki üreticilere yaptırdık. Bu firma şimdi cirosunun %40’ını ve karlılığının %80’ini kendi markalarından elde ediyor. O markalar bugün sadece Kosova'da değil, kaybettikleri Balkan pazarlarında da satılıyor.

 

Bu hikâyeyi şunun için anlatıyorum: market markası mantığı zincirlere özgü değildir. Tedarik zincirinin neresinde durursanız durun, markayı kuran kazanır. İndirim marketleri zincirleri bunu keşfetti ve üreticinin işine girdi. Dağıtımcı da keşfedebilir. Üretici olarak sizin sorunuz şu olmalı: bu oyunda marka kuran taraf ben miyim, yoksa benim üzerimden marka kuran başkası mı?

 

Peki fasonculuk gerçekten kötü mü?

Hayır. Bu makaleyi fasonculuğa sövmek için yazmadım. Türkiye'de binlerce firma fason üretimle ayakta duruyor, insan çalıştırıyor, döviz kazandırıyor. Bunun küçümsenecek bir yanı yok. Benim itirazım fasonculuğa değil, fasonculuğu yaparken kendini markalı üretici sanmaya.

 

Şunu netleştirin: fason üretim bir iş modelidir, markalaşma bir başka iş modelidir. İkisi aynı çatı altında yürüyebilir, ama ancak sınırları çizilmişse. Sınır çizilmemişse fason iş modeli, markalı iş modelini yer. Çünkü fason siparişi bugün gelir, marka değeri on yılda oluşur. Patron her zaman bugüne bakar.

 

O yüzden kararınızı yazılı verin. Yönetim kurulunuzda şu üç rakam karara bağlansın:

·         Market markası üretiminin kapasitedeki azami payı

·         Tek müşteriye azami ciro bağımlılığı

·         Kendi markanızın koruyacağı asgari fiyat primi

 

Bu üç rakamı belirlemeyen firma, bir gün kendi fabrikasında kendi markasının cenazesini kaldırır.

 

Son söz

Market markası bir felaket değil, bir gerçek. 25 yıl önce yoktu, bugün var, yarın daha çok olacak. Onunla savaşmak diye bir seçenek yok; onunla birlikte yaşamayı kurgulamak var.

 

Ve kurgunun özü tek cümlede toplanıyor: market markasının yapabildiği her şeyi yapmayı bırakın, yapamadığı şeyi yapın.

 

O ucuzlatabilir, siz farklılaştırın. O kopyalayabilir, siz hızlanın. O rafa hükmedebilir, siz zihne hükmedin. Yıllardır söylediğim şeyi bir kez daha söyleyeyim: marka olmak, algılarda önde olmaktır. Rafta önde olmak zincirin işi; zihinde önde olmak sizin işiniz. İkincisini kaybederseniz birincisi de zaten sizin olmaz.

 

Kolay gelsin.

 

 

Not 1: Bu makaleyi okuyup “bizde durum o kadar kötü değil” diyorsanız şu hesabı yapın: toplam cironuzun yüzde kaçı market markası üretiminden geliyor, bu oran beş yıl önce neydi? İki rakam arasındaki fark, size kaç yılınız kaldığını söyler.

 

Not 2: Market markası üretmeyi kabul ederken sözleşmeye mutlaka şu maddeleri koydurun: asgari sipariş taahhüdü, fiyat revizyon formülü (hammadde endeksine bağlı), sözleşme feshinde ihbar süresi ve reçete/formül mülkiyetinin sizde kalması. Bu dört madde yoksa üretim yapmıyorsunuz, sadece kapasite kiralıyorsunuz.

 

Not 3: Zincirlerin market markası isimlendirmesini incelemenizi tavsiye ederim. Kendi kategorinizdeki market markalarının isimlerini, ambalajlarını ve konumlandırmalarını bir tabloya dökün. Karşınızdakinin ne kadar profesyonel çalıştığını görünce, kendi markanıza ayırdığınız bütçeyi gözden geçirme isteği duyacaksınız.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder