Bu makalemde neler bulacağınıza dair kısa bir video oluşturdum. Videoyu izledikten sonra okumayı tercih edebilirsiniz.
Şirketler niçin var?
Vizyon, misyon gibi ulvi gerekçeleri bir kenara koyacak
olursak, her şirket sahibine para kazandırmak için kurulur. Bu yüzden her
şirket kâr etmelidir. Kâr edemeyen şirket kimse tarafından makbul değildir; ne
ortaklarına faydası olur, ne çalışanlarına, ne tedarikçilerine, ne
müşterilerine, ne de devletine. Vergi de üretemez, iyi maaş da veremez, iyi
çalışma koşulları da sunamaz, borçlarını zamanında ödeyemez, ürününü de
geliştiremez.
Kârlı şirketler yalnızca sahiplerini ihya etmez. Çalışanına
daha iyi maaş ve daha iyi koşullar sunar, tedarikçisine kazandırır, müşterisine
iyi ürün ve hizmet verir, devletine daha çok vergi öder, topluma fayda sağlayan
projelere daha çok bütçe ayırır. Bir şirket ne sahiplerini ne de paydaşlarını
ihya edebiliyorsa; ya içinde bulunduğu sektör küçülüyordur ya da o şirket iyi
yönetilmiyordur.
Buraya kadarı, üzerinde kolayca anlaşabileceğimiz kısım.
Asıl söylemek istediğim ise şu: Evet, şirketiniz size para kazandırmak için
var. Tam da bu yüzden size bağımlı olmamalı.
Kâr eden her şirket iyi yönetilmiyor
İyi yönetilen her şirket kâr eder. Ama kâr eden her şirket
iyi yönetiliyor demek değildir. Kârlısınız diye şirketinizi yönetme biçiminizin
mükemmel olduğunu düşünmeyin. Tam tersi; kârlıyken yönetiminizi iyileştirmek
için daha fazla düşünün ve daha fazla değişin. Çünkü iyileştirmeyi ancak kâr
ederken finanse edebilirsiniz. Zarar etmeye başladığınızda ne paranız kalır ne
zamanınız; o noktada yapılan her şeyin adı iyileştirme değil, imdat frenidir.
Pek çok firma konjonktür uygun olduğu, fırsatlar ayağına
geldiği, rakipleri az veya beceriksiz olduğu için kârlıdır. Kısacası şansına
kârlıdır. Şansın ise sürekliliği, istikrarı, sürdürülebilirliği yoktur.
Birkaç yıl sürer, sonra devran döner.
Onun için kârlılığın kendisi değil, sürdürülebilir kârlılık
hedeftir. Bir sonraki bilançoyu değil; rekabetin arttığı, marjların inceldiği,
talebin daraldığı günleri düşünün. O zor günlerde de kâr edebilecek şirket
bugünden kurulur, o gün geldiğinde değil.
Keramet kimde?
Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde talep öylesine
canlıdır ki, hasbelkader sermaye edinmiş kişilerin kurdukları işletmeler hızla
büyür. Talebin ve konjonktürün işletmesini büyüttüğünü göremeyen patronlar,
kerameti kendilerinde gördükleri için kurumsallaşmaya, iş süreçlerini
iyileştirmeye, yeniden yapılanmaya, insan kaynaklarını güçlendirmeye kafa
yormayı, zaman ayırmayı, emek vermeyi, yatırım yapmayı gereksiz bulurlar.
Hâlbuki keramet gerçekten kendilerinde olsa dahi bunu
yapmalıdırlar. Çünkü kendileri olmadığında şirket de hızla yok olacaktır.
Yıllar içinde pek çok benzerine tanık olduğum bir örnek:
Kurucusunun tek başına ayağa kaldırdığı, sektöründe adı bilinen bir imalat
firması. Fiyatı da o veriyor, iskontoya da o karar veriyor, bankayla da o
görüşüyor, hangi siparişin öne alınacağını da o söylüyordu. Elli kişilik bir
şirketti ama gerçekte tek kişilikti. Kurucu ağır bir rahatsızlık geçirip birkaç
ay işin başından ayrılmak zorunda kaldığında şirket batmadı; ondan çok daha
sessiz bir şey oldu. Kimse yanlış karar vermek istemediği için kimse karar
vermedi. Fiyat teklifleri gecikti, iki büyük müşteri siparişini başka yere
kaydırdı, bankayla vadesi gelen görüşme ertelendi. Kurucu geri döndüğünde
şirket yerli yerinde duruyordu, sadece sektördeki yeri artık bir öncekinden
geride duruyordu. Bir şirketin en kırılgan yeri, kasası değil, tek kişide
toplanmış karar yetkisidir.
Şirketiniz size ne kadar bağımlı?
Bu sorunun cevabını tahminle değil, tek bir soruyla
bulabilirsiniz: Altı hafta boyunca ulaşılamayacağınız bir yere gitseniz,
şirketinizde ne durur?
Cevabı netleştirmek için aşağıdakileri kendinize dürüstçe
sorun:
•
Fiyat ve iskonto kararını sizden başka kim
verebilir? Verdiğinde arkasında durur musunuz?
•
Bankalarla ilişkiyi kim yürütüyor? Kredi
masasında sizin adınız mı itibar görüyor, şirketinizin adı mı?
•
En büyük beş müşteriniz sizi mi tanıyor,
şirketinizi mi? Sizinle mi çalışıyorlar, şirketinizle mi?
•
Yöneticilerinizden biri yarın ayrılsa,
yaptığı işin yazılı bir tarifi var mı?
•
Geçen ayın kârını hangi gün öğreniyorsunuz?
Ayın onunda mı, üç ay sonra mı, yoksa hiç mi?
•
Şirketinizin bir bütçesi var mı?
Gerçekleşenle karşılaştırıp sapmanın sebebini soruyor musunuz?
•
Toplantılarınızın yazılı gündemi ve alınan
kararların kaydı var mı?
•
Yerinize kim geçecek? Bunu o kişiye
söylediniz mi?
Bu soruların çoğuna “ben” veya “hayır”
diye cevap veriyorsanız, elinizde bir şirket değil, sizin uzantınız olan bir
yapı var demektir. Böyle bir yapının değeri, sizin sağlığınız ve enerjiniz
kadardır. Satmak isteseniz alıcı da tam olarak bunu fark eder ve fiyatı ona
göre söyler.
Kurumsallaşma nedir, ne değildir?
Bu kelime çoğu patronun kulağına hoş gelmez, çünkü yanlış
şeylerle özdeşleştirilmiştir. Onun için önce ne olmadığını söyleyelim. Kurumsallaşma;
prosedür kalabalığı değildir, kâğıt yığını değildir, unvan enflasyonu değildir,
duvara asılan bir belge veya rafta duran pahalı bir danışman raporu hiç
değildir. Bunlar kurumsallaşmanın kendisi değil, olsa olsa görüntüsüdür. Görüntüyü
satın almak kolaydır; asıl olanı kurmak zordur.
Kurumsallaşma, kararın kişiden sisteme geçmesidir. Şirkette
kimin neye karar vereceğinin, hangi bilgiye bakarak karar vereceğinin ve o
kararın sonucunda kime hesap vereceğinin belli olmasıdır. Kurumsallaşmış
şirkette işler patron başında olduğu için değil, düzen olduğu için yürür.
Şirketinizin büyümesindeki başrol sizde olacağına,
şirketinizin ruhunda, yani yönetim anlayışında olsun. Böylece sürdürülebilir
kârlılığınız tek bir kişiye değil kolektif bir yapıya bağlanır. Şirketiniz
yokluğunuzda da iyi idare edilir; siz yeni girişimler yapabilir,
holdingleşebilirsiniz. Kurumsallaşmayı oturtabildiğinizde şirketiniz sizden
sonraki nesillerce de kolayca yönetilir.
Nereden başlamalı?
Kurumsallaşma bir gecede kurulan bir şey değildir, ama
başlangıcı da sanıldığı kadar büyük bir iş değildir. Üç yerden
başlayabilirsiniz.
1.
Yetkiyi yazıya dökerek devredin. Harcama
ve imza limitlerini, iskonto sınırlarını, hangi kararın kime ait olduğunu
yazın. Küçük başlayın, ama gerçekten devredin. Buradaki asıl zorluk kuralı
yazmak değil, ilk yanlış kararlara katlanmaktır. Bir yöneticinin sizin
vereceğinizden biraz daha kötü karar vermesi, bütün kararların sizi
beklemesinden çok daha iyidir. Yetkiyi devretmeyen patron, yönetici değil,
yardımcı yetiştirir.
2.
Sayılarınızı düzene sokun ve düzenli bakın.
Aylık kapanış için bir takvim koyun. Ayın onuna kadar önceki ayın gelir tablosu
ve nakit akışı masanızda olsun. Bütçe yapın, gerçekleşenle karşılaştırın,
farkın sebebini sorun. Ne kadar kâr ettiğini altı ay sonra öğrenen bir şirket
kendi geçmişini seyrediyor demektir; yönetmiyordur.
3.
Düzenli toplanan bir karar kurulu oluşturun.
Haftada bir, gündemi önceden belli, alınan kararları ve sorumlularını yazan bir
icra toplantısı. Aile şirketiyseniz aileyi ve şirketi de birbirinden ayırın:
kimin hangi şartlarla şirkette çalışabileceğini, kimin nasıl pay ve söz sahibi
olacağını, anlaşmazlıkların nasıl çözüleceğini önceden yazın. Bu kuralları
herkes iyi geçinirken yazmak kolaydır; kavga çıktığında imkânsızdır.
Bu üçünün üzerine, ertelemekten en çok hoşlandığınız soruyu
ekleyin: Yerinize kim geçecek ve o kişi ne zaman hazırlanmaya başlayacak?
Halefini yetiştirmeyen patron, şirketini de yetiştirmiş sayılmaz.
“Peki kurumsallaşma bizi hantallaştırmaz mı?”
Bu itirazı çok duyuyorum ve haksız da bulmuyorum. Cevabım
şu: Hantallık kurumsallaşmanın değil, kötü kurumsallaşmanın sonucudur. Amaç
form doldurtmak değil, kararın hızını ve kalitesini birlikte artırmaktır. Bir
kural karar hızınızı düşürüyor ve kalitesini yükseltmiyorsa, o kural yanlıştır;
savunmayın, kaldırın. Kurumsallaşma kural biriktirmek değil, doğru kuralları
seçmektir.
Maliyeti ise gerçektir. Sistem kurmak para, zaman ve dikkat
ister. Ama patronun her karara bakması da bir maliyettir; sadece faturası
gelmediği için görünmez. Geciken kararlar, kaçırılan fırsatlar, yetki
verilmediği için sıkılıp giden iyi yöneticiler ve gece yarısına kadar imza
bekleyen dosyalar da o faturanın kalemleridir.
Erken kurumsallaşma da ayrı bir hatadır. On beş kişilik
şirkete üç yüz kişilik bir organizasyon şeması giydirmeye çalışmayın.
Kurumsallaşma şirketinizin bedenine göre dikilir; bol elbise de dar elbise
kadar rahatsız eder.
Bu işi dışarıdan destek alarak yapacaksanız da seçici olun.
Rapor satan çoktur, iş yapan azdır. İyi danışman sizin yerinize karar veren
değil, sizin karar verme düzeninizi kuran ve sonra ihtiyaç duyulmayacak hâle
gelendir. Dosya bırakıp gidene değil, sizin insanınızı yetiştirene para verin.
Oldum demek bittim demektir
Şu anda sektörünüzde lider olabilirsiniz. Ama unutmayın,
sizin yerinize göz dikenler firmalarını daha güçlü kılmak için sürekli
araştırıyor ve sürekli işlerini geliştiriyorlar. Yakında ensenize yapışacaklar,
sonra da size fark atacaklar.
Bu yüzden şirketinizi ve kendinizi mükemmel görmekten
vazgeçin. Daha iyisini isteyin ve arayın. Kurumsal ve global şirketlerin
yapılarını, organizasyon şemalarını, iş akış süreçlerini öğrenmeye çalışın. İş
dergileri ve işletme kitapları okuyun. Daha kurumsal firmalarda çalışmış
profesyonelleri işe alın ve şirketinize yeni yöntemler getirmelerine açık olun.
Şunu da kendinize sorun: Son bir yılda şirketinizde, sizin fikriniz olmadığı
hâlde hayata geçen kaç iyileştirme var?
İşin sırrı diye bir sır yok aslında. Sır, sırrın bir kişide
olmadığını kabul etmekte. Sürekli iyileştirmede, yeniden yapılanmada,
kurumsallaşmada.
Şirketinizin en değerli günü, siz olmadan da iyi
yönetildiği gündür.
