Amirin elindeki en ucuz, en güçlü ve en çok ihmal edilen
alet: İletişim
Kimse fabrikayı terk etmez, amirini terk eder
Bir işçi işten ayrılırken dilekçesine “ücret yetersiz”
yazar. Çıkış mülakatında ise İK’ya “başka bir yerden teklif aldım” der.
Kapıdan çıkarken arkadaşına söylediği cümle ise genelde şudur: “Adamın suratını
bir gün daha çekemedim”.
Yıllardır sahada gördüğüm gerçek bu. Anketler de aynı yeri
gösteriyor: işçilerin iş değiştirmesinin temelinde işçi-yönetici uyuşmazlığı
yatıyor. Ücret bahanedir, çalışma koşulları bahanedir; çoğu zaman asıl sebep,
her sabah karşısına çıkan amirdir.
Bu makale işte o amir için. Vardiya şefi için, ustabaşı
için, hat sorumlusu için, bölüm müdürü için. Yani işçiye "hadi bakalım"
diyen adam için.
Şunu baştan söyleyeyim: iletişim, işçiye şirin görünmek
değildir. İşçiyle çay içip halini hatırını sormak da tek başına iletişim
değildir. İletişim, işin doğru yapılmasını sağlayan bir üretim aracıdır.
Torna tezgâhı gibi, kaynak makinesi gibi. Kullanmayı bilmezseniz hem parçayı
bozarsınız hem de elinizi kesersiniz.
Rakamlar ne diyor?
Gallup'un dünya çapındaki son araştırmasına göre 2025'te
çalışan bağlılığı küresel ölçekte %20'ye düştü. 2022'deki %23'lük zirveden bu
yana üç yıl üst üste gerileme yaşandı ve bu, kuruluşundan bu yana ilk kez arka
arkaya iki yıl düşüş kaydedilen dönem oldu. Yani dünyada her 5 çalışandan
sadece 1'i işine gerçekten bağlı. Kalan dördü ya sadece "geliyor" ya
da içten içe kaçmanın yolunu arıyor.
Ama asıl çarpıcı olan şu: 2022'den bu yana yönetici
bağlılığı dokuz puan düştü; en sert kayıp 2024–2025 arasında yaşandı ve
yönetici bağlılığı %27'den %22'ye geriledi. Yöneticiler eskiden ekiplerinden
belirgin şekilde daha bağlıydı; bu "bağlılık primi" artık tamamen
buharlaşmış durumda.
Neden önemli? Çünkü Gallup'un en istikrarlı bulgularından
biri, takım düzeyindeki bağlılık farkının %70'ini yöneticinin açıklıyor olması.
Yani ekibinizin motivasyonunun onda yedisi sizsiniz. Kalan üçte ikisini
patrona, İK'ya, piyasaya, "gençlerin haline" yıkabilirsiniz ama
yedisi sizsiniz.
Bir de şu var: yöneticilerin sadece %44'ü herhangi bir resmî
yöneticilik eğitimi aldığını söylüyor, oysa iyi yönetim pratikleri üzerine
eğitim alan yöneticilerin bağlılığı %22, onların yönettiği ekiplerin bağlılığı
ise %18 artıyor.
Türkiye'ye gelelim. Mavi yakada işten ayrılma nedenleri
sıralamasında 2024 yılında baz ücret %64 ile ilk sırada; onu %26 ile çalışma
koşulları, %17 ile devamsızlık ve %17 ile yan haklar izliyor. Bakınca “her
şey paraymış” denir. Değil. Çünkü ücret, işçinin tek başına dile
getirebildiği tek meşru gerekçedir. “Amirim beni adam yerine koymuyor”
cümlesini kurmak zordur, ayıp sayılır, kişiseldir. “Para yetmiyor” demek
kolaydır. Ücret çoğu zaman bir bahanedir; ama ücretin arkasına saklanan şey, bu
yazının konusudur.
Aynaya bakın: Siz nasıl bir amirsiniz?
Kabaca üç tip amir vardır. Kötü, vasat ve iyi. Kimse sabah
kalkıp "bugün kötü amirlik yapayım" demez. Kötü amirlerin çoğu
kendini iyi amir sanır. Vasat amirlerin ise böyle bir derdi bile yoktur.
Kötü amir
·
Kötü amir, yöneticiliği diktatörlük zanneder.
Astını azarlamak için bahane arar. Düzeltmek için değil, güç göstermek için
ceza verir. Üstünden fırça yiyince ekibine kinlenir, günlerce surat asar. Kendi
kararı tutmayınca faturayı astına keser. İşler ters gidince ortalıktan
kaybolur.
·
Kötü amirin ekibinde sürekli personel
sirkülasyonu vardır. Kıdem ortalaması düşüktür. Doğru insanı ekibine katamaz,
ekibindeki doğru insanı ise elinden kaçırır. En acısı da şu: gidenlerin yerine
gelenlere "bunlar da eskiler gibi çıkmadı" der.
·
Kötü amirin en tehlikeli hali ise mobbingdir.
Buna ayrı bir başlık açacağım, çünkü orası kırmızı çizgidir.
Vasat amir
·
Vasat amir kötü değildir. Bağırmaz, kayırmaz,
kimseyi ezmez. Ama hiçbir şey de yapmaz.
·
Kendisinden bekleneni verir, bir gram fazlasını
değil. “Ne veriyorlar ki daha fazlasını vereyim” diye düşünür. Yetki
devretmez, çünkü öğretmek zahmetlidir. İnisiyatif almaz, karar vermez,
"idare eder". Ekibinden şikâyet eder ama ekibini geliştirmek için tek
bir adım atmaz, onun yerine adamların değişmesini ister. Ekibine sürekli
birileri gelir gider, bölüm bir türlü gelişmez.
·
Vasat amirin yokluğu hissedilir. Ama iyi anlamda
değil: o izne çıkınca işler durur. Sistem kurmadığı, iş öğretmediği, yetki
vermediği için ekibindekiler ne yapacağını şaşırır. Vasat amir bunu kendine
iltifat sanar. “Görüyor musun, ben olmayınca hiçbir şey yürümüyor” der.
Oysa bu, yöneticilik sınavından kaldığının belgesidir.
·
Vasat amir pozisyonunu hak ettiğini düşünür ama
o pozisyonun hakkını vermez.
İyi amir
·
İyi amir, her şeyi en iyi bilen kişi değildir. Yaptığı
işi iyi bilenleri bir araya getirip onları uyum içinde çalıştırabilen kişidir.
·
İyi amirin ekibi kemikleşmiştir. Kıdem
ortalaması yüksektir. İzne çıktığında işler yürür, çünkü yerine bakacak adamı
yetiştirmiştir. Hata olduğunda “kim yaptı”yı değil “neden oldu”yu
arar. Takdir eder, ama boş yere değil. Hayır demeyi bilir. Kararlıdır — en kötü
kararın bile kararsızlıktan iyi olduğunu bilir.
·
Ve iyi amir öğrenmeye devam eder. Onun için "Oldum"
demek "bittim" demektir.
Sahada iletişim: Laf değil, sistem
Şimdi asıl meseleye gelelim. “İletişim kurun” demek
kolay. Peki bir vardiya şefi, 40 kişilik hattın başında, gürültünün içinde,
hedefin altındayken bunu nasıl yapacak?
Her vardiyanın başında ekibinizi toplayın. Beş
dakika. Fazlası gerekmez.
·
Bugün ne üreteceğiz, hedef ne?
·
Dün ne oldu, iyi giden neydi, kötü giden neydi?
·
Bugün dikkat edilecek özel bir şey var mı? (Yeni
kalıp, kritik müşteri, riskli operasyon)
·
Sorusu olan?
Bu beş dakika, gün içinde kaybedeceğiniz iki saati kurtarır.
Yapmayan amirler “vaktim yok” der. Vakti olmayan adam, hatayı düzeltmeye nasıl
vakit buluyor, orası ayrı mesele.
Tezgâh başı sohbeti
Haftada bir, ekibinizdeki her işçiyle iki dakika, tezgâhının
başında, ayaküstü konuşun. Denetim için değil, konuşmak için.
·
"Nasıl gidiyor? Sıkıntın var mı? Bu makine
seni yoruyor mu?"
Amirin sahada görünmesi ile amirin sahada var olması
farklı şeylerdir. Birincisi kontroldür, ikincisi iletişim. İşçi, amirinin
sadece bir şey ters gittiğinde yanına geldiğini fark ederse, sizi görünce kalbi
sıkışmaya başlar. O noktadan sonra size hiçbir şey anlatmaz. Sorunu, siz
burnunuza kadar gelene dek saklar.
Ayda bir bölüm toplantısı
Ayda bir, yarım saat, oturarak. Gündemli. Tutanaklı.
·
Geçen ay ne yaptık? (Rakamla. Duyguyla değil.)
·
Neyi iyi yaptık, kimi tebrik ediyoruz?
·
Ne aksadı, kök sebebi neydi?
·
Bu ay ne yapacağız?
·
Sizin önerileriniz neler?
Son maddeyi atlamayın. Bir işçinin toplantıda dile getirdiği
ve hayata geçirilen tek bir önerisi, ona verilen üç zamdan daha çok bağlılık
yaratır. Çünkü o öneri hayata geçtiğinde işçi şunu anlar: “Benim aklım da
bu fabrikada bir işe yarıyor.”
Yazılı talimat alışkanlığı
Sözlü talimat, unutulan ve inkâr edilebilen talimattır.
Mümkün olduğunca yazın. Yazamadığınızı not alın. Verdiğiniz talimatın arkasında
durun. Bir amir “ben öyle demedim” dediği gün, ekibinin gözünde biter.
Takdir: Bedava ama en pahalı görünen şey
Mavi yakalı çalışanın önceliklerinin başında artık takdir
var. Maaş değil. Maaş dördüncü sırada.
Bunu duyan çoğu yönetici burun kıvırır: “Adam para için
çalışıyor, laf ile mi karnı doyacak?” Yanlış. Adam para için işe gelir,
takdir için çalışır. İkisi farklı şeydir. Parayı verdiğinizde işçinin
bedenini satın alırsınız; takdiri verdiğinizde aklını ve gayretini de
alırsınız.
Peki nasıl takdir edilir?
·
Somut olacak. “Aferin, iyisin sen”
değil. “Dün akşam o kalıbı iki saatte değiştirdin, normalde üç saat sürüyor,
siparişi yetiştirmemizi sen sağladın.” İşçi neyi doğru yaptığını bilmezse
tekrarlayamaz.
·
Zamanında olacak. Üç ay sonra yapılan
takdir, takdir değil, hatırlatmadır. Aynı gün, en geç ertesi gün.
·
Görünür olacak. Takdirin gücü
şahitliktedir. Vardiya toplantısında arkadaşlarının önünde söyleyin. Panoya
asın. Üst yöneticinize e-posta atarken işçinin adını geçirin ve o e-postanın
atıldığını işçiye söyleyin.
·
Adil olacak. Hep aynı iki kişiyi
övüyorsanız, bu takdir değil kayırmadır ve geri kalanı sizden soğutur.
·
Bedava olacak. En etkili takdir hiçbir
şeye mal olmaz. "Sağ ol" demenin bütçesi yoktur. Yine de vermeyen çok
amir gördüm, sanki övdüğü an otoritesinden bir şey eksilecekmiş gibi. Eksilmez.
Aksine, hiç övmeyen ama herkesin içinde yüksek sesle eleştiren adamın otoritesi
diye bir şey zaten yoktur; ona korku denir ve korku, kapıdan çıkınca biter.
İlk 90 gün: İşçiyi kapıda kaybetmek
Yeni işçi sabah gelir. Kimse ismini sormaz. Bir tezgâhın
başına dikilir, “şunu böyle yap” denir, iki dakikalık gösterimden sonra
yalnız bırakılır. Öğle yemeğinde nereye oturacağını bilmez. Tuvaletin yerini
sormaya çekinir. Akşam eve gider, bir daha gelmez.
Bu işçiyi bulmak için ilan verdiniz, mülakat yaptınız, işe
giriş yaptınız, kıyafet verdiniz, İSG eğitimi verdiniz. Bi ton emek, zaman,
para harcadınız. Hepsi çöp. Üç günde çöp.
Oryantasyonun sahibi amirdir. İK giriş evrakını yapar, ama
işçiyi işe ısındıracak olan sizsiniz.
·
İlk gün ismini öğrenin ve ismiyle çağırın.
"Yeni çocuk", "hey", "usta" değil. İsmiyle.
·
Ekibe tanıtın. Bir dakikanızı alır,
işçinin bir yılını kurtarır.
·
Yanına bir abi/abla verin. İşi iyi bilen,
kuruma bağlı, sabırlı bir kıdemliyi rehber atayın. Ve o kıdemliye bu görevin
bir görev olduğunu söyleyin, bunu takdir edin. Gelişi güzel yaptırmayın.
·
Ne beklediğinizi söyleyin. “İlk hafta
hız beklemiyorum, doğru yapmanı bekliyorum. İkinci haftadan sonra şu tempoya
çıkmanı istiyorum.”
·
İlk gün, üçüncü gün, birinci hafta, birinci
ay: dört kez ayrıca yanına gidin ve tek bir soru sorun: “Nasıl gidiyor,
takıldığın bir şey var mı?”
Bu listenin tamamı toplam bir saatinizi almaz. Bir işçiyi
yeniden bulup yetiştirmenin maliyetini hesaplayın, sonra bu bir saati pahalı
bulup bulmadığınıza karar verin.
Kırmızı çizgi: Mobbing
Kötü amirin en yaygın hastalığı, gözüne kestirdiği işçiyi
ezmesidir. Buna işyeri argosunda “adam terbiye etmek” denir. Hukukta ve
insanlıkta ise adı mobbing'dir ve psikolojik şiddettir.
Bunlar mobbingdir, tartışması yoktur:
Azarlamak, hakaret etmek, küfretmek, küçük düşürmek,
herkesin içinde rezil etmek, dışlamak, konuşturmamak, yaptığı işi küçümsemek,
imkânsız görevler vermek, kurallar dışında sürekli fazla mesai dayatmak,
arkasından konuşmak, hakkında yalan yaymak, sürekli tembellikle suçlamak, işten
atmakla korkutmak, ceza ile tehdit etmek, keyfî olarak molasını kaldırmak,
yıllık iznini kısıtlamak, raporlu işçiyi işe zorlamak,
cinsiyeti–memleketi–inancı–yaşı nedeniyle hedef almak, sözlü veya fiziksel
taciz.
Bunları yapan amir üç şeyi birden yapıyor demektir:
1.
Bir insanı hasta ediyor. Mobbing kurbanları
anksiyete, depresyon, uyku bozukluğu ve fiziksel sağlık sorunları yaşar.
2.
Şirkete dava açtırıyor. Tazminatı da patron
ödüyor.
3.
Kendi otoritesini yok ediyor. Çünkü korkutarak
yönetilen ekip, korkutan adam ortadan kaybolduğu an çalışmayı bırakır.
Şunu net söyleyeyim: Bir amir, ekibindeki hiç kimseyi
tedirgin etmemelidir. Disiplin başkadır, korku başka. Disiplin kuralın
herkese eşit uygulanmasıdır ve huzur verir. Korku, kuralın amirin keyfine göre
uygulanmasıdır ve yıkım getirir.
Bir yönetici, mevkiini kullanarak sizi korkutmaya
çalışıyorsa, o mevkiyi henüz hak etmemiştir.
Peki hoşgörü nereye kadar?
Buraya kadar okuyan bazı amirler şunu düşünüyor olabilir: “Anladık,
bağırmayacağız, öveceğiz, dinleyeceğiz. Peki bunlar işi savsaklayınca ne
yapacağız?”
Haklı soru. Çünkü madalyonun bu yüzü de var: Bakarsan bağ
olur, bakmazsan dağ olur.
Takip edilmediğini fark eden bazı işçiler işi aksatır. Görev
yerini terk eden, sotede uyuklayan, çalışıyormuş gibi yapan, molaya erken çıkıp
geç dönen, telefonla oyalanan, ayarttığı arkadaşıyla laklak eden çok işçi
gördük. Bu bir karakter meselesi değil, bir denetim boşluğu meselesidir.
Boşluk bırakırsanız doldururlar.
Bunun ilacı bağırmak değil, ölçmektir. Ekibinizin
çalışmasını düzenli aralıklarla gözlemleyin, sayısal verilerle verimliliğini
takip edin. Ölçmeyen amir, suistimale açıktır. Ölçen amirin ise bağırmasına
gerek kalmaz; rakam zaten konuşur.
İkinci tehlike ise samimiyetin dozudur. Amir ekibiyle yüz
göz olmamalıdır. Muhabbeti ve samimiyeti belli bir çizgiye kadar getirmeli,
ötesine geçilmesine izin vermemelidir. Aksi hâlde bazı işçiler o samimiyete
güvenerek işe geç gelir, erken çıkar, kaytarır, sık sık devamsızlık yapar. Ve
dozu kaçıran amir artık onları uyaramaz, çünkü uyardığı an “hani biz kankaydık”
muhabbeti başlar. O noktada amir, işçi kayıran amir konumuna düşmüştür ve
ekibin geri kalanı bunu ilk gören taraftır.
Formül basit: Yakın olun, ama laubali olmayın. Sıcak
olun, ama sınırsız olmayın.
Mizaç olarak "uzlaşmaz" işçi: Hüsnüniyet mi,
sabotaj mı?
Bunu her amir yaşar: Ekipte ne söyleseniz "ama"
ile başlayan, her yeni kurala kulp takan, toplantılarda göz deviren, kronik
hoşnutsuz bir mizaç vardır. Bu adam kötü niyetli görünmez; işini bir şekilde
yapar ama yayınladığı frekansla ekibin enerjisini çeker, huzurunu bozar.
Böyle tiplerle karşılaştığında vasat amir iki şeyden birini
yapar: Ya adamla laf yarışına girip herkesin önünde tartışır (ve otoritesini
zedeler), ya da “aman şimdi bununla uğraşmayayım” deyip görmezden gelir
(ve amirliği bırakır).
Peki iyi amir zor mizaçla nasıl başa çıkar?
·
Seyirciyi ortadan kaldırın. Mizacı
uzlaşmaz olan adam, gücünü etrafındaki seyirciden alır. Ekibin içinde onunla
tartışmaya girmeyin. Fikrini veya tepkisini dile getirdiğinde “Bunu detaylı
konuşalım, çıkışta odama gel” deyin ve konuyu kapatın. Baş başa
kaldığınızda o iddialı ve şovmen tavrının yarısı zaten buharlaşır.
·
Kişiliğe değil, somut davranışa odaklanın.
Ona “Sen çok huysuzsun”, “Her şeye muhalifsin” demeyin. Bunlar kişiliktir,
adamı savunmaya iter. Bunun yerine tutumunu somutlaştırın: “Pazartesi günü yeni
vardiya düzenini anlatırken herkesin içinde ‘bu sistem yürümez’ dedin ve
gerekçe göstermedin. Bu davranışın ekibin moralini bozuyor.”
·
“Ama” yerine “Nasıl yapalım?” sorusunu sorun.
Sürekli itiraz eden adamı itirazıyla baş başa bırakın. “Sistem çalışmaz” mı
diyor? Hemen sorun: “Peki senin önerin ne? Bu hedefi tutturmak için sen nasıl
bir yöntem öneriyorsun?” Şikâyet edenden çözüm istemek, boş muhalefeti bıçak
gibi keser. Çözümü varsa dinleyin ve uygulayın; çözümü yoksa şikâyet etmeye
hakkı olmadığını anlamasını sağlayın.
·
Sınırı çizin: İtiraz hakkı ayrı, uyum
zorunluluğu ayrı. İşçinin bir karara katılması gerekmez, ama o karara
uyması gerekir. Ona şunu net anlatın: “Karar alınana kadar fikrini
söyleyebilirsin, dinlerim. Ama karar alındıktan sonra tartışma biter, uygulama
başlar. Mizaç olarak zor bir adam olabilirsin ama bu durum işin akışını sabote
etmene mazeret olamaz.”
·
Zihniyetini ayırt edin: Yapıcı eleştiri mi,
kronik sabotaj mı? Eğer adamın zoru işin kalitesiyse, onun bu sivri
tarafını doğru yere yönlendirin. Bırakın hataları, riskleri o bulsun. Ama derdi
iş değil de sürekli huzursuzluk çıkarmaksa, o zaman adı mizaç değil,
disiplinsizliktir. Gereken süreci (uyarı, ihtar, tutanak) geciktirmeden
işletin. Tek bir uzlaşmaz işçinin keyfi için 30 kişilik ekibin huzurunu feda
eden amir, o bölümü yönetemez.
Uyarma sanatı
Uyarmak cezalandırmak değildir. Uyarmak, işçiyi kazanma
girişimidir. Uyarırsak işçiyi kazanabiliriz, uyarmazsak kaybederiz.
Nerede uyarılır? Kapalı kapı ardında. Ekibin önünde
asla. Herkesin içinde uyarılan işçi hatasını düşünmez, utancını düşünür ve
savunmaya geçer. Kaybettiğiniz sadece o işçi de olmaz, izleyen herkes “sıra
bana da gelebilir” diye not alır.
Ne zaman uyarılır? Günün en yoğun anında, siz
kızgınken değil. Ortalık durulduğunda, siz sakinken.
Nasıl uyarılır?
·
Somut olayı söyleyin. “Sen hep
dikkatsizsin” değil. “Dün 14:30'da şu parçayı ölçmeden hatta verdin.”
·
Neye mal olduğunu anlatın. Kaç saat emek,
kaç lira, kaç kişinin fazladan mesaisi, müşteri nezdinde ne kayıp. İşçi çoğu
zaman hatasının büyüklüğünü bilmez; bilse çoğu tekrar etmez.
·
Onun tarafını dinleyin. “Anlat bakalım,
ne oldu?” Bu soruyu sormayan amirlerin yarısı, aslında hatanın kendi verdiği
eksik talimattan kaynaklandığını hiç öğrenemez.
·
Doğrusunun ne olduğunu gösterin. Sadece
yanlışı söylemek yönetmek değil, şikâyet etmektir. Gerekiyorsa orada demo
yapın, gerekiyorsa eğitim planlayın.
·
Tekrarı hâlinde ne olacağını net söyleyin.
Savunma, uyarı, ihtar, disiplin cezası. Muğlak bırakmayın.
·
Kişiliği değil davranışı eleştirin. “Beceriksizsin”
kişiliktir, düzeltilemez. “Bu ölçümü atladın” davranıştır,
düzeltilebilir.
·
Yazılı belgeleyin ve bir süre sonra dönüp
değerlendirin. Düzeldiyse, bunu da söyleyin. Uyardığınızı hatırlayıp
düzeldiğini görmezden gelirseniz, bir daha hiçbir uyarınız ciddiye alınmaz.
İşçinin hatası ağırsa veya tekrar ediyorsa süreç şudur:
·
Olay Tespit Tutanağı hazırlanır, olay
olduğu gibi yazılır, tanık işçilere imzalatılır.
·
İşçiye, konusu yazılı Savunma Talep Formu
verilir; savunmasını kendi el yazısıyla yazıp imzalaması ve belirtilen sürede
teslim etmesi istenir.
·
Savunma vermekten kaçınırsa bu durum için ayrıca
tutanak tutulur; tutanakta savunma hakkından feragat edilmiş sayılacağı
belirtilir.
·
Süre bitince, savunma verilsin verilmesin Uyarı
Formu imza karşılığı işçiye teslim edilir.
Devamsızlıkta ise İş Kanunu 25/II-g maddesi devrededir:
izinsiz ve haklı sebep olmaksızın ardı ardına iki iş günü, bir ay içinde tatil
gününden önceki ve sonraki iş günü iki defa, yahut bir ayda üç iş günü işe
gelmemek, işverene bildirimsiz ve tazminatsız fesih hakkı verir. Her
devamsızlık günü için ayrı tutanak tutulur, ihtar gönderilir, savunma istenir.
Bu prosedürleri "bürokrasi" diye
küçümsemeyin. Tutanağı olmayan amir, haklıyken haksız duruma düşen amirdir. İş
mahkemesinde sizin öfkeniz değil, imzalı kâğıdınız konuşur.
Ve işten çıkarma
Bir amir; emek harcamasına, eğitim vermesine, yol
göstermesine, uyarı ve ihtar vermesine rağmen düzelmeyen işçiyi ekibinin
dışında tutmayı talep etme hakkına sahiptir. Ama bu talebini işçiye kendisi
söyleyemez. Talebini ve gerekçesini üst yöneticisine ve İK'ya bildirir;
karar deliller ışığında verilir.
Bir amirin ağzından “seni kovarım” cümlesinin
çıkması, o amirin elindeki en büyük kozu bozuk para gibi harcaması demektir.
Bir kere söyler, korkarlar. İki kere söyler, alışırlar. Üç kere
söyler, gülerler.
İş güvenliğinde iletişim: "Tak şunu" demek
yetmez
İş güvenliği konusunda en sık yapılan hata, kuralı emir
olarak iletmektir. “Gözlüğü tak”. İşçi takar, siz gidince çıkarır.
Kuralı sebebiyle anlatın. Bir iş kazası olduğunda ne
olacağını konuşun: kendisinin göreceği zarar, ailesinin yaşayacağı hal,
yanındaki arkadaşının vicdanı, işini kaybetme riski, kurumun ödeyeceği bedel.
Parmağını kaybeden bir ustanın hikâyesi, on sayfalık talimattan daha etkilidir.
Sonra denetleyin. Kullanılmıyorsa ikaz edin. İkaza rağmen
kullanmıyorsa savunmasını alın. Israr ediyorsa süreci işletin. Burada tavizin
adı hoşgörü değil, ihmaldir ve faturasını bir gün bir insanın bedeni öder.
Bir de şu var: siz gözlüğü takmadan hatta girerseniz,
söylediğiniz her şey boştur. Rol model olmayan amirin talimatı, duvara asılı
afiş kadar hükümlüdür.
Ölçmeyen yönetemez
İyi amirin bir dosyası vardır. İçinde şunlar bulunur:
·
Ekibinin devamsızlık oranı (kişi bazında, ay
bazında)
·
Fire ve hata oranları
·
Kişi başı üretim / verimlilik
·
Fazla mesai saatleri
·
Ekip kıdem ortalaması ve üç aylık ayrılma sayısı
·
Kaza ve ramak kala sayıları
·
Verdiği eğitimler ve katılımlar
Bu tabloları tutmayan amir, ekibi hakkında konuşurken
duygularını konuşur: “Ahmet iyidir, Mehmet biraz gevşektir.” Tablo tutan
amir ise şunu der: “Mehmet'in fire oranı üç aydır ortalamanın iki katı,
sebebini bulup düzeltmemiz lazım.” Birincisi dedikodudur, ikincisi
yöneticiliktir.
Ekip kıdem ortalaması ve üç ay içindeki ayrılma sayısı, bir
amirin karnesindeki en dürüst iki nottur. Çünkü hiçbir amir kendi hakkında kötü
rapor yazmaz, ama ekibi ayaklarıyla yazar.
Değer görmek: Meselenin özü
Her şeyi tek cümleye indirmem gerekseydi şunu söylerdim: Çalışanın
beslenmesi gereken en temel duygusu değer görmektir.
İşçi kendisini etkileyen kararların NEDEN'ini anlamak ister.
Zam neden bu kadar oldu, vardiya neden değişti, hat neden durdu, bu yeni kural
neden geldi. Nedeni açıklanan karar, hoşa gitmese bile kabul edilir. Nedeni
açıklanmayan karar, hoşa gitse bile şüpheyle karşılanır.
İşçi görülmek ister. Fark edilmek ister. İşinin bir yere
hizmet ettiğini bilmek ister. Kariyerinde çıkabileceği en az iki basamak
olduğunu görmek ister. Fikrinin sorulmasını ister.
Bunların hiçbiri para değildir. Hepsi sizin elinizdedir.
Amirin 12 maddelik pusulası
1.
Adil olun. Kayırdığınız gün otoritenizi
kaybedersiniz (kayırdığınız kişinin gözünde bile).
2.
Tutarlı olun. Bugün serbest olan yarın
yasak olmasın. Verdiğiniz sözün arkasında durun, veremeyeceğiniz sözü vermeyin.
3.
Açık konuşun. Beklentinizi söylemediğiniz
işçiyi, karşılamadı diye suçlayamazsınız.
4.
Dinleyin. Sözünü kesmeden, savunmaya
geçmeden, önyargısız.
5.
Takdir edin. Somut, zamanında, görünür ve
adil şekilde.
6.
Uyarın. Ama kapalı kapı ardında, sakin,
davranışa odaklı ve belgeli.
7.
Öğretin. Kimseye bir şey öğretmeyen amir,
vazgeçilmez değil, sadece tıkaçtır.
8.
Yetki verin. Verdiğiniz yetkiyi geri
almayın, o yetkiyi kendiniz kullanmaya kalkmayın.
9.
Ölçün. Ölçmediğinizi yönetemezsiniz;
yönetmediğinizi de savunamazsınız.
10.
Hatayı üstlenin. Ekibinizin hatası sizin
hatanızdır; ekibinizin başarısı ise onlarındır. Tersini yapan amirler çok
gördük, hiçbiri uzun kalmadı.
11.
Sınırı koruyun. Sıcak olun, laubali
olmayın.
12.
Öğrenmeye devam edin. Ekibinize
verdiğiniz eğitimi önce kendiniz alın.
Son söz
İşçiler amirlerini ya sever ya sevmez; ortası azdır. Sevmedikleri
amiri kötü anarlar, yükselmemesi için sessizce çalışırlar, yolda görseler selam
vermezler. Sevdikleri amiri ise yıllar sonra bile arar, karşılaştıklarında
elini sıkar, hâlâ “usta” der.
Sevilen bir amir olmak için kimseye şirin görünmeniz, kıyak
yapmanız, göz yummanız gerekmiyor. Sadece dört şey gerekiyor: Adil olun.
İlgili olun. Kibar olun. Hâkim olun. Gerisini onlar halleder.
Not: Bu makale, İşçilerle İletişim: İşçilerin
Amiri Olan Yöneticilere Tavsiyeler başlıklı eğitimimin özetidir.
Kaynak: https://www.gallup.com/workplace/349484/state-of-the-global-workplace.aspx