Pazarlama hakkında bilgi ve becerisini artırmak isteyenler “Hangi
kitapları okuyalım?” hocam diye sorarlar. Ben de onlara bazı
kitapları tavsiye ediyorum.
Bu yazımda o soruya toplu bir cevap vermek istiyorum.
Kitapları çok satan, konferansları kapalı gişe oynayan, sektörün duayen saydığı
yabancı pazarlama gurularını; ana tezleriyle, bizdeki karşılıklarıyla ve bugün
verinin onlar hakkında ne söylediğiyle birlikte ele alacağım.
Size anlatacağım guruların bende emeği çoktur. Bazılarıyla
üniversite ve reklamcılık yıllarımda (1990’larda) tanıştım, bazılarıyla 2000 ve
sonrasında. Kütüphanemde bu guruların 100’e yakın kitabı var. Hepsini okudum,
bazılarını tekrar tekrar okudum. Bir danışman olarak bana katkıları çok oldu.
Ama sahadan öğrendiklerim, onlardan öğrendiklerimin belki de 100 katıdır.
Bu yüzden baştan üç uyarı yapmalıyım.
·
Birincisi: Guru reçete satmaz, bakış açısı
satar. Bu kitapların hiçbiri sizin fiyat listenizi hazırlamaz, bayinizi
ikna etmez, bütçenizi kurmaz. Onlar size ne yapacağınızı değil, neye
bakacağınızı söyler. Kitabı bitirince hiçbir şey yapamıyorsanız, kitap kötü
değildir; siz sorununuzu henüz tanımlamamışsınızdır.
·
İkincisi: Bu isimlerin neredeyse tamamı
gelişmiş pazarlardan geliyor. Amerika, Avrupa, Avustralya. Kanıtlarını dev
markalardan, olgun pazarlardan, düşük enflasyonlu ekonomilerden topluyorlar.
Bizim gerçeğimiz ise farklı: yüksek enflasyon, dalgalı kur, kayıt dışı rekabet,
kurumsallaşmamış bayi teşkilatı ve 4P’nin üçünün patronun iki dudağı arasında
olması. Bu yüzden yazının sonuna peki bunların hangisi bize uyar? diye
bir bölüm ekledim. Bence yazının en önemli bölümü orasıdır.
·
Üçüncüsü: Gurular birbiriyle çelişir.
Birinin sadakat dediğine öteki penetrasyon der; birinin farklılaş
dediğine öteki ayırt edil der. Üstelik son yirmi yılda bu tezlerin bir
kısmı veriyle sınandı. Bu sınavı 10. bölümde topluca anlatacağım; ama yol
boyunca hangi tezin sınavdan nasıl çıktığını not düşeceğim.
Pazarlama düşüncesinin tarihine baktığımızda ilginç bir
gelişme görüyoruz. Önce reklamın nasıl daha etkili yapılacağı araştırıldı.
Ardından pazarlamanın yalnızca reklam ve satış olmadığı, ürün geliştirmeden
fiyatlamaya, dağıtımdan müşteri ilişkilerine kadar bütün işletmeyi
ilgilendirdiği anlaşıldı. Sonra markanın müşterinin zihninde nasıl yer edeceği
tartışıldı. Daha yakın dönemde ise tüketicilerin gerçekte nasıl davrandıklarını
gösteren büyük veri araştırmaları, eskiden doğru kabul edilen bazı görüşleri sorgulamaya
başladı.
Bu yüzden pazarlama kitaplarını okurken yalnızca yazarın ne
söylediğine değil, bunu ne zaman ve hangi koşullarda söylediğine de bakmak
gerekir. Elli yıl önce doğru olan bir tavsiye bugün de doğru olabilir. Ama elli
yıl önce ortaya atılmış her görüşün bugün geçerliliğini koruduğunu
varsayamayız. Pazarlama da diğer yönetim disiplinleri gibi öğrenen, gelişen ve
zaman zaman kendi doğrularını değiştiren bir alandır.
Bir de pratik not: Kitapları orijinal adlarıyla veriyorum.
Türkçe baskısını bildiklerimin adını parantez içinde yazdım. Parantez yoksa
kitabı orijinal adıyla aramanızı öneririm.
1. Kurucular: Pazarlamayı
Satışın Kuyruğu Olmaktan Kurtaranlar

Peter Drucker pazarlamacı değildi, yönetim biliminin
babasıydı. Ama pazarlamaya dair en sağlam cümleyi o kurdu. 1954 tarihli The
Practice of Management kitabında şöyle der: İşletmenin amacı müşteri
yaratmaktır. Bu yüzden işletmenin yalnızca iki temel fonksiyonu vardır:
pazarlama ve inovasyon. Sonucu bu ikisi üretir; geri kalan her şey maliyettir.
(Türkçede Etkin Yönetici başta olmak üzere pek çok kitabı var.)
Yıllar sonra bir adım daha attı: Pazarlamanın amacı,
müşteriyi o kadar iyi tanımaktır ki ürün ona tam uysun ve kendi kendini satsın.
Yani pazarlamanın amacı satışı gereksiz kılmaktır.
Ben de yıllardır “pazarlama satmak değil, satın
aldırmaktır” derken kastettiğim tam olarak bu zihniyet sıçramasıdır. Satış;
elinizdeki malı kapı kapı dolaşıp ikna kabiliyetiyle birine itelemektir.
Pazarlama ise henüz ürün ortaya çıkmadan müşterinin derdini kavrayıp teklifi
öyle kurgulamaktır ki müşteri mağazaya veya bayi kapısına zaten almaya hazır
gelsin. İyi yapılmış pazarlama satış ekibinin yükünü hafifletir; satıcıyı ikna
memuru olmaktan çıkarıp sipariş alıcıya dönüştürür.
Drucker’ın bu tespitini test etmenin kolay bir yolu var:
Firmanızın organizasyon şemasına bakın. Muhasebe müdürü var mı? Var. Satın alma
müdürü? Var. Üretim, kalite, insan kaynakları? Hepsi var. Peki Drucker’ın iki
temel fonksiyon dediği pazarlama ve inovasyon nerede? Ya yok, ya birinin yan
görevi, ya da satış ve pazarlama müdürü diye satışın kuyruğuna eklenmiş.
Yani şemamızda maliyet kalemleri tıkır tıkır kurulmuş, kâr kalemleri boş.
Bkz: https://tr.wikipedia.org/wiki/Peter_F._Drucker

Theodore Levitt’in 1960’ta Harvard Business Review’da
yayımlanan Marketing Myopia (Pazarlama Miyopluğu) makalesi, bence
pazarlama tarihinin en önemli metnidir. Kitap bile değil, makale.
Tezi şudur: Hiçbir sektör doymaz, doyan yönetim
zihniyetidir. Amerikan demiryolu şirketleri kendilerini ulaşım işinde değil,
demiryolu işinde gördükleri için geriledi. Otomobil ve uçak onları değil, kendi
dar tanımları bitirdi.
Levitt’in pazarlamaya kattığı şey basit ama devrimseldir:
Şirket kendini ürünüyle değil, karşıladığı ihtiyaçla tanımlamalıdır.
Derslerinde sık sık alıntıladığı bir söz bunu iyi özetler: “İnsanlar çeyrek
inçlik matkap değil, çeyrek inçlik delik satın alır.” Söz aslında Leo
McGinneva’nındır; meşhur eden Levitt’tir. Levitt, Drucker’ın “işletmenin
amacı müşteri yaratmaktır” cümlesini de “müşteri yaratmak ve elde tutmak”
diye genişletti.
Pazarlama miyopluğunun Türkiye’deki adı fasonculuktur.
Firmalarımıza ne iş yapıyorsunuz? diye sorun, cevap genellikle bir
makinenin adıyla başlar: Biz enjeksiyoncuyuz, biz konfeksiyoncuyuz, biz CNC
işleriz. Kendini ihtiyaçla değil tezgâhıyla tanımlayan firma, o tezgâh
demode olduğu gün ne yapacağını bilemez. Fason üretici bir adım daha ileri
gider: Kendini kendi işinde değil, müşterisinin işinde görür. Sonra o müşteri
başka ülkeye gidince “sektör bitti” der. Sektör bitmemiştir, kendi
tanımı bitmiştir.
Levitt’in ikinci büyük katkısı 1983 tarihli The
Globalization of Markets (Pazarların Küreselleşmesi) makalesidir.
Küreselleşme kavramını iş dünyasında yaygınlaştıran metinlerin başında gelir.
Bkz: https://hbr.org/2004/07/marketing-myopia
- https://en.wikipedia.org/wiki/Theodore_Levitt

Jerome McCarthy, pazarlama dünyasında adı Kotler
kadar bilinmeyen ama hemen her pazarlamacının kullandığı bir modelin sahibidir.
1960 tarihli Basic Marketing kitabında pazarlama karmasını dört başlık
altında sistemleştirdi: Product (Ürün), Price (Fiyat), Place (Dağıtım) ve
Promotion (Tutundurma). Yani meşhur 4P.
McCarthy 4P'yi icat ederken sıfırdan bir teori yaratmadı.
Neil Borden'ın daha önce geliştirdiği pazarlama karması kavramını
sadeleştirerek yöneticilerin kullanabileceği bir modele dönüştürdü. Bu modelin
dünyaya yayılmasını ise hemen ardından anlatacağım Philip Kotler sağladı.
4P'nin asıl önemi, pazarlamanın reklamdan ibaret olmadığını
göstermesidir. Müşteriye uygun ürünü geliştirmek, doğru fiyatlandırmak, doğru
kanallardan ulaştırmak ve doğru şekilde tanıtmak birbirinden bağımsız işler
değildir. Bunların hepsi pazarlamanın sorumluluğundadır.
Benim yıllardır Türkiye'deki firmalarda karşılaştığım en
büyük pazarlama sorunu da tam olarak burada. Firmada pazarlama müdürü var ama
ürün kararını üretim müdürü, fiyatı patron, dağıtımı satış müdürü belirliyor.
Pazarlama müdürüne ise katalog hazırlamak, fuara katılmak, reklam vermek ve
sosyal medya hesaplarını yönetmek kalıyor. Sonra da pazarlama departmanının
neden başarılı olamadığı soruluyor.
Oysa McCarthy'nin anlattığı pazarlama, dört ayağı olan bir
masadır. Siz pazarlamacının elinden üç ayağı alıp yalnızca tanıtımı
bırakırsanız, masanın neden ayakta duramadığını ona soramazsınız.
4P modeli bugün eleştiriliyor. Özellikle müşteri bakış
açısını yeterince merkeze almadığı ve hizmet sektörünün ihtiyaçlarını tam
karşılamadığı söyleniyor. Bu eleştirilerde haklılık payı var. Ama bizim
firmalarımızın önemli bir kısmı henüz 4P'yi uygulamadan onun modasının
geçtiğini tartışıyor. Önce dört ayağı da yere bastıralım, sonra modele
yenilerini ekleriz.
Bkz: https://en.wikipedia.org/wiki/E._Jerome_McCarthy

Philip Kotler modern pazarlamanın babası sayılır.
Bunun sebebi bir tez ortaya atmış olması değil, dağınık bir uğraşı bir
disipline dönüştürmüş olmasıdır. Kellogg İşletme Okulu’nda onlarca yıl ders
verdi, doksanlı yaşlarında bile kitap yazmayı sürdürdü.
1967’de yayımlanan Marketing Management (Pazarlama
Yönetimi) yarım asrı aşkın süredir dünyanın her yerinde okutuluyor (benim de
ders kitabımdı). Kotler pazarlamayı sezgiye ve tecrübeye dayalı bir sanat
olmaktan çıkarıp analiz edilebilir, planlanabilir ve kontrol edilebilir bir
yönetim disiplinine çevirdi. 4P’yi icat etmedi (o 1960’ta Jerome
McCarthy’nindir) ama dünyaya yayan odur. Segmentasyon, hedefleme ve
konumlandırma (STP) sürecini de o popülerleştirdi.
Diğer büyük katkıları:
·
Pazarlamanın kapsamını genişletmesi.
Pazarlama sadece mal satmak değildir; hastane, üniversite, siyasi parti, şehir,
hatta bir fikir de pazarlanır. Bugün şehir markalaşması veya sosyal pazarlama
diyorsak kökeni buradadır.
·
Talep azaltma (demarketing). Talebi
artırmak kadar azaltmanın da bir pazarlama görevi olabileceğini Sidney Levy ile
birlikte o söyledi.
·
Toplumsal pazarlama anlayışı. Şirketin
sadece tüketiciye değil, topluma karşı da sorumlu olduğu fikri.
·
Değer odaklı fiyatlama. Maliyetin üzerine
oran koyarak fiyat belirlemeyi doğru bulmaz. Ben de bu görüşü yıllardır
tekrarlıyorum. (Bkz: Pazarlamanın Öksüz P’si)
Benim Kotler eleştirim şudur: Kotler bir ansiklopedisttir,
tez üreticisi değil. Onu okumak temel atmaktır; ondan taktik beklemeyin. Marketing
Management baştan sona okunacak bir kitap değil, rafta durup ihtiyaç
oldukça açılacak bir başvuru kaynağıdır. Marketing 3.0’dan 6.0’a
uzanan son dönem serisi ise bence ilk yirmi yılın derinliğine sahip değil.
Bir de şunu ekleyeyim: Kotler, Türkiye’de en çok satın
alınan ama en az uygulanan pazarlama kitabının yazarıdır. STP’yi ele alalım.
Segmentasyonu yapan çok firma gördüm; slaytta güzel duruyor. Ama hedeflemeye
geçip “şu segmentten vazgeçiyoruz” diyebilen firma neredeyse hiç
görmedim. Segmentasyon, bir segment feda etmediğiniz sürece segmentasyon
değildir; sadece müşteri listenizi renkli kutulara ayırmaktır.
Not: Klasik segmentasyon anlayışı, 10. bölümde
anlatacağım Byron Sharp’ın verileriyle ciddi biçimde sorgulandı.
Bkz: https://tr.wikipedia.org/wiki/Philip_Kotler
2. Zihni Fethedenler: Konumlandırmacılar

Al Ries ve Jack Trout akademisyen değil,
reklamcıydılar. Belki de bu yüzden yazdıkları, bir KOBİ patronunun eline alıp
uygulayabileceği en keskin metinlerdir.
1981 tarihli Positioning (Konumlandırma) tek cümleyle
özetlenebilir: Pazarlama ürünler savaşı değil, algılar savaşıdır. Savaş alanı
raf değil, tüketicinin zihnidir. Ve zihinde yer kıttır.
Sonraki kitaplarıyla bu tezi bir sisteme dönüştürdüler:
·
Liderlik Yasası. The 22 Immutable Laws
of Marketing (Pazarlamanın 22 Değişmez Kuralı) kitabının ilk kuralıdır:
Daha iyi olmaktansa ilk olmak yeğdir. Zihinde ilk sıraya yerleşen marka,
kategorinin kârının çoğunu alır.
·
Kategori Yasası. Bir kategoride ilk
olamıyorsanız, ilk olabileceğiniz yeni bir kategori icat edin. Al Ries bu fikri
kızı Laura Ries ile yazdığı The Origin of Brands (Markaların Kökeni)
kitabında Darwin’in evrim teorisine benzeterek geliştirdi: Yeni markalar,
kategoriler bölündükçe doğar.
·
Odak. Al Ries’in Focus kitabının
tezi: Markanızı her ürüne yaymak onu güçlendirmez, sulandırır. Bir marka
zihinde tek bir kelimeye sahip olmalıdır.
·
Pazarlama Savaşı. Marketing Warfare
kitabına göre lider savunma, ikinci taarruz, daha küçükler kanattan kuşatma, en
küçükler ise gerilla savaşı yapmalıdır. Herkesin aynı stratejiyi uygulaması
saçmadır.
2002’de Al ve Laura Ries, The Fall of Advertising
and the Rise of PR kitabında bir adım daha attılar: Marka reklamla inşa
edilmez, halkla ilişkilerle inşa edilir; reklam ancak inşa edilmiş markayı
savunur. O gün abartılı bulunmuştu; bugün sosyal medyaya ve içerik
pazarlamasına bakınca haklı çıktıkları taraf epeyce var.
Ries ve Trout’un marka genişletme uyarısı bizde en çok ihlal
edilen kuraldır. Bir marka tuttu mu, patron aynı ismi her şeye yazar. Gıdada
tutan marka temizlik ürününe geçer, tekstilde tutan mobilyaya girer, inşaatta
tutan turizme. Gerekçe hep aynıdır: “Marka güçlendi, artık her şeyi satar.”
Oysa Ries tam tersini söylüyor: Markanın gücü, zihindeki tek bir kelimeye sahip
olmasından gelir. Her yeni kategori o kelimeyi biraz daha bulanıklaştırır.
Genişleyen marka güçlenmez, dağılır. Ve bu dağılma bilançoda hemen görünmez;
göründüğü gün geri dönüş pahalıdır.
Bence KOBİ’lerimiz için değeri en yüksek guru ikilisi budur.
Çünkü bütçesi olmayan bir firmanın elindeki tek silah odaklanmadır ve
odaklanmayı en iyi bu ikisi anlatır.
Not: Konumlandırmanın zihinde tek bir farka sahip
ol tezi, Sharp’ın farklılaşma abartılmıştır bulgusuyla açıkça
çatışır. Bu tartışmaya 10. bölümde döneceğim.
Bkz: https://en.wikipedia.org/wiki/Al_Ries
- https://en.wikipedia.org/wiki/Jack_Trout

April Dunford, Al Ries ve Jack Trout'un konumlandırma
anlayışını özellikle B2B ve teknoloji şirketlerinin uygulayabileceği bir
yönteme dönüştüren Kanadalı pazarlama danışmanıdır. 2019 tarihli Obviously
Awesome kitabı, konumlandırma konusunda son yıllarda yazılmış en pratik
kitaplardan biridir.
Dunford'un çıkış noktası şudur: Müşteri ürününüzü tek başına
değerlendirmez. Onu mutlaka bir alternatifle karşılaştırır. O alternatif bazen
rakibinizin ürünüdür, bazen müşterinin kendi geliştirdiği bir çözümdür, bazen
de hiçbir şey yapmamaktır.
Dolayısıyla konumlandırmaya “Biz neyiz?” diye değil, “Müşteri
bizim ürünümüz olmasaydı ne yapardı?” diye başlayın der. Bunun ardından beş
sorunun cevabını aramanızı ister:
·
Müşteri bizi hangi alternatiflerle
karşılaştırıyor?
·
Bu alternatiflerde olmayan hangi özelliklere
sahibiz?
·
Bu özellikler müşteriye hangi somut faydayı
sağlıyor?
·
Bu faydaya en çok hangi müşteri grubu değer
veriyor?
·
Kendimizi hangi pazar kategorisinde
tanımlarsak değerimiz en kolay anlaşılır?
Bu sıralama önemlidir. Önce ürününüzün müşteriye sağladığı
değeri keşfeder, sonra o değerin hangi pazarda ve hangi müşteride karşılık
bulduğunu belirlersiniz. Son olarak kendinizi o müşterinin anlayacağı biçimde
konumlandırırsınız.
Bizim sanayicilerimizde çok karşılaştığım bir durum var.
Firma yeni bir makine geliştirmiştir. Rakiplerinden daha az enerji tüketiyor,
daha hızlı çalışıyor veya daha az bakım gerektiriyordur. Ama satışçısına “Bu
makineyi neden tercih etsinler?” diye sorduğunuzda cevap genellikle
aynıdır: Kalitemiz çok iyi, fiyatımız uygun, servisimiz güçlü.
Rakibine sorsanız o da aynı şeyi söyleyecektir. Herkes
kaliteli, herkes güvenilir, herkes müşteri odaklı. O zaman müşteri neden sizi
seçsin?
Dunford'un yöntemi burada işe yarar. Diyelim ki makineniz
rakibinden yüzde 15 daha az enerji tüketiyor. Önce bunun müşterinin yıllık
enerji maliyetinde ne kadar tasarruf sağladığını hesaplayın. Sonra enerji
tüketiminin satın alma kararında önemli olduğu müşteri grubunu belirleyin. En
son da konumlandırmanızı bunun üzerine kurun. Böylece özellik anlatmayı
bırakır, ekonomik fayda anlatmaya başlarsınız.
Benim Ries ve Trout'a yönelik eleştirim, konumlandırmanın
önemini çok iyi anlatmalarına karşılık uygulama yöntemini her zaman aynı
açıklıkta göstermemeleridir. Dunford bu boşluğu önemli ölçüde dolduruyor.
Bkz: https://www.aprildunford.com/
Ries ve Trout bize müşterinin zihninde bir yere sahip
olmamız gerektiğini öğrettiler. Dunford ise o yeri nasıl bulacağımızı ve neden
oraya yerleşebileceğimizi gösteriyor. Birinciler stratejik bakış açısı,
ikincisi uygulama yöntemi sunuyor. Üçünü birlikte okumakta fayda var.
3. Markayı Bilançoya
Sokanlar
1980’lere kadar marka, pazarlamacıların sevdiği ama
finansçıların ciddiye almadığı bir kavramdı. Bunu değiştiren isim David
Aaker’dır.

David Aaker’ın 1991 tarihli Managing Brand Equity
kitabının tezi şudur: Marka bir gider kalemi değil, ölçülebilir bir varlıktır.
Aaker marka değerini beş bileşene ayırdı: farkındalık,
algılanan kalite, marka çağrışımları, marka sadakati ve diğer tescilli
varlıklar. Böylece marka, üzerine para harcanan bir şey olmaktan çıkıp
üzerinden hesap sorulabilen bir şeye dönüştü.
Sonraki kitaplarında iki fikri daha önemlidir. Birincisi, Building
Strong Brands (Güçlü Markalar Yaratmak) kitabındaki marka kimliği sistemi:
Markanın ürün, kurum, kişi ve sembol olarak dört ayrı yüzü vardır. İkincisi, Brand
Relevance kitabındaki marka alaka düzeyi: Rakibinizle aynı sahada dövüşmek
yerine yeni bir alt kategori yaratıp rakibinizi alakasız hale getirin.
Türkiye’de marka değerinin ölçüldüğü tek an, şirketin el
değiştirdiği andır. Ortak alınırken, miras paylaşılırken veya yabancıya satış
görüşülürken bir anda herkes markanın kaç para ettiğini merak eder. Oysa
Aaker’ın beş bileşeni yılda bir kez ölçülse, patron pazarlama bütçesini gider
kalemi olarak değil, yatırım olarak görmeye başlardı. Markasını sadece satarken
ölçen firma, aslında onu hiç yönetmemiş demektir.
Not: Aaker’ın sadakati marka değerinin merkezine
koyması, Sharp’ın markalar sadakatle değil penetrasyonla büyür
bulgusuyla çatışır.
Bkz: https://en.wikipedia.org/wiki/David_Aaker

Kevin Lane Keller, Dartmouth’taki Tuck İşletme
Okulu’nda pazarlama profesörüdür. Strategic Brand Management kitabının
yazarıdır ve 2006’dan bu yana Kotler’in Marketing Management kitabının
ortak yazarıdır.
Keller da Aaker gibi marka değerine odaklandı ama onu
müşterinin zihnine yerleştirdi. Meşhur piramidi tabandan tepeye şöyle çıkar:
marka belirginliği (kimsiniz?), marka anlamı (nesiniz?), marka
tepkisi (sizin hakkınızda ne düşünüp ne hissediyorum?) ve en tepede
marka rezonansı (aramızdaki bağ ne?). Rezonans; markanız için sadece
para vermeye değil, sıraya girmeye razı olan müşteridir.
Keller’ın piramidini bizim firmalarımız hep tabandan tutar.
Bilinirlik araştırması yaptıran çoktur; “kaç kişi markamı biliyor?”
sorusu patronun en sevdiği sorudur. Ama piramidin tepesine, yani “beni neden
tercih ediyorsun?” sorusuna pek gelinmez. Bilinirlik satın alınabilir bir
şeydir, para yeterse olur. Rezonans satın alınmaz. Benim gözlemime göre bizde
gerçek rezonansa ulaşmış marka sayısı çok azdır.
Bkz: https://en.wikipedia.org/wiki/Kevin_Lane_Keller

Jean-Noël Kapferer’i de anmadan geçmeyeyim. Fransız
marka profesörü Kapferer, bir markanın kimliğini altı boyutta inceleyen Marka
Kimliği Prizması’nın sahibidir: fiziksel görünüm, kişilik, kültür, ilişki,
yansıma (müşterinin nasıl görünmek istediği) ve iç imge (müşterinin kendini
nasıl gördüğü).
Prizmanın dışındaki asıl katkısı lüks marka yönetimidir.
Vincent Bastien ile birlikte yazdığı The Luxury Strategy (Lüks Marka
Stratejisi) kitabının tezi şudur: Lüksün kuralları normal markaların tersidir.
Fiyatı yükselttikçe talep artabilir; ulaşılabilirliği artırdıkça marka ölür.
Lüks segmentte iş yapmayı düşünen firmalarımızın mutlaka okuması gerekir.
Bizim lüks konusundaki en büyük hatamız, pahalı olmakla lüks
olmayı aynı şey sanmaktır. Türkiye’de kendini lüks diye konumlayan markaların
çoğu aslında pahalı premium markalardır. Fark şurada: Premium marka satışını
artırmak ister, lüks marka ulaşılabilirliğini kısıtlamak zorundadır. Bizimkiler
ise lüks markayı çıkarır çıkarmaz her AVM’ye mağaza açar, sezon sonunda indirim
yapar, sonra da outlet’e girer. Kapferer ve Bastien’in mantığıyla bakarsanız,
outlet’e giren lüks marka o gün lüks olmaktan çıkar. Kimliğini değil, fiyatını
satmaya başlamıştır.
Bkz: https://fr.wikipedia.org/wiki/Jean-No%C3%ABl_Kapferer
Bu üçlünün bize kattığı ortak şey ölçüm disiplinidir.
Markasını ölçmeyen firma, markasını yönetemez.
4. Rekabeti Haritalayanlar

Michael Porter pazarlamacı değil, Harvard’lı bir
strateji iktisatçısıdır. Ama pazarlamayı en çok etkileyen isimlerden biridir.
Belli başlı modelleri şunlar:
·
Beş Güç (1979 tarihli makale, 1980
tarihli Competitive Strategy, Türkçesi Rekabet Stratejisi): Bir
sektörün kârlılığını mevcut rakipler, yeni girenler, ikame ürünler,
tedarikçilerin gücü ve alıcıların gücü belirler.
·
Değer Zinciri (1985): Rekabet avantajı,
şirketin yürüttüğü faaliyetlerin ardışık halkalarında yaratılır.
·
Üç Jenerik Strateji: Maliyet liderliği,
farklılaşma veya odaklanma. Ve en sert uyarısı: Bu üçünden birini seçmeyip
ortada kalan firma sıkışır ve en düşük kârı o eder.
Bizim firmalarımızın önemli bir kısmı tam olarak burada,
ortada sıkışmış durumdadır. Ne en ucuzdur, ne en farklı. Rakibinden biraz ucuz,
liderden biraz kalitesiz.
Bir de şu var: Bizde maliyet liderliği bir strateji değil,
bir kaderdir. Firmalarımız maliyet liderliğini seçmez, ona mecbur kalır. Gerçek
maliyet liderliği ölçek, süreç ve teknoloji işidir; sürdürülebilir bir üstünlüktür.
Bizim maliyet liderliğimiz ise çoğu zaman işçilikten kısmaktan, kaliteyi
düşürmekten ve kayıt dışından ibarettir. Bunun adı strateji değil, ertelenmiş
iflastır.
Porter’ın 1996 tarihli What Is Strategy? (Strateji
Nedir?) makalesi de en az beş güç kadar önemlidir. Oradaki tezi şudur:
Operasyonel verimlilik strateji değildir. Stratejinin özü, ne yapmayacağınızı
seçmektir.
Not: Ortada sıkışma tezi tartışmasız değildir;
maliyet ve farklılaşmayı birlikte başaran firmalar da gösterildi ve hemen
aşağıdaki Kim ile Mauborgne bu ikileme doğrudan itiraz etti. Ama bizim ortadaki
firmalarımız bilinçli bir karma strateji izlemiyor; sadece seçim yapmıyor.
Porter’ın uyarısı onlar için hâlâ geçerli.
Bkz: https://hbr.org/1996/11/what-is-strategy
- https://tr.wikipedia.org/wiki/Michael_Porter

W. Chan Kim ve Renée Mauborgne ikilisinin 2005
tarihli Blue Ocean Strategy (Mavi Okyanus Stratejisi) kitabı, Porter’ın “ya
ucuz ol ya farklı ol” ikilemine itiraz eder. Tezleri şudur: Değer
inovasyonu sayesinde düşük maliyet ve farklılaşma aynı anda mümkündür. Kanlı
kırmızı okyanusta rakiple boğuşmak yerine, rekabetin olmadığı mavi okyanusu
yaratın.
En kullanışlı araçları dört eylem çerçevesidir: Sektörün
verili kabul ettiği hangi unsuru yok edeceksiniz, hangisini azaltacaksınız,
hangisini artıracaksınız, hangi yeni unsuru yaratacaksınız? Bir yönetim
toplantısında tahtaya çizip doldurabileceğiniz en pratik dört kutudan biridir.
Kitabın en bilinen örneği, geleneksel sirkin hayvanlarını ve
yıldız palyaçolarını çıkarıp tiyatro ve canlı müzikle yetişkinlere yönelik yeni
bir eğlence pazarı yaratan Cirque du Soleil’dir.
Eleştirim: Kitap örneklerini geriye dönük seçiyor. Başarmış
firmalara bakıp “demek ki mavi okyanusa açılmışlar” demek kolaydır; asıl
mesele hangi mavi okyanusun kâr edeceğini önceden bilmektir ve kitap bunu vaat
edemiyor. Kitabın yıldız örneği Cirque du Soleil’in 2020’de pandemiyle birlikte
iflas koruması istemesi de bu eleştiriyi güçlendiriyor.
Türkiye’de mavi okyanus lafı, yeni bir iş koluna girmenin
kılıfı oldu. İnşaatçı kafe zinciri açıyor, tekstilci enerjiye giriyor, buna
mavi okyanus diyor. Oysa Kim ve Mauborgne’un kastettiği yeni bir sektöre girmek
değil, aynı sektörde yeni bir değer eğrisi çizmektir. Kendi kırmızı okyanusunda
düzgün yüzmeyi öğrenmemiş bir firmanın mavi okyanus araması, yüzme bilmeden
derin suya açılmaktır.
Bkz: https://en.wikipedia.org/wiki/W._Chan_Kim
- https://en.wikipedia.org/wiki/Ren%C3%A9e_Mauborgne

Clayton Christensen, 1997 tarihli The Innovator’s
Dilemma (Yenilikçinin İkilemi) kitabında tanıttığı yıkıcı inovasyon
teorisiyle tanınır. Tezi rahatsız edicidir: İyi yönetilen firmalar, tam da
doğru şeyleri yaptıkları için batarlar. En iyi müşterilerini dinledikleri, en
kârlı segmentlere odaklandıkları ve düşük kârlı işlere burun kıvırdıkları için,
alttan gelen yetersiz teknolojiyi görmezden gelirler. O teknoloji önce
pazarın ucuz ucunu alır, sonra yukarı tırmanır ve lideri süpürür.
İkinci büyük katkısı yapılacak iş (jobs to be done)
yaklaşımıdır: İnsanlar ürün satın almaz; hayatlarındaki bir işi gördürmek için
ürünü işe alır. Meşhur milkshake araştırmasında sabah milkshake alan
müşterilerin onu içecek olarak değil, uzun ve sıkıcı yol boyunca eli meşgul
edecek ve tok tutacak bir refakatçi olarak aldığı ortaya çıktı. Rakip başka bir
milkshake değil; muz, bagel ve atıştırmalıklardı.
Bu bakış, segmentasyonu demografiden çıkarıp duruma taşıdığı
için çok değerlidir. Yaşa, gelire, cinsiyete göre bölmek yerine “müşteri
hangi anda, hangi işi gördürmek için buraya geliyor?” diye sorarsınız.
Christensen’in en iyi müşterinizin tuzağı dediği
şeyin bizdeki adı ana bayidir. Cironuzun büyük bir kısmını veren bayi, zamanla
ürün gamınızı da, fiyatınızı da, kanal kararınızı da belirlemeye başlar. Yeni
bir ürün çıkaracaksınız, o beğenmez; e-ticarete gireceksiniz, o kızar; yeni bir
bölgeye açılacaksınız, o direnir. Siz de en büyük müşterinizi kırmamak için
hepsinden vazgeçersiniz. Christensen’in anlattığı ölüm tam olarak budur ve
bizde teknolojiyle değil, bayi teşkilatıyla gelir.
Bkz: https://en.wikipedia.org/wiki/Clayton_Christensen
5. Fiyatın Gurusu: Hermann
Simon

Alman akademisyen ve Simon-Kucher’in kurucularından Hermann
Simon’ı ayrı bir başlık altında ele alıyorum. Çünkü fiyatlama üzerine bu
kadar yazmış biri olarak, bizim iş dünyamıza en çok faydası dokunacak gurunun o
olduğunu düşünüyorum. Üstelik ötekiler kadar tanınmıyor.
Confessions of the Pricing Man (Bir
Fiyatlandırmacının İtirafları) ve Robert Dolan ile yazdığı Power Pricing
kitaplarının ana tezleri şunlar:
·
Kârın en güçlü kaldıracı fiyattır.
Fiyatta yapacağınız yüzde birlik bir iyileştirme, hacimde veya maliyette
yapacağınız yüzde birlik iyileştirmeden çok daha fazla kâr üretir. Oysa
firmalar mesailerinin neredeyse tamamını hacim ve maliyetle geçirir.
·
Fiyat savaşları kazayla başlar. Çoğu
fiyat savaşı bilinçli bir strateji değil, yanlış anlaşılmış bir rakip hamlesine
verilen refleks cevaptır. Ve galibi olmaz. (Aynı sonuca ben de Türkiye’den
varmıştım; Bkz: Fiyat Savaşlarının Galibi Olmaz)
·
Fiyat, değerin karşılığıdır. Müşteri
maliyetinizi bilmez, umursamaz. Ödeyeceği rakamı belirleyen şey algıladığı
değerdir. Dolayısıyla fiyatı yönetmek, değeri yönetmektir.
Simon’ın ikinci büyük katkısı Hidden Champions (Gizli
Şampiyonlar) çalışmasıdır. Dünya pazarında birinci, ikinci veya üçüncü sırada
olan ama adını kimsenin duymadığı orta ölçekli, çoğu Alman firmayı inceledi.
Ortak formülleri şu: son derece dar bir odak, o dar alanda olağanüstü derinlik,
doğrudan ve küresel satış örgütü ve fiyat rekabetine girmeden yüksek fiyattan
satış.
Kitabın Savaş Tümiş ile birlikte hazırlanan Türkçe baskısı
da var. Bu kitap bizim KOBİ’lerimiz için Kotler’den daha faydalıdır bence.
Çünkü anlattığı firmalar Coca-Cola değil, Anadolu’daki bir sanayi sitesinde de
kurulabilecek ölçekte firmalar. Dar bir alanda dünyanın en iyisi olmanın, geniş
bir alanda ortalama olmaktan çok daha kârlı olduğunu gösteriyor.
Bizde de bu tanıma yaklaşan firmalar çıktı. Gaziantep’in
halısında, Bursa’nın otomotiv yan sanayisinde, Konya’nın tarım makinesinde,
Denizli’nin havlusunda dünya pazarında ciddi pay alan firmalarımız var. Ama
Simon’ın tanımına tam oturmalarını engelleyen bir fark var: Alman gizli
şampiyonu dünyanın en iyisi olduğu üründe yüksek fiyattan satar; bizimkiler
çoğu zaman en iyi oldukları üründe bile fiyat rekabetiyle satar. Yani onlar
uluslararası pazarlama yapıyor, biz ihracat yapıyoruz. Bu farkı yıllar önce yazmıştım
(Bkz: Durgunluk Dönemlerinde Pazarlama); Simon’ın kitabı o farkın bedelini
rakamla gösteriyor.
Bkz: https://en.wikipedia.org/wiki/Hermann_Simon_(business_manager)
6. Tüketicinin Aslında
Nasıl Karar Verdiğini Gösterenler
Klasik pazarlamanın gizli varsayımı, tüketicinin rasyonel
bir hesap makinesi olduğuydu. Bu varsayımı yıkanlar pazarlamacılar değil,
psikologlar ve davranışsal iktisatçılar oldu.

Robert Cialdini, 1984 tarihli Influence
(İknanın Psikolojisi) kitabında ikna edilebilirliğin evrensel tetikleyicilerini
sıraladı:
·
Karşılıklılık: Bir iyiliğe karşılık verme
ihtiyacı.
·
Bağlılık ve tutarlılık: Verilen sözlere
sadık kalma isteği.
·
Sosyal kanıt: Başkalarının davranışlarını
örnek alma.
·
Otorite: Uzman veya yetkili kişilerden
etkilenme.
·
Beğenme: Sevdiğimiz kişilere evet deme
eğilimi.
·
Kıtlık: Sınırlı olanın değerini yüksek
görme.
Cialdini 2016 tarihli Pre-Suasion kitabında bunlara
yedinci bir ilke ekledi: birlik duygusu. Aynı kitapta daha ince bir şey de
söyledi: Mesajın kendisi kadar, mesajdan hemen önceki an da belirleyicidir.
Benim gözlemim şu: Bu ilkeler bizde sezgisel olarak zaten
uygulanıyor. Sorun uygulanmamaları değil, aşırı ve sahte uygulanmaları. Kıtlık
ilkesi o kadar çok kullanıldı ki inandırıcılığını yitirdi. “Son 3 ürün,
kampanya bugün bitiyor, stoklarla sınırlı” diyorsunuz; ertesi gün aynı
ekran aynı yazıyla duruyor. Sosyal kanıtı sahte yorumla, otoriteyi sahte
uzmanla besleyince de aynı şey oluyor. İlkeler doğru; bizim uygulamamız ilkeyi
yıpratıyor. Cialdini’nin ilkeleri kredi gibidir, her kullanışta biraz tüketirsiniz.
Bkz: https://en.wikipedia.org/wiki/Robert_Cialdini

Daniel Kahneman, insan zihninin karar verme
süreçlerini ve bilişsel önyargıları inceleyen psikologdur. Amos Tversky ile
birlikte geliştirdiği Beklenti Teorisi sayesinde davranışsal iktisadın
kurucularından sayılır ve 2002’de Nobel Ekonomi Ödülü’nü aldı. (Tversky 1996’da
hayatını kaybetmişti; yaşasaydı ödülü birlikte alacakları konuşulur.)
2011 tarihli Thinking, Fast and Slow (Hızlı ve Yavaş
Düşünme) kitabında zihnin iki sistemle çalıştığını anlatır: hızlı, otomatik ve
sezgisel Sistem 1 ile yavaş, çabalı ve hesaplı Sistem 2. Kahneman
bunların beyindeki iki ayrı bölge değil, düşünmeyi anlatmak için kullanılan bir
benzetme olduğunu da vurgular. Pazarlamacı için çıkarımı açık: Satın alma
kararlarının önemli bir kısmı hızlı ve sezgisel verilir.
Fiyatlama açısından en önemli bulgu kayıptan kaçınmadır: Bir
kayıp, aynı büyüklükteki bir kazançtan kabaca iki kat ağır hissedilir. Bunun
bizim işimizdeki karşılığı şudur: Zam bir kayıp, indirim bir kazançtır. Yani
yaptığınız zammın yarattığı tepki, aynı orandaki indirimin yarattığı sevinçten
çok daha büyüktür. Zam iletişiminin neden ayrı bir iş olduğunu anlamak için bu
tek bulgu yeter. (Bkz: Enflasyonist Ortamda Fiyatlama ve Zam Yönetimi)
Tversky ile birlikte tanımladıkları çıpalama etkisi de bizim
işimize doğrudan dokunur: Zihin ilk gördüğü rakama demirler. Fiyat listenizdeki
pahalı ürünün diğerlerini hazmedilir kılmasının bir açıklaması budur. Buna bir
de uzlaşma etkisi eşlik eder: Üç seçenek gören müşteri çoğu zaman
ortadakini seçer.
Kayıptan kaçınma bir şeyi daha açıklar ve bu bizim
depolarımızla ilgilidir. Elindeki malı maliyetinin altına satmayı reddeden
patron rasyonel davranmıyordur; sadece zararı kâğıt üzerinde tutmayı,
gerçekleştirmeye tercih ediyordur. Satmadıkça kayıp henüz olmamış gibi durur.
Oysa o mal her gün biraz daha değersizleşir, yer kaplar, sermayeyi bağlar.
Sahada gördüğüm dolu depoların önemli bir kısmının sebebi talep eksikliği
değil, patronun kaybı kabullenememesidir. “Zararın neresinden dönülse kârdır”
sözü, aslında bu önyargıya karşı atalarımızın geliştirdiği bir panzehirdir.
Not: Davranışsal bilimin bazı bulguları tekrar
edilebilirlik sınavından geçemedi. Kahneman, kitabındaki priming
(zihinsel hazırlama) bölümünün zayıf deneylere dayandığını sonradan kendisi
kabul etti. Çıpalama ve kayıptan kaçınma çok daha sağlam bir kanıt tabanına
sahip; ama kayıptan kaçınmanın büyüklüğü de bugün tartışılıyor. Bu bulguları
yön gösterici olarak kullanın, matematik formülü olarak değil.
Bkz: https://tr.wikipedia.org/wiki/Daniel_Kahneman

Richard Thaler, davranışsal iktisadın öncülerinden
Amerikalı iktisatçıdır ve 2017’de Nobel Ekonomi Ödülü’nü aldı. Cass Sunstein
ile yazdığı Nudge (Dürtme) ve tek başına yazdığı Misbehaving
(Akıllı İnsanların Mantıksız Kararları) kitapları pazarlama dünyasında çok ses
getirdi.
Zihinsel muhasebe kavramı onundur: İnsan parayı tek bir
havuzda değil, ayrı ayrı zihinsel kutularda tutar. İkinci katkısı işlem
faydasıdır: Müşteri sadece üründen değil, “iyi bir pazarlık yaptım”
duygusundan da fayda alır. Referans fiyat bu yüzden hayatidir. Marketlerde kasa
arkasındaki fırsat reyonları (günün indirimli ürünleri) da müşterinin pazarlık
yapmışçasına alışveriş yapma duygusuna (ihtiyacına) oynar.
Kahneman ve Jack Knetsch ile birlikte yaptığı fiyat adaleti
araştırması ise bizim son yıllarımızı birebir açıklar: İnsanlar maliyet
artışından kaynaklanan zammı meşru, talep fırsatçılığıyla yapılan zammı haksız
bulur. Ürün aynı, zam oranı aynı, gerekçe farklı; algı tamamen farklı. “Zam
duyurusunda gerekçenizi rakamla yazın” derken kastettiğim tam olarak budur.
İşlem faydası kavramı bizim pazarlık kültürümüzü de açıklar.
Müşterimiz çoğu zaman üründen değil, kırdırdığı iskontodan haz alır. Bu yüzden
liste fiyatını yüksek tutup iskonto veren firma, baştan düşük net fiyat veren
firmadan daha çok satabilir. Bunun en pahalı dersini Amerikan perakendecisi
JCPenney verdi: 2012’de kampanya ve kuponları kaldırıp dürüst, sabit fiyat
politikasına geçti; satışları çöktü, CEO’su yaklaşık bir buçuk yıl içinde
görevden alındı ve şirket indirimlere geri döndü. Bu bir ahlak meselesi değil,
davranışsal bir gerçektir; iskonto mimarinizi buna göre kurmak zorundasınız.
Ama dikkat: Pazarlık payını satışçının insafına bırakırsanız işlem faydasını
müşteriye değil, kendi marjınıza ödetirsiniz. (Bkz: İskonto Politikaları)
Bkz: https://en.wikipedia.org/wiki/Richard_Thaler

Rory Sutherland, Ogilvy’nin İngiliz reklamcısı ve çok
izlenen TED konuşmalarıyla tanınan bir yazardır. 2019 tarihli Alchemy
(Yaratıcılığın Simyası) kitabının tezi şudur: Mantıklı çözüm her zaman en
etkili çözüm değildir ve algıyı değiştirmek çoğu zaman gerçeği değiştirmekten
çok daha ucuzdur. En sevdiği örnek Eurostar’dır: Londra-Paris yolculuğunu
yaklaşık 40 dakika kısaltmak için 6 milyar sterlin harcandı. Sutherland’e göre
o paranın küçük bir kısmıyla yolculuğu öyle keyifli hale getirebilirdiniz ki
yolcular trenin yavaşlamasını isterdi.
Türkiye’de bu tez en çok mühendis kafasıyla yönetilen
firmalara lazım. “Ürünüm iyi, kendini satar” cümlesini kaç kez duyduğumu
sayamam. Oysa teslimat süresini on gün kısaltmak size milyonlara mal olabilir;
müşteriye siparişinin nerede olduğunu göstermek ise neredeyse bedavadır ve çoğu
zaman benzer bir memnuniyet üretir. Bekleme süresini kısaltmak pahalıdır,
beklemeyi katlanılır kılmak ucuzdur. Bizim sanayicimizin bütçesi birinciye
yetmez ama ikinciyi hiç denemez.
Not: Algıyı yönetmek, bozuk ürünü örtmenin bahanesi
değildir. Sutherland’in tezi, ürün iyi olduğu halde algının kötü olduğu
durumlar içindir. Ürün kötüyse, 13. bölümde andığım Deming haklıdır: Kötü ürünü
iyi pazarlamak batışı hızlandırır.
Bkz: https://en.wikipedia.org/wiki/Rory_Sutherland_(advertising_executive)
- https://www.youtube.com/watch?v=aQzHH4rS6VI
7. Müşteriyi Merkeze
Alanlar

Don Peppers ve Martha Rogers, 1993 tarihli The
One to One Future kitabında şu tezi işlediler: Pazarlamanın geleceği
kitlelere satış yapmak değil, her müşteriyi bireysel olarak tanımak ve onunla
öğrenen bir ilişki kurmaktır. Farklı müşterilere farklı davranılmalıdır. Pazar
payının yerine müşteri payını koydular. Yani “kaç müşterim var?” değil, “her
müşterimin cüzdanının yüzde kaçı bende?” Bugün CRM dediğimiz her şeyin
fikri temeli bu kitaptır. Türkçede Müşteri İlişkileri Yönetimi CRM adlı
kitapları da var.
Bizde CRM, bir yazılım satın almak sanıldı. CRM programı
olan ama müşterisinin adını bilmeyen çok firma var. Oysa Peppers ve Rogers’ın
anlattığı bir yazılım değil, bir politikaydı: Farklı müşteriye farklı
davranmak. Dikkat edin, bunun bizde tehlikeli bir tarafı vardır. Farklı
davranmak yazılı bir politikaya dayanmıyorsa, müşterinin gözünde ayrıcalık
değil kayırma olur. Bu yüzden bire bir pazarlamanın ön şartı, sağlam bir
müşteri sınıflandırması ve iskonto politikasıdır. Politikası olmayan firmanın
CRM’i, sadece kayırmayı hızlandırır.
Bkz: https://en.wikipedia.org/wiki/Don_Peppers

Fred Reichheld, müşteri sadakati ekonomisinin öncüsü
sayılan Bain danışmanıdır. 1996 tarihli The Loyalty Effect kitabında
müşteriyi elde tutma oranındaki küçük bir iyileşmenin kârda büyük bir sıçrama
yarattığını savundu. 2003’te Harvard Business Review’daki makalesiyle her şeyi
tek bir soruya indirdi: “Bizi bir arkadaşınıza tavsiye eder misiniz?”
Net Tavsiye Skoru (NPS) buradan çıktı; 2006 tarihli The Ultimate Question
kitabıyla yaygınlaştı.
NPS akademik çevrelerde epeyce eleştirildi; bir firmayı tek
bir rakama indirgemek tehlikelidir. Ama hiçbir şey ölçmeyen bir firma için NPS
iyi bir başlangıç kapısıdır.
Reichheld de zamanla bu zaafı gördü. Müşteri temsilcilerinin
primi yüksek çıksın diye müşteriden bize 10 verin ricasının yapıldığı
bir düzende NPS aşındı. Bu yüzden 2021’de yeni bir metrik önerdi: Kazanılmış
Büyüme Oranı (Earned Growth Rate). Mantığı basittir: Reklamla, indirimle adeta
satın alınan müşteriyi değil; mevcut müşterinizin tavsiyesiyle ve geri gelen müşteriyle
oluşan ciro artışını ölçün. Yani “bizi tavsiye eder misiniz?” lafını
bırakın, tavsiye üzerine kasanıza giren gerçek paraya bakın diyor.
NPS Türkiye’de en hızlı bozulan metrik oldu. Çağrı
merkezinden çıkan “bize 10 verirseniz sevinirim” cümlesi, o skoru ölçüm
olmaktan çıkarıp temenniye çevirdi. Reichheld’in yeni metriği bize daha uygun.
Patrona tek soru sorun: “Geçen yıl kazandığınız yeni müşterilerin yüzde kaçı
mevcut müşterinizin tavsiyesiyle geldi?” Cevabı bilmiyorsanız, zaten hiçbir
sadakat metriğini ölçemezsiniz.
Not: Reichheld’in “müşteriyi elde tutmak yeni
müşteri bulmaktan daha kârlıdır” tezi, bu yazıdaki en doğrudan çatışmanın
taraflarından biridir. Sharp’ın verisi, büyümenin elde tutmadan çok
penetrasyondan geldiğini söylüyor. Peppers ve Rogers’ın müşteri payı fikri de
aynı tartışmanın içindedir.
Bkz: https://en.wikipedia.org/wiki/Fred_Reichheld

Joseph Pine ve James Gilmore’un 1999 tarihli The
Experience Economy (Deneyim Ekonomisi) kitabı, ekonomik değerin tarım,
sanayi ve hizmetten sonra yeni bir evreye geçtiğini savunur. Her iş bir
sahnedir; şirket, tiyatro oyunu sahneler gibi deneyim kurgulamalıdır.
Ekonomik değerin dört basamağını tanımladılar: emtia, mal,
hizmet ve deneyim. Kahve çekirdeği emtiadır, kavrulmuş paket kahve maldır,
kafede servis edilen kahve hizmettir, ambiyansıyla birlikte yaşatılan kahve ise
deneyimdir. Aynı çekirdeğin fincan başına fiyatı basamaklar arasında katlanarak
artar.
2007 tarihli Authenticity kitaplarında ise
müşterilerin sahte ve yapay olandan sıkıldığını, şirketin kendi özüne sadık
kalıp kalmadığını ürün kalitesi kadar önemsediğini anlatırlar.
Her iki kitap da perakendecilerimiz, restoran ve kafe
işletmecilerimiz, otelcilerimiz için en doğrudan uygulanabilir kitaplardandır.
İki uyarı: Birincisi, bizde deneyim yatırımı çoğu zaman
dekorasyona indirgeniyor. Oysa deneyim dekor değil kurgudur; müşterinin kapıdan
girdiği andan çıktığı ana kadar yaşayacağı sahnenin yazılmasıdır. İkincisi,
sanayicilerimiz “deneyim bizim işimiz değil, biz B2B’yiz” der. Yanlış.
Fabrika gezisi bir deneyimdir, numune paketinin açılışı bir deneyimdir, teknik
servisin geliş şekli bir deneyimdir. Üstelik B2B’de müşteri sayısı az olduğu
için her deneyimin ağırlığı çok daha fazladır.
Bkz: https://en.wikipedia.org/wiki/B._Joseph_Pine_II
- https://case.edu/weatherhead/about/faculty-and-staff-directory/jim-gilmore
8. Dikkat Çağının
Yazarları

Seth Godin, pazarlama ve fikirlerin yayılması üzerine
yazan Amerikalı yazar ve girişimcidir. Permission Marketing (1999), Purple
Cow (Mor İnek, 2003), Tribes (2008) ve This Is Marketing
(2018) kitaplarındaki tezleri şunlar: Kesintiye dayalı pazarlama (yani müşterinin
aniden karşısına çıkılarak yapılan pazarlama, Interruption Marketing) ölüyor,
çünkü dikkat kıt bir kaynaktır; satın alınmaz, hak edilir. Sıradan olan
görünmezdir; yolda binlerce inek görürsünüz, aklınızda kalan mor olandır. Ve
herkese hitap etmeye çalışmak yerine en küçük uygulanabilir kitleyi
seçin.
Godin eleştirimi de söyleyeyim: İlham verir, yöntem vermez.
Kitabı bitirip kalkıp bir şey yapamazsınız, sadece bakışınız değişir. Ama bazı
kitapların işi de zaten budur.
Türkiye açısından iki notum var. Birincisi, izinli
pazarlamayı yirmi yıldır konuşuyoruz ama e-posta ve SMS listelerimizin önemli
bir kısmı hâlâ izinsiz. İkincisi, en küçük uygulanabilir kitle fikri ilk
bakışta Byron Sharp’la çelişiyor gibi görünür. Bu çelişkiyi 11. bölümde
çözeceğim.
Bkz: https://tr.wikipedia.org/wiki/Seth_Godin

Everett Rogers, 1962 tarihli Diffusion of
Innovations (Yeniliklerin Yayılması) kitabıyla yeni fikirlerin,
teknolojilerin ve ürünlerin toplumda nasıl yayıldığını açıklayan Amerikalı
iletişim bilimcidir.
Rogers'a göre insanlar yenilikleri aynı anda benimsemez.
Toplumun küçük bir bölümü yeniliklere meraklıdır ve risk almaktan çekinmez.
Bazıları başkalarından önce davranmak ister. Büyük çoğunluk ise yeni ürünü
ancak başkalarında görüp sonuçlarından emin olduktan sonra satın alır.
Bu davranışları beş gruba ayırdı: Yenilikçiler (%2,5), erken
benimseyenler (%13,5), erken çoğunluk (%34), geç çoğunluk (%34) ve geride
kalanlar (%16). Bu oranlar gerçek pazarlarda her zaman aynı şekilde gerçekleşen
matematiksel kurallar değil, yeniliklerin benimsenmesini açıklamak için
kullanılan ideal bir dağılımdır.
Rogers'ın ikinci önemli katkısı, bir yeniliğin kabulünü
etkileyen beş özelliği tanımlamasıdır: Göreli üstünlük, mevcut alışkanlıklarla
uyumluluk, karmaşıklık, denenebilirlik ve sonuçlarının gözlemlenebilir olması. Yani
bir ürünün yeni olması yetmez. Mevcut çözüme göre üstünlüğü anlaşılmalı,
müşterinin hayatına veya işine uyum sağlamalı, kullanımı fazla karmaşık
olmamalı, mümkünse denenebilmeli ve faydası başkaları tarafından
görülebilmelidir.
Türkiye'deki firmalarımızın yeni ürün lansmanlarında
yaptıkları önemli hatalardan biri, herkesi aynı anda müşteri yapmaya
çalışmalarıdır. Yeni bir ürün çıkarılıyor, bütün bayilere gönderiliyor, büyük
bir reklam kampanyası yapılıyor ve üç ay sonra satışlar beklenen seviyeye
ulaşmayınca ürünün tutmadığı söyleniyor. Oysa her bayi ve her müşteri yeni
ürünü aynı hızda benimsemez. Bazı bayiler yeniliklere açıktır; bazıları ise
yıllardır sattığı üründen vazgeçmek istemez. İlk grubun başarılı uygulamalarını
ikinci gruba göstermeden herkesten aynı performansı beklemek yanlıştır. Yeni
ürünü önce denemeye hevesli müşterilere satın, sonuçlarını ölçün, memnun
müşterilerinizin referanslarını oluşturun ve sonra daha temkinli kitlelere
yayılın.
Bir sonraki başlıkta anlatacağım Geoffrey Moore, Rogers'ın
bu modelini teknoloji pazarlarına uyarladı ve erken benimseyenlerle ana akım
müşteriler arasındaki uçuruma dikkat çekti. Yani Rogers yeniliğin nasıl
yayıldığını, Moore ise bu yayılmanın nerede tıkanabileceğini anlatır.
Bkz: https://en.wikipedia.org/wiki/Everett_Rogers

Geoffrey Moore, yüksek teknoloji pazarlaması üzerine
yazan Amerikalı danışmandır. 1991 tarihli Crossing the Chasm (Uçurumdan
Geçmek) kitabı, Everett Rogers’ın yeniliğin yayılması modelinin üzerine
kuruludur. Moore yeniliği erken benimseyenlerle ana akım pazar arasında bir
uçurum olduğunu ve pek çok ürünün bu uçurumda öldüğünü gösterdi. Çözümü: bütün
pazara birden saldırmak yerine tek bir dar köprübaşı seçip orada tam hâkimiyet
kurmak. Yeni ürün çıkaran herkesin okuması gereken kitaptır.
Bizim firmalarımızın çoğu uçuruma düşmüyor, çünkü uçuruma
hiç yaklaşmıyor. Yeni ürün çıkarmayan firmanın uçurum sorunu da olmaz. Ürün
geliştirenlerimiz ise köprübaşı seçmek yerine “herkese satalım” diyor ve
bütçesini ilk altı ayda tüketiyor. Moore’un dediği açık: Önce tek bir dar
pazarda ezici hâkimiyet, sonra genişleme. Referans müşteriniz yoksa ikinci
müşteriniz de olmaz.
Bkz: https://en.wikipedia.org/wiki/Geoffrey_Moore

Chris Anderson, 2001–2012 arasında Wired dergisinin
genel yayın yönetmeniydi. Uzun Kuyruk kavramını 2004’te Wired’daki
makalesinde ortaya attı, 2006’da The Long Tail (Uzun Kuyruk) adıyla
kitaplaştırdı. Tezi şudur: Raf sonsuzsa, niş ürünlerin toplamı hit ürünleri
geçebilir. Fiziksel mağazada yer darlığı yüzünden satılamayan binlerce ürün,
internette hep birlikte büyük bir pazar oluşturur.
E-ticaret uzun kuyruğun var olduğunu doğruladı; ama
kuyruktan kimin para kazandığı ayrı bir soru çıktı. Harvard’dan Anita Elberse
2008’de Harvard Business Review’da yayımladığı makalede verilerle itiraz etti:
Dijital pazarlarda bile gelirin büyük kısmı baştaki hit ürünlerde toplanıyordu.
Anderson tezini savundu; tartışma bugün de sürüyor.
Türkiye’de pazaryerleri bu tartışmanın canlı laboratuvarı
oldu. Kuyruğun uzaması satıcıya değil, platforma yaradı. Binlerce satıcı
kuyruğun içinde, kâr ise büyük ölçüde platformun kasasında. Kuyruğa girin, ama
kuyruğun sizi doyurmayacağını bilerek girin ve kendi kanalınızı kurmayı asla
ertelemeyin. (Bkz: E-Ticaret Nasıl Yapılır)
Bkz: https://en.wikipedia.org/wiki/Chris_Anderson_(writer)
- https://hbr.org/2008/07/should-you-invest-in-the-long-tail

Simon Sinek, liderlik ve motivasyon üzerine yazan
İngiliz asıllı Amerikalı yazar ve konuşmacıdır. 2009 tarihli Start With Why
(Neden İle Başla) kitabında anlattığı Altın Çember’in tezi şudur:
Firmalar ne yaptıklarını ve nasıl yaptıklarını anlatır; oysa insanlar neden
yaptığınızı satın alır. Konferans salonlarını dolduran bir tezdir.
Türkiye’de nedeni olan marka az, nedeni sonradan uydurulmuş
marka çoktur. Kurumsal sitelerimizdeki misyon-vizyon metinlerini alt alta
koyun, hangisinin hangi firmaya ait olduğunu ayırt edemezsiniz. Hâlbuki asıl
tuhaf olan şu: Aile şirketlerimizin çoğunun gerçek bir nedeni vardır. Kurucunun
hikâyesi, bir ustanın inadı, bir memleket meselesi… Ama patron bunu anlatmaktan
utanır, “fazla samimi kaçar” der, yerine ajansın yazdığı kurumsal
klişeyi koyar. Sinek’in aradığı şey, o utandığınız hikâyedir.
Not: Sinek’in tezi güçlü bir anlatı aracıdır, ama
dayandırdığı beyin bilimi açıklamaları bilim insanlarınca aşırı basitleştirme
olarak eleştirilir. Onu bir hikâye anlatma rehberi olarak okuyun, bilimsel bir
model olarak değil.
Bkz: https://en.wikipedia.org/wiki/Simon_Sinek
9. Reklamcılığı Bilime
Dönüştürenler
Pazarlama teorisine katkıların önemli bir kısmı reklam
dünyasından geldi.

Claude Hopkins, 1923 tarihli Scientific
Advertising (Bilimsel Reklamcılık) kitabıyla reklamcılığa bilimsel bir
yaklaşım getiren Amerikalı reklamcıdır. Kitap bundan yüz yılı aşkın süre önce
yazılmış olmasına rağmen, bugün dijital pazarlama yapanların bile okuyup
öğrenebileceği çok şey içeriyor.
Hopkins'in temel yaklaşımı şudur: Reklam, güzel sözler yazma
veya yaratıcı görseller hazırlama sanatı değildir. Reklamın bir amacı vardır ve
o amaç için ne kadar başarılı olduğu ölçülmelidir. Reklamcı tahminlerle değil,
denemeler ve sonuçlarla hareket etmelidir.
Bunun için farklı reklam başlıklarını, teklifleri, metinleri
ve görselleri karşılaştırmayı önerdi. Kuponlar, numune talepleri ve doğrudan
cevap alınabilen kampanyalar sayesinde hangi reklamın daha çok müşteri
getirdiğini ölçmeye çalıştı.
Bugün dijital pazarlamacıların A/B testi dedikleri
yaklaşımın tarihsel öncüllerinden biri budur. Bir reklamın iki versiyonunu
yayınlayıp hangisinin daha başarılı olduğunu görmek için internetin icat
edilmesini beklememiz gerekmiyordu. Hopkins bunu yüz yıl önce yapıyordu.
Ama Hopkins'in ikinci önemli öğretisi de vardı: Reklam
müşteriye bir şey vaat etmeli ve bu vaadi inandırıcı biçimde açıklamalıdır.
Güzel bir sıfat yerine somut bir gerekçe sunmak gerekir. Herkes “en
kaliteli, en güvenilir, en iyi” diyebilir. Bunlar iddia değil, temennidir.
Müşterinin ikna olması için daha fazlası gerekir.
Türkiye'de reklamcılık yapan firmalarımızda gördüğüm önemli
sorunlardan biri, reklamın başarısını reklamın kendisiyle ölçmeleridir. Patron
afişi beğeniyor mu? Film etkileyici olmuş mu? Sosyal medyada kaç beğeni gelmiş?
Ajans ödül kazanmış mı? Bunların hiçbiri tek başına reklamın pazarlama
başarısını göstermez.
Reklamın amacına göre marka bilinirliğini, hatırlanmayı,
müşteri başvurusunu, satışları veya uzun vadeli marka etkisini ölçmek gerekir.
Hopkins'in özellikle doğrudan sonuç alınabilen reklamlar için geliştirdiği
yaklaşımın özü budur.
Bir eleştirim de var: Hopkins'in dönemindeki ölçüm
olanakları ağırlıklı olarak doğrudan tepki ve satış sonuçlarına dayanıyordu.
Oysa bugün biliyoruz ki reklamın bir kısmı hemen satış yaratırken bir kısmı
yıllar sonra gerçekleşecek satın almaların zeminini hazırlar. Dolayısıyla bütün
reklamları kısa vadeli satış dönüşümüyle değerlendirmek de yanlıştır.
Bu noktada Hopkins'i biraz ileride anlattığım Binet ve Field
ile birlikte okumak gerekir. Hopkins bize reklamı ölçmeyi, Binet ve Field ise
kısa ve uzun vadeli etkileri birlikte değerlendirmeyi öğretir.
Bkz: https://www.loc.gov/item/23009362/
- https://en.wikipedia.org/wiki/Claude_C._Hopkins

David Ogilvy, modern reklamcılığın en etkili
isimlerinden biridir. Kurduğu Ogilvy & Mather reklam ajansı, dünyanın en
büyük reklam kuruluşlarından birine dönüştü. Confessions of an Advertising
Man (Bir Reklamcının İtirafları, 1963) ve Ogilvy on Advertising
(1983) kitapları reklamcılık tarihinin temel eserleri arasındadır.
Ogilvy'nin pazarlamaya kattığı en önemli düşüncelerden biri
marka imajıdır. Ona göre her reklam, markanın uzun vadeli kişiliğine ve
algısına katkıda bulunmalıdır. Bir reklamın tek başına satış yapması yetmez;
markanın yıllar içinde nasıl algılanacağını da düşünmek gerekir.
İkinci önemli yaklaşımı ise araştırmaya verdiği önemdir.
Ogilvy yaratıcı reklamcılığın güçlü bir savunucusuydu ama yaratıcılığı
araştırmanın alternatifi olarak görmezdi. Müşteriyi tanımadan, ürünün
özelliklerini öğrenmeden ve neyin işe yaradığını incelemeden hazırlanan reklamı
doğru bulmazdı.
Benim Ogilvy'den çıkardığım ders şudur: Reklamın yaratıcı
olması ile pazarlama açısından başarılı olması aynı şey değildir. Yaratıcılık
bir araçtır, amaç değildir.
Türkiye'de birçok reklam kampanyasında bu ayrımın
kaybolduğunu görüyorum. Ajansın hazırladığı film çok eğlencelidir, herkes
güler, sosyal medyada paylaşılır. Ama hangi markanın reklamı olduğu
hatırlanmaz. Bazen de reklamın hikâyesi o kadar etkileyicidir ki ürün arka
planda kalır.
Reklamı izleyenler filmi konuşuyor ama markayı
hatırlamıyorsa, reklamveren başkasının yaratıcılığına para ödemiş demektir.
Ogilvy'nin bir başka öğretisi, müşteriyi küçümsememektir.
İnsanların reklam mesajlarını anlamaları için onları aptal yerine koymak
gerekmez. Müşteriyle saygılı, açık ve ikna edici bir iletişim kurulmalıdır.
Bunun bizim reklamlardaki karşılığını da söyleyeyim: Sürekli
bağıran, rakibini kötüleyen, kanıt sunmadan dünyanın en iyisi olduğunu iddia
eden reklamlardan vazgeçmeliyiz. Müşteri sizin kendinizi ne kadar övdüğünüzle
değil, ona ne kadar fayda sağlayacağınızla ilgilenir.
Ogilvy'yi de eleştirmeden geçmeyeyim. Reklamcılık anlayışı
büyük ölçüde basılı yayınların ve televizyonun hâkim olduğu dönemde şekillendi.
Bugünün çok kanallı, etkileşimli iletişim dünyasında önerdiği her uygulama aynı
biçimde geçerli olmayabilir. Ama araştırmaya, marka tutarlılığına ve açık bir
satış vaadine verdiği önem hâlâ günceldir.
Bence Ogilvy'yi okumadan reklamcılık yaptığını söyleyen
birinin eğitimi eksiktir. (Bu arada Ogilvy "Scientific Advertising'i
yedi kez okumayan reklamla uğraşmasın" demiştir 😊)
Bkz: https://en.wikipedia.org/wiki/David_Ogilvy
10. Kanıtçılar: Yukarıda
Anlattıklarımın Bir Kısmını Sınayanlar
Bu bölüm bence yazının en kritik yeridir. Çünkü buraya kadar
saydığım tezlerin önemli bir kısmı son yirmi yılda veriyle sınandı ve bazıları
sınıfta kaldı.

Andrew Ehrenberg, pazarlama dünyasında adı Kotler,
Ries veya Trout kadar bilinmeyen ama bilimsel pazarlama araştırmaları açısından
en önemli isimlerden biridir. İngiliz istatistikçi ve pazarlama araştırmacısı
Ehrenberg, tüketicilerin satın alma davranışlarını büyük veri setleri üzerinden
inceleyerek pazarlamada bazı düzenlilikler bulunduğunu gösterdi. 1972 tarihli Repeat
Buying (Tekrar Satın Alma) kitabı bu çalışmalarının temel eserlerinden
biridir.
Ehrenberg'in yaklaşımı kendisinden önceki pek çok pazarlama
yazarından farklıydı. Tüketicinin neden belli bir markayı sevdiğine veya
markaların nasıl farklılaşması gerektiğine ilişkin görüşler üretmek yerine,
insanların gerçekte ne satın aldıklarına baktı. Aynı kategorideki markaların
satın alma sıklıklarını, tekrar satın alma oranlarını ve pazar paylarını
karşılaştırdı. Ehrenberg bize pazarlama kararlarını güzel hikâyelerden önce
verilere dayandırmayı öğretti.
En önemli bulgularından biri, çifte tehlike (Double
Jeopardy) yasasıdır. Küçük markaların yalnızca daha az müşterisi yoktur;
müşterileri aynı zamanda büyük markaların müşterilerine göre genellikle biraz
daha az sadıktır. Büyük markalar ise hem daha çok müşteriye sahiptir hem de bu
müşteriler onları bir miktar daha sık satın alır.
Bu bulgunun pazarlamacılar açısından önemli bir sonucu
vardır: Küçük bir markanın sadakat oranının düşük olması, mutlaka
müşterilerinin memnuniyetsiz olduğu anlamına gelmez. Bu durum markanın pazar
payıyla ilişkili, pek çok kategoride gözlemlenen bir düzenliliğin sonucu
olabilir.
Ehrenberg'in çalışmaları bana pazarlama dünyasının önemli
bir zaafını hatırlatıyor. Pazarlamacılar başarı öykülerini severler. Başarılı
bir markanın reklamını, sloganını veya kampanyasını inceler ve başarının
sırrını bulduklarını düşünürler. Oysa aynı şeyi yapıp başarısız olan firmaları
araştırmazlar. Böylece başarıya sebep olduğunu sandıkları şey, belki de
yalnızca başarının yanında görülen bir özellik olabilir.
Bizde de durum farklı değil. Bir marka büyüyünce hemen
reklam kampanyası örnek gösterilir. Bir başka marka küçülünce satış ekibi
suçlanır. Oysa önce rakamları incelemek gerekir: Markanın müşteri sayısı mı
azaldı, müşteriler daha seyrek mi satın aldı, dağıtım noktaları mı kaybedildi,
yoksa kategori mi daraldı?
Bir sonraki başlıkta anlatacağım Byron Sharp, Ehrenberg'in
öncülük ettiği bu araştırma geleneğini devam ettirerek modern pazarlamanın pek
çok kabulünü sorguladı. Bu yüzden Sharp'ı anlamak için önce Ehrenberg'i tanımak
gerekir.
Bkz: https://en.wikipedia.org/wiki/Andrew_Ehrenberg

Byron Sharp, Avustralya'daki Ehrenberg-Bass
Enstitüsü'nün direktörü ve pazarlama bilimi profesörüdür. 2010 tarihli How
Brands Grow (Markalar Nasıl Büyür?) kitabında, Andrew Ehrenberg'in öncülük
ettiği ampirik pazarlama araştırmalarını daha geniş bir pazarlama tartışmasının
merkezine taşıdı. Yüzlerce kategoride, uzun yıllara yayılan satın alma
verilerini kullanarak pazarlamanın geleneksel kabullerini sorguladı. (Kitabının
devamı niteliğindeki How Brands Grow Part 2’yi Jenni Romaniuk ile
birlikte yazdılar; o cildin ilk yazarı Romaniuk’tur.)
Ana bulguları:
·
Markalar sadakatle değil, penetrasyonla
büyür. Yani müşterilerinizi daha sadık yaparak değil, müşteri sayınızı
artırarak. Büyüyen markalarda büyümenin ana kaynağı yeni ve hafif alıcılardır.
·
Çifte tehlike yasası. Küçük markanın hem
müşterisi azdır, hem de o müşteriler biraz daha az sadıktır. Bu bir yönetim
hatası değil, Andrew Ehrenberg’in 1960’lardan beri gözlediği, kategoriler arası
bir düzenliliktir.
·
Ciro hafif alıcılardan gelir. Cironuzun
büyük kısmı sadık müşterilerinizden değil, yılda bir iki kez alan kalabalık
hafif alıcı kitlesinden gelir. Bu yüzden sadakat programlarının büyümeye
katkısı sanıldığından düşüktür.
·
Farklılaşma abartılmıştır. Tüketici
markalar arasında sizin sandığınız kadar anlamlı fark görmez. Asıl gereken
ayırt edicilik, yani tanınabilirliktir: renginiz, şekliniz, ambalajınız,
sesiniz, karakteriniz uzaktan tanınsın.
·
Dar hedefleme büyümeyi kısar. Rakip
markaların müşteri profilleri birbirine şaşırtıcı derecede benzer. Kategorinin
küçük bir dilimine kilitlenmek yerine kategori alıcılarının tamamına ulaşmaya
çalışmak gerekir. Buna sofistike kitlesel pazarlama diyorlar.
·
İki tür bulunurluk vardır. Zihinsel
bulunurluk (satın alma anında akla gelmek) ve fiziksel bulunurluk (elin
uzanacağı her yerde olmak). Pazarlamanın işi bu ikisidir.
Aynı enstitüden John Dawes’in 2021’de B2B pazarlar
için önerdiği 95:5 kuralı da bu mantığı izler: Herhangi bir anda
potansiyel alıcıların yalnızca yüzde beşi kadarı satın alma modundadır. Kalan
yüzde doksan beş için bugün satış değil, gelecekteki satın almanın zeminini
hazırlarsınız. Bugün satmayan reklam boşa gitmiş reklam değildir.
Sharp’ın bizim işimize en çok yarayacak bulgusu fiziksel
bulunurluktur. Türkiye’de marka olmayı reklamın, bulunurluğu ise satışın işi
sayarız. Sharp bu ayrımı reddediyor: İkisi de pazarlamanın işidir ve ikisi
olmadan büyüme olmaz. Ben de yıllar önce bulunurluk farklılaşmasını yazmıştım
(Bkz: Rekabette Tatminkâr Pozisyonlar); Sharp bunu veriyle destekliyor. Sadakat
tarafına gelince: Bizde sadakat programı çoğu zaman puan kartıdır, puan kartı
da gizli iskontodur. Sharp haklıysa, o puanları zaten alacak olan müşteriye
vermiş oluyorsunuz. Yani sadakat değil, marj dağıtıyorsunuz.
Bkz: https://en.wikipedia.org/wiki/Byron_Sharp
- https://marketingscience.info/news-and-insights/the-955-rule-why-b2b-growth-starts-long-before-the-purchase

Jenni Romaniuk, Sharp’ın yanında mutlaka anılması
gereken isimdir. Ehrenberg-Bass Enstitüsü’nde araştırma profesörüdür. 2018
tarihli Building Distinctive Brand Assets (Ayırıcı Marka Varlıkları İnşa
Etmek) kitabında renk, şekil, ses, karakter ve slogan gibi işaretlerin nasıl
markaya ait hale geldiğini ve bunun nasıl ölçüleceğini anlatır. Bir işaretin
gücünü iki soruyla ölçer: Kaç kişi onu doğru markaya bağlıyor ve kaç kişi onu
rakiple karıştırıyor? Müşterinin bir kategoriye hangi anlarda ve hangi
ihtiyaçla girdiğini anlatan kategori giriş noktaları kavramı da onun en
kullanışlı araçlarındandır.
Logosunu her üç yılda bir değiştiren, her kampanyada yeni
bir renk deneyen firmalarımıza Romaniuk’un kitabı ilaç gibi gelir.
Bkz: https://www.jenniromaniuk.com/
Dikkat edin: Bu tezler, yukarıda anlattığım birçok
isimle açıkça çatışıyor. Ries ve Trout’un farklılaşmaya dayalı
konumlandırmasıyla, Kotler’in segmentasyonuyla, Aaker’ın ve Reichheld’in
sadakat vurgusuyla, Peppers ve Rogers’ın müşteri payı fikriyle. Pazarlama literatüründe
bugün yaşanan asıl tartışma budur.
Benim bu tartışmadaki tavrım şu: Sharp’ın verisi büyümenin
nereden geldiğini, diğerleri ise müşterinin sizi neden seçeceğini anlatır.
Ayırt edicilik bulunmanızı sağlar; anlamlı bir fark ise bulunduktan sonra
seçilmenize sebep verir. Ayırt edici olmayan marka ne kadar farklı olursa olsun
fark edilmez. Ayırt edici olup hiçbir fark vaat etmeyen marka ise tanınır ama
tercih edilmeyebilir.

Les Binet ve Peter Field, İngiliz reklam
etkinliği araştırmacılarıdır. İngiltere’deki reklamcılar birliğinin (IPA) otuz
yılı aşkın kampanya veri tabanını analiz ettiler ve bence son yirmi yılın en
faydalı pazarlama çalışmasını ürettiler: 2013 tarihli The Long and the Short
of It. Kitabın bulguları:
·
Bütçenin yaklaşık yüzde altmışı uzun vadeli
marka inşasına, yüzde kırkı kısa vadeli satış aktivasyonuna ayrılmalıdır.
Bu oran kategoriye göre değişir ama başlangıç noktası budur. B2B pazarlarda
oran yarı yarıya yaklaşır.
·
Duygusal kampanyalar uzun vadede, rasyonel ve
fiyat odaklı kampanyalar kısa vadede kazanır. İkisi birbirinin alternatifi
değil, tamamlayıcısıdır.
·
Marka inşası geniş erişim ister, satış
aktivasyonu dar hedefleme ister. Bu ikisini karıştıran firma iki işi de
yapamaz.
·
Kısa vadeli sonuç almak kolay ve ölçülebilir
olduğu için firmalar bütçeyi oraya kaydırır. Bu kayma bir iki yıl kâr
getirir, sonra marka erir.
Bu iki adamı seviyorum, çünkü iddia değil veri sunuyorlar.
Türkiye’de bir patronu ikna etmek istiyorsanız elinizde tablo olması gerekir;
onlar tablo veriyor.
Şimdi acı gerçeği söyleyeyim. Benim sahada gördüğüm tablo,
onların 60/40 dediği oranın neredeyse tersidir. Pek çok firmamızda pazarlama
bütçesinin neredeyse tamamı satış aktivasyonuna gider: iskonto, bayi primi, raf
parası, sezon kampanyası, indirim günü. Marka inşasına ayrılan pay çoğu zaman
sıfıra yakındır. Sonucu da her yıl aynıdır: Aynı işi yapabilmek için biraz daha
fazla indirim vermek zorunda kalırsınız. Marka inşa etmeyen firma, her yıl
kendi marjından borçlanarak satış yapar.
İkilinin diğer çalışmaları da okunmaya değer; bildiğim
kadarıyla hiçbiri henüz Türkçeye kazandırılmadı:
·
Marketing in the Era of Accountability
(2007): Pazarlama yatırımlarının etkisinin zamana göre nasıl değiştiğini
inceler.
·
Media in Focus (2017): Dijital çağda
kitlesel erişimin ve hedeflemenin yerini ele alır.
·
Effectiveness in Context (2018): Farklı
pazar ve marka türlerinde hangi iletişim stratejisinin işe yaradığını anlatır.
Mark Ritson, Londra İşletme Okulu, MIT ve Melbourne İşletme Okulu gibi kurumlarda yıllarca MBA öğrencilerine ders vermiş bir marka danışmanı ve pazarlama profesörüdür. Meşhur bir kitabı yok, ama Marketing Week’teki köşe yazılarıyla ve çevrim içi Mini MBA programıyla bir kuşağı etkiledi.
Tezi şu: Pazarlamacılar “ya o ya bu” hastasıdır;
doğrusu neredeyse her zaman “hem o hem bu”dur. Dijital mi geleneksel mi,
marka mı performans mı, kitle mi hedefleme mi… Hepsinin cevabı ikisi birdendir.
Ve her şeyden önce teşhis gelir: Önce pazarı ve kendinizi teşhis edersiniz,
sonra strateji kurarsınız, taktik en sonda gelir.
Ritson’ın “ya o ya bu” eleştirisi bizde en görünür
haliyle yaşanıyor. Bir yıl herkes dijitale geçiyor, geleneksel mecrayı toptan
gömüyoruz. Ertesi yıl herkes influencer’a koşuyor. Sonra herkes performansa.
Her seferinde bir öncekini çöpe atarak. Teşhis meselesi de öyle: Türkiye’de
pazarlama toplantıları taktikle başlar. Masaya oturur oturmaz sorulan soru “bu
ay ne yapalım?” olur. Bu, teşhis konmadan yazılan reçetedir. Ritson’ın
sırası nettir ve bizde hep tersinden işler.
Bkz: https://www.marketingweek.com/mark-ritson/
- https://minimba.com/
11. Peki Bunların Hangisi
Bize Uyar?
Şimdi asıl meseleye gelelim. Bu kitapların hepsi güzel
fikirler içeriyor, ama hepsi sizin için doğru değildir. Üstelik yukarıda
gördüğünüz gibi birbirleriyle de çelişiyorlar.
İlk bakışta Byron Sharp’ın dar hedefleme yapma,
kategorinin tamamına ulaş, geniş erişim satın al tavsiyesi küresel
markalara söylenmiş gibi görünür. Yıllık tanıtım bütçesi bir buçuk milyon lira (yaklaşık
45 bin USD) olan bir firmanın bütün Türkiye’deki kategori alıcılarına ulaşma
imkânı yoktur. Ama Sharp’ı “küçük firmaya uymaz” diye rafa kaldırmak
yanlış olur. Onun yasaları küçük markalar için de geçerlidir; hatta çifte
tehlike yasası tam olarak küçük markaları anlatır.
Çözüm şudur: Pazarınızı gücünüzün yettiği kadar dar
tanımlayın (tek bir şehir, tek bir kanal, tek bir sektör) ve o pazarın içindeki
bütün alıcılara ulaşın. Bu hem Moore’un köprübaşına, hem Godin’in en küçük
uygulanabilir kitlesine, hem Ries ve Trout’un odağına, hem Simon’ın gizli
şampiyonuna, hem de Sharp’a uyar. Kısacası: Dar tanımlayın, içinde geniş
ulaşın.
Ama tersi de doğrudur. Sadakat programına, puan kartına,
üyelik uygulamasına para gömen ve satışının artmamasına şaşıran firmalarımıza
Sharp’ı mutlaka okutmak lazım.
Bu guruların hiçbirinin hesaba katmadığı bizim gerçeklerimiz
de var:
·
Hiçbiri yıllarca süren yüksek enflasyonun içinde
fiyat yönetmedi.
·
Hiçbiri kayıt dışı çalışan, faturasız mal veren,
sigortasız işçi çalıştıran bir rakiple rekabet etmedi.
·
Hiçbiri 4P’nin üçü patronun elinde olan bir
firmada pazarlama müdürlüğü yapmadı.
·
Hiçbiri doksan gün vadeli çekle mal satmadı.
·
Hiçbiri bir bayi toplantısında abi, rakip
daha ucuz veriyor cümlesini dinlemedi.
Kural şu olmalı: Guruyu değil, sorunu merkeze alın.
Önce probleminizi net tanımlayın, sonra o probleme cevap veren guruyu okuyun:
·
Markanız akla gelmiyor, bilinirliğiniz düşükse:
Sharp ve Romaniuk.
·
Markanız rafta, vitrinde rakiplerinden ayırt
edilmiyorsa: Romaniuk.
·
Müşteriye sizi neden seçmesi gerektiğini
anlatamıyorsanız: Ries ve Trout; sanayici iseniz April Dunford.
·
Satıyor ama kâr edemiyorsanız: Simon.
·
Yeni ürününüz tutmuyorsa: Christensen ve Moore.
·
Müşteriniz gidiyorsa: Reichheld.
·
Pazarlama bütçenizi nasıl böleceğinizi
bilmiyorsanız: Binet ve Field.
Hepsini sırayla okumaya kalkmayın; ne aradığını bilmeyen
adam kitapçıda kaybolur.
12. Nereden Başlamalı?
Yukarıda guruyu değil sorunu merkeze alın dedim. Bu
kuralın tek istisnası, herkesin okuması gereken ortak temeldir. Bir KOBİ
patronu için bu temel üç metinden oluşur. İlk ikisi kısa ama etkili birer
makale, üçüncüsü ise pazarlamaya bakışınızı sorgulatacak önemli bir kitaptır:
·
Theodore Levitt, Marketing Myopia.
Bir makale; bir akşamda biter, hayat boyu aklınızda kalır.
·
Michael Porter, What Is Strategy?
(Strateji Nedir?). Yine bir makale, yine kısa, yine sarsıcı.
·
Byron Sharp, How Brands Grow (Markalar
Nasıl Büyür?). İnandığınız pek çok şeyin verilerle sınandığında nasıl
göründüğünü gösterir.
Gerisini sorununuza göre seçin. Bir önceki bölümdeki listeye
ek olarak:
·
Başvuru kaynağı için Kotler. Başlamak
için A’dan Z’ye Pazarlama ve Günümüzde Pazarlamanın Temelleri
gibi ince kitapları idealdir. Marketing Management’ı ise rafta tutun,
ihtiyaç oldukça açın. O bir kitap değil, bir sözlüktür.
·
Müşterinin nasıl karar verdiğini anlamak için
Kahneman’ın Hızlı ve Yavaş Düşünme ya da Thaler’in Akıllı İnsanların
Mantıksız Kararları kitaplarından biri.
Aşağıdaki tabloda yukarıda anlattığım isimleri, temel
kitaplarını ve pazarlamaya kattıklarını özetledim. Çıktısını alıp öyle
kitapçıya gidin.
|
Guru |
Temel Kitabı |
Pazarlamaya Kattığı |
|
Peter Drucker |
The Practice of Management |
Pazarlama ve inovasyon işletmenin iki temel fonksiyonudur; gerisi
maliyettir. |
|
Theodore Levitt |
Marketing Myopia |
Şirket kendini ürünle değil, müşterinin ihtiyacıyla tanımlamalıdır. |
|
E. Jerome McCarthy |
Basic Marketing (1960) |
4P modelini sistemleştirdi |
|
Philip Kotler |
Marketing Management |
Pazarlamayı sezgi işi olmaktan çıkarıp yönetilebilir bir disipline
çevirdi. |
|
Everett Rogers |
Diffusion of Innovations (1962) |
Yeniliklerin pazarda yayılmasını açıkladı |
|
Al Ries & Jack Trout |
Positioning |
Pazarlama ürünler değil, algılar savaşıdır. Savaş alanı zihindir. |
|
April Dunford |
Obviously Awesome (2019) |
B2B konumlandırmayı uygulanabilir bir yönteme dönüştürdü |
|
David Aaker |
Managing Brand Equity |
Markayı ölçülebilir bir varlığa dönüştürdü. |
|
Kevin Lane Keller |
Strategic Brand Management |
Marka değeri şirkette değil, müşterinin zihninde oluşur. |
|
Jean-Noël Kapferer & Vincent Bastien |
The Luxury Strategy |
Lüksün kuralları terstir: Ulaşılabilirlik arttıkça marka değer kaybeder. |
|
Michael Porter |
Competitive Strategy |
Beş güç, üç jenerik strateji, değer zinciri. Strateji, ne yapmayacağını
seçmektir. |
|
Kim & Mauborgne |
Blue Ocean Strategy |
Değer inovasyonu: Düşük maliyet ve farklılaşma aynı anda mümkündür. |
|
Clayton Christensen |
The Innovator’s Dilemma |
İyi yönetilen firmalar en iyi müşterilerini dinledikleri için batabilir. |
|
Hermann Simon |
Hidden Champions |
Kârın en güçlü kaldıracı fiyattır. Dar bir alanda dünya lideri olmak,
geniş alanda ortalama olmaktan kârlıdır. |
|
Robert Cialdini |
Influence |
İknanın altı (sonradan yedi) evrensel ilkesi. |
|
Daniel Kahneman |
Thinking, Fast and Slow |
Tüketici rasyonel değildir; kayıp, kazançtan daha ağır gelir. |
|
Richard Thaler |
Nudge, Cass Sunstein ile |
Zihinsel muhasebe, işlem faydası ve zamda adalet algısı. |
|
Rory Sutherland |
Alchemy |
Algıyı değiştirmek, gerçeği değiştirmekten çoğu zaman daha ucuzdur. |
|
Peppers & Rogers |
The One to One Future |
Pazar payı yerine müşteri payı. CRM’in fikri temeli. |
|
Fred Reichheld |
The Loyalty Effect |
Sadakatin ekonomisi; NPS ve Kazanılmış Büyüme Oranı. |
|
Pine & Gilmore |
The Experience Economy |
Fiyat merdiveninin en üst basamağı üründe değil, deneyimdedir. |
|
Seth Godin |
Purple Cow |
Dikkat satın alınmaz, hak edilir. Sıradan olan görünmezdir. |
|
Geoffrey Moore |
Crossing the Chasm |
Erken benimseyenlerle ana akım arasındaki uçurum ve köprübaşı seçimi. |
|
Chris Anderson |
The Long Tail |
Raf sonsuzsa niş ürünlerin toplamı büyür; ama kârın kime kaldığı ayrı
sorudur. |
|
Simon Sinek |
Start With Why |
Marka anlatısı ne ve nasıl ile değil, neden ile kurulur. |
|
Andrew Ehrenberg |
Repeat Buying (1972) |
Satın alma düzenliliklerini ve marka sadakatini verilerle araştırdı |
|
Byron Sharp |
How Brands Grow |
Markalar sadakatle değil penetrasyonla büyür. Ayırt edicilik esastır. |
|
Jenni Romaniuk |
Building Distinctive Brand Assets |
Ayırt edici marka varlıkları nasıl inşa edilir ve ölçülür. |
|
Binet & Field |
The Long and the Short of It |
Bütçenin yaklaşık %60’ı marka inşasına, %40’ı satış aktivasyonuna. |
|
Mark Ritson |
Marketing Week köşe yazıları |
Önce teşhis, sonra strateji, en son taktik. Ya o ya bu değil, hem o hem
bu. |
|
Claude Hopkins |
Scientific Advertising (1923) |
Reklamın test edilmesi ve ölçülmesi |
|
David Ogilvy |
Ogilvy on Advertising (1983) |
Araştırmaya dayalı reklamcılık ve marka imajı |
13. İkinci Halka: Bunları
da Okuyun
Ana omurganın yanında; pazarlamanın kalite, hizmet, kanal,
araştırma, planlama, finans, strateji, fiyat ve satış boyutlarında ufuk açan
isimleri de anmadan geçmek haksızlık olur. Bunları ilk okumalar olarak değil,
ihtiyaç duydukça açacağınız kitaplar olarak düşünün. Kolay bulasınız diye
konularına göre grupladım.
Kaliteyi ve Hizmeti Pazarlamanın Parçası Yapanlar
W. Edwards Deming pazarlamacı değil, istatistikçiydi.
İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Japon sanayicilere kaliteyi anlattı; Japonya
bugün hâlâ adını taşıyan bir kalite ödülü veriyor. Tezi şudur: Kalite denetimle
değil, süreçle sağlanır. Kusurlu ürünü çıkışta ayıklamak, kusuru üreten süreci
düzeltmekten her zaman daha pahalıdır. Kalitenin tanımını ise fabrika değil,
müşteri yapar.
Deming’in pazarlamaya katkısı dolaylı ama belirleyicidir:
Kötü bir ürünü iyi pazarlamak, o şirketin batışını hızlandırmaktan başka işe
yaramaz. Çünkü iyi pazarlama, kötü ürünü daha çok insanın daha hızlı denemesini
sağlar.
Bizde kalite çoğu zaman kalite kontrol departmanının işi
sanılır; reklam da içerideki aksaklığı örtmenin aracı. Şikâyet artınca ilk
refleks iletişimi güçlendirmek olur, süreci düzeltmek değil. Deming bize sırayı
hatırlatır: Önce mutfak düzeltilir, sonra menü pazarlanır. Sutherland’in algıyı
yönet tezini okurken bu uyarıyı aklınızda tutun.
Kitap: Out of the Crisis.
A. Parasuraman, Valarie Zeithaml ve Leonard Berry
hizmet kalitesinin ölçülmesine öncülük eden araştırmacılardır. 1980’lerde
geliştirdikleri SERVQUAL modeliyle müşterinin hizmetten ne beklediği ile ne
algıladığı arasındaki farkı ölçmeyi önerdiler. Hizmet kalitesini beş boyutta
ele aldılar: fiziksel unsurlar, güvenilirlik, heveslilik ve hızlı karşılık
verme, güven oluşturma ve empati.
Bu çalışmalar yalnızca otel, banka veya restoran
işletmecilerinin değil, sanayicilerin de ilgisini çekmeli. Çünkü makinenin
kendisi bir üründür ama kurulumu, eğitimi, teknik servisi, yedek parçası ve
arızaya müdahale hızı birer hizmettir. Türkiye’de birçok firma kaliteli ürün
üretmesine rağmen kötü hizmet verdiği için müşteri kaybediyor. Ürünü iyi yapmak
yetmez; müşterinin ürünle yaşadığı deneyimi de iyi yönetmek gerekir.
Bir uyarı: SERVQUAL’ın beklenti ile algı arasındaki farkı
ölçme yöntemi akademik tartışmalara konu oldu. Bazı araştırmacılar yalnızca
algıyı ölçmenin daha iyi sonuç verdiğini savundu. Modeli mutlak doğru değil,
hizmet kalitesini sorgulamanın bir aracı olarak görün.
Kitap: Delivering Quality Service.
4P’ye Müşteri ve Kanal Gözüyle Bakanlar
Robert F. Lauterborn, McCarthy’nin 4P modeline
müşteri tarafından bakan Amerikalı akademisyendir. 1990’da Advertising Age’de
yayımladığı makalede 4C yaklaşımını önerdi: Ürün yerine müşterinin istek ve
ihtiyaçları (Consumer), fiyat yerine müşterinin katlandığı toplam maliyet
(Cost), dağıtım yerine satın alma kolaylığı (Convenience), tutundurma yerine
iletişim (Communication). Sonraki yıllarda birinci C çoğu zaman müşteri değeri
(Customer Value) olarak anıldı.
Tezi basittir: Şirket ürününü değil, müşterinin ihtiyacını;
etiket fiyatını değil, müşterinin katlandığı toplam maliyeti; kendi dağıtım
düzenini değil, müşterinin erişim kolaylığını düşünmelidir.
Bizde 4P’nin en az anlaşılan tarafı da budur. Firmalar
ürünlerini en iyi kendilerinin bildiğini düşünüyor ama müşterinin neye değer
verdiğini araştırmıyor. Oysa müşteri ürününüzü kullanırken karşılaştığı
zorlukları sizden daha iyi bilir. Fiyatta da durum aynı: Ucuz makineyi alan
müşteri, sık arıza, yavaş servis ve pahalı yedek parçayla toplamda daha
pahalıya ödeyebilir. 4C, 4P’nin yerine geçmekten çok ona müşteri tarafından
bakmanın yoludur.
Kitap: New Marketing Litany: Four P’s Passé; C-Words Take
Over (1990, makale).
Louis W. Stern, Adel El-Ansary ve Anne Coughlan
dağıtımı yalnızca malın müşteriye taşınması olarak değil, başlı başına bir
rekabet stratejisi olarak ele alan akademisyenlerdir. Stern ile El-Ansary’nin
1970’lerde ilk baskısını yayımladığı Marketing Channels (Pazarlama Kanalları),
sonraki baskılarda Coughlan ve başka araştırmacıların katkılarıyla gelişti ve
alanın temel kitabı oldu. Kanal tasarımını, bayi ve distribütörlerin
görevlerini, kanal içi güç ilişkilerini, çatışmayı ve işbirliğini inceler.
Bizde dağıtım kanalı kurmak çoğu zaman haritada boş görünen
şehirlere bayi atamak sanılır. Sonra bayiler birbirlerinin bölgelerine girer,
fiyat kırar, tahsilatı aksatır, rakip ürünleri satar ve üreticiyle çatışmaya
başlar. Sorunların nereden çıktığı da anlaşılmaz. Oysa dağıtım kanalı;
üyelerinin görevleri, yetkileri, kazançları ve kuralları birlikte tasarlanması
gereken ekonomik bir sistemdir. Bayilik sözleşmesi imzalamak, dağıtım
stratejisi kurmak değildir.
Christensen bölümünde anlattığım ana bayi tuzağının
panzehiri de buradadır. Üretici KOBİ’lerimizin pazarlamanın bu en ihmal edilmiş
alanını mutlaka öğrenmesi gerekir.
Kitap: Marketing Channels.
Pazarlamayı Ölçen ve Hesap Verdirenler
Naresh Malhotra, Marketing Research: An Applied
Orientation (Pazarlama Araştırması) kitabıyla pazarlama araştırmasının nasıl
tasarlanacağını, uygulanacağını ve sonuçlarının nasıl yorumlanacağını
sistematik biçimde anlatan akademisyendir.
Pazar araştırmasının işi yalnızca müşteriye anket yapmak
değildir. Önce hangi soruya cevap aradığınızı belirlemeli, sonra buna uygun
yöntemi seçmeli, doğru örneklem oluşturmalı ve sonuçları karar verebileceğiniz
bilgiye dönüştürmelisiniz.
Firmalarımızın önemli bir kısmı pazar araştırması yerine
satışçılarının gözlemlerini kullanıyor. Satış müdürü müşterilerimiz bunu
istiyor dediğinde kimse kaç müşterinin bunu istediğini, kimlere sorulduğunu ve
farklı düşünenlerin olup olmadığını merak etmiyor. Satış ekibinin gözlemi
değerlidir ama her zaman pazarın tamamını temsil etmez; çoğu zaman en çok
şikâyet eden ya da en büyük müşterinin sesidir. Araştırma yapmadan strateji
hazırlamak, haritasını görmediğiniz bir arazide yola çıkmaya benzer. Satışçının
tecrübesi pusulanız olabilir ama haritanın yerini tutmaz.
Kitap: Marketing Research: An Applied Orientation.
Malcolm McDonald, İngiltere’deki Cranfield İşletme
Okulu’nda uzun yıllar ders veren ve pazarlama planlamasını bir yönteme
dönüştüren isimdir. Tezi şudur: Pazarlama planı bir dilek listesi değil,
hedeflenen finansal sonuçlara ulaşmak için çizilmiş stratejik bir haritadır.
Plan; pazarın ve şirketin teşhisiyle başlar, hedeflerle devam eder, stratejiyle
şekillenir ve ancak en sonda kampanya takvimine iner.
Şirketlerimizde pazarlama bütçesi ya patronun o anki
cömertliğine ya da geçen yılki cironun üzerinden rastgele kesilen bir yüzdeye
göre belirlenir. Pazarlama planı dediğimiz şey de çoğu zaman bir fuar ve reklam
takvimidir. McDonald bize bu takvimin plan değil, planın son sayfası olduğunu
hatırlatır.
McDonald’ın asıl hediyesi, pazarlamacıya finans müdürünün
karşısında oturabileceği bir dil kazandırmasıdır. Masaya şu kadar bütçe
istiyorum diye değil, bu bütçeyle şu müşteri grubundan şu kadar ek ciro ve marj
bekliyorum, varsayımlarım da bunlar diye oturan pazarlamacının bütçesi kolay
kesilmez. Ritson’ın önce teşhis dediği şeyin uygulama kılavuzu gibidir.
Kitap: Marketing Plans: How to Prepare Them, How to Use
Them.
Peter Doyle, Warwick İşletme Okulu’nda ders veren
İngiliz pazarlama profesörüdür. Pazarlama dünyası ile finans dünyası arasındaki
duvarı yıkmaya çalışan en önemli isimlerden biridir.
2000 tarihli Value-Based Marketing kitabının tezi şudur:
Pazarlamanın nihai amacı hissedar değeri, yani şirketin gelecekte üreteceği
nakit akışının bugünkü değerini artırmaktır. Markalar, müşteri ilişkileri ve
dağıtım ağı birer pazarlama varlığıdır ve değerleri, ürettikleri nakitle
ölçülmelidir. Ciroyu büyütüp nakdi eriten bir pazarlama başarılı sayılamaz.
Bütçe isterken finansçıya marka imajı veya bilinirlik
anlatırsanız kapıdan dönersiniz. Doyle bu konuşmanın dilini değiştirir. Bizde
bunun özel bir önemi var: Vadeli satışın, uzun tahsilat sürelerinin ve yüksek
faizin olduğu bir ekonomide, satışı artıran ama nakit döngüsünü uzatan bir
kampanya şirketi büyütmez, boğar. Aaker’ın markayı ölçün çağrısını Doyle
nakitle ölçün diye tamamlar.
Kitap: Value-Based Marketing (Değer Temelli Pazarlama).
John Philip Jones, uzun yıllar reklam ajansında
çalıştıktan sonra Syracuse Üniversitesi’nde ders veren reklam etkinliği
uzmanıdır. Reklamın gerçekten satış yaratıp yaratmadığını tüketici davranışları
ve satın alma verileriyle araştırdı. 1995 tarihli When Ads Work kitabında, aynı
hanelerin hem hangi reklamları gördüğünü hem de ne satın aldığını birlikte
izleyen verileri kullandı. Bir markanın reklamını kısa süre önce görmüş
hanelerde o markanın satın alınma payını, reklamı görmemiş hanelerle
karşılaştırdı.
Jones, reklamın satışı doğrudan tetikleyebildiğini savunan
güçlü teorinin temsilcisi sayılır. Ehrenberg ise reklamın daha çok mevcut
alışkanlıkları hatırlatıp pekiştirdiğini savunan zayıf teorinin. Bu tartışmayı
bilmek, reklamdan ne bekleyeceğinizi doğru ayarlamanıza yardım eder.
Bizde reklamın başarısı hâlâ çoğu zaman erişim, gösterim,
beğeni ve tıklanma sayısıyla değerlendiriliyor. Oysa bunlar satışın kendisi
değildir. Jones’u Hopkins’in ölçüm yaklaşımı ve Binet ile Field’ın uzun vadeli
etki araştırmalarıyla birlikte okuyun. Ölçemediğimiz reklamın iyi olduğunu
sanabiliriz; ama ölçtüğümüz her şeyin de reklamın gerçek değerini gösterdiğini
sanmamalıyız.
Kitap: When Ads Work.
Sergio Zyman, Coca-Cola’nın eski pazarlama
başkanıdır. Pazarlamanın sanat etkinliği olmadığını, tek amacının satış ve kâr
olduğunu bağıra bağıra söyleyen adamdır. Tanımı nettir: Pazarlama, daha çok
insana, daha sık, daha yüksek fiyata ve daha verimli biçimde satmaktır. Ödül
alan reklamı başarı sayan ajans kafasına ve bütçeyi harcayıp sonucu sorulmayan
pazarlama müdürüne tokat gibi bir cevaptır.
Ama Zyman’ın asıl dersi, kendi kariyerindeki en meşhur
hatadan çıkar. 1985’te Coca-Cola formülünü değiştirip New Coke’u piyasaya
sürdüğünde şirketin pazarlamasının başında oydu. Yeni tat, yaklaşık iki yüz bin
kişilik tat testlerinde eskisinden daha çok beğenilmişti. Ama tüketiciler tadı
değil, alıştıkları markayı savundu; şirket 79 gün sonra eski formüle geri
döndü.
Bizim için dersi iki katlıdır. Birincisi, pazarlama sonuç
vermek zorundadır; Zyman bunu unutturmaz. İkincisi, veriye bakmak yetmez, doğru
veriye bakmak gerekir. Tat testi tadı ölçtü, markaya bağlılığı ölçmedi.
Romaniuk’un marka varlıkları üzerine söylediklerini bu hikâyeyle birlikte
okuyun.
Kitap: The End of Marketing As We Know It.
Stratejiyi Pazarla Buluşturanlar
George S. Day, Wharton’da uzun yıllar ders veren
pazarlama stratejisi profesörüdür. Pazar odaklılık kavramını en sağlam biçimde
anlatan isimdir. Ona göre pazar odaklı olmak, yalnızca müşteriyi dinlemek
değildir; müşteriyi, rakibi ve pazardaki değişimi birlikte izleyip şirketin
kaynaklarını buna göre yönlendirmektir. Day bunu bir yetenek olarak tanımlar:
Pazarı erken sezme ve müşteriyle güçlü bağ kurma yeteneği.
Day’in en kullanışlı ayrımı içeriden dışarıya ve dışarıdan
içeriye düşünmedir. İçeriden dışarıya düşünen şirket elimizde şu kapasite var,
ne üretsek de satsak? diye sorar. Dışarıdan içeriye düşünen şirket pazar nereye
gidiyor, müşteri neye para ödemeye hazır, biz bunun neresinde olabiliriz? diye
sorar.
Bizim sanayimiz büyük ölçüde içeriden dışarıya düşünür.
Yatırım kararı önce makineyle verilir, pazarı sonra aranır. Kapasite doldurmak
için yapılan her indirim, pazar odaklılığın değil kapasite odaklılığın
ürünüdür. Day bu sırayı tersine çevirmenin yöntemini anlatır.
Kitap: Market Driven Strategy.
C.K. Prahalad ve Gary Hamel, 1990’da Harvard Business
Review’da yayımladıkları The Core Competence of the Corporation makalesiyle
strateji dünyasına öz yetenek kavramını kazandırdılar. Öz yetenek; şirketi
birden çok pazara taşıyabilen, müşterinin algıladığı faydaya doğrudan katkı yapan
ve rakiplerin kolayca taklit edemediği bilgi ve beceri birikimidir. Klasik
örnek Honda’dır: Motor yapma yeteneği, motosikletten otomobile, çim biçme
makinesinden jeneratöre kadar pek çok pazara açılan bir kapıdır.
Burada Levitt’le birlikte okunması gereken bir incelik var.
Öz yetenek, tezgâh değildir. Biz enjeksiyoncuyuz diyen firma bir makineyi tarif
ediyor; biz zor geometrili, yüksek hassasiyetli plastik parçayı hızlı ve sıfır
hatayla üretiriz diyen firma bir yeteneği tarif ediyor. Birincisi makineyle
birlikte demode olur, ikincisi yeni pazarlara taşınır.
Prahalad’ın sonraki kitabı The Fortune at the Bottom of the
Pyramid, alım gücü düşük geniş kitlelerin de kârlı bir pazar olabileceğini
savundu. Alım gücü eriyen müşteriye ürün tasarlayanlar için düşündürücüdür; ama
tezin abartıldığına dair ciddi eleştiriler olduğunu da bilin.
Kitap: Competing for the Future.
Jagdish Sheth, Emory Üniversitesi’nde ders veren
pazarlama profesörüdür. 1969’da John Howard ile geliştirdiği alıcı davranışı
teorisi, satın alma kararını kapsamlı bir model içinde açıklamaya çalışan
klasik çalışmalardandır. İlişkisel pazarlamanın akademik temellerinin
atılmasında da emeği vardır.
İş dünyasına en doğrudan katkısı ise Rajendra Sisodia ile
yazdığı The Rule of Three (Üçler Kuralı) kitabıdır. Tezi şudur: Olgunlaşan
rekabetçi pazarlarda genellikle üç büyük, geniş ürün gamlı oyuncu öne çıkar ve
kârın büyük kısmını onlar paylaşır. Geri kalanların sağlıklı yolu, dar bir
alanda uzmanlaşmaktır. En tehlikeli yer ise ikisinin arasında kalan çukurdur:
Ne büyüklerle ölçek savaşına girecek kadar büyük, ne de bir nişin uzmanı olacak
kadar odaklısınızdır.
Porter’ın ortada sıkışma uyarısının pazar payı diliyle
söylenmiş halidir. Bizim orta ölçekli firmalarımızın önemli bir kısmı tam bu
çukurdadır: Her şeyi üretmeye çalışır, hiçbir şeyde uzman sayılmaz. Simon’ın
gizli şampiyonları ise çukurdan uzmanlık tarafına çıkmış firmalardır.
Kitap: The Rule of Three.
Jim Collins, bir pazarlamacı değil, şirket ömrü
araştırmacısıdır. Ama 2001 tarihli Good to Great kitabındaki fikirleri,
pazarlamanın tek başına neden kurtarıcı olamayacağını iyi gösterir. Collins’e
göre iyi şirketten mükemmel şirkete geçişin sırrı tek bir büyük hamle değil,
doğru yöne kararlılıkla döndürülen ve zamanla ivme kazanan bir çarktır. Önce
kim, sonra ne der: Önce doğru insanları otobüse bindirin, sonra yönü
belirleyin.
Kitabın KOBİ’ler için en kullanışlı fikri kirpi kavramıdır.
Üç sorunun kesiştiği yeri bulun: Neyi dünyanın en iyisi kadar iyi
yapabilirsiniz, neyi tutkuyla yapıyorsunuz ve ekonomik motorunuz neyle dönüyor?
Simon’ın gizli şampiyonları ve Ries’in odak kavramı bu kesişimin başka
adlarıdır.
Ama Mavi Okyanus için yaptığım eleştiri burada da geçerli:
Kitabın mükemmel şirketlerinden Circuit City battı, Fannie Mae ise 2008
krizinde devlet kontrolüne alındı. Collins, büyük şirketlerin nasıl düştüğünü
incelediği sonraki kitabı How the Mighty Fall’da bu örneklerle kendisi de
yüzleşti. Onu bir formül kitabı olarak değil, disiplin kitabı olarak okuyun.
Kitap: Good to Great.
Youngme Moon, Harvard İşletme Okulu profesörüdür.
2010 tarihli Different kitabı, pazarlamacıların farklılaşacağız derken nasıl
birbirinin fotokopisine dönüştüğünü anlatır. Şirketler rakiplerine bakar,
onlarda olup kendilerinde olmayan özelliği ekler, eksiklerini kapatır. Herkes
aynı şeyi yapınca bütün ürünler ortalamada buluşur; kategori gittikçe birbirine
benzeyen ürünlerle dolar.
Moon’un önerisi radikaldir: Eksiklerinizi kapatmaya
çalışmayın; güçlü olduğunuz tek bir yönü abartın, gerisini bilerek feda edin.
Kitaptaki örneklerden biri IKEA’dır: Müşterinin beklediği hizmetlerin bir
kısmını kaldırır, mobilyayı ona taşıtıp kurdurur; karşılığında fiyat, tasarım
ve mağaza deneyiminde beklentinin çok ötesine geçer.
Bunu bizim fuarlarımızda görebilirsiniz. Aynı sektördeki
stantları dolaşın; aynı ürünler, aynı broşürler, aynı kalite, güven, müşteri
memnuniyeti sloganları. Her firma rakibinin kataloğunu kopyalayarak eksiğini
kapatmış, sonunda hepsi aynı firmaya dönüşmüş. Müşteri her şeyi ortalama yapanı
değil, bir şeyi sıra dışı yapanı hatırlar.
Kitap: Different.
Ürünü Müşterinin İşine Göre Tasarlayanlar
Anthony Ulwick, 2005 tarihli What Customers Want
kitabında Sonuç Odaklı İnovasyon (Outcome-Driven Innovation) yaklaşımını
anlatır. Ulwick’e göre müşteriye hangi ürünü istediğini sormak her zaman doğru
sonuç vermez. Müşteri kendi sorununu çok iyi bilir ama o sorunun nasıl
çözüleceğini bilmek zorunda değildir. Bu yüzden müşterinin istediği
özelliklerden önce ulaşmaya çalıştığı sonuçları araştırmak gerekir.
Örneğin bir makine alıcısına hangi özellikleri istediğini
sorarsanız hız, dayanıklılık ve düşük fiyat sayabilir. Ama gerçekte istediği
şey üretim maliyetini düşürmek, arızaları azaltmak ve teslimatlarını
aksatmamaktır. Bu sonuçları ölçülebilir hale getirip müşteriye hangisinin ne
kadar önemli olduğunu ve şu an ne kadar iyi karşılandığını sorarsanız,
yeterince karşılanmayan ihtiyacı görebilirsiniz. Yeni ürün fırsatı tam
oradadır.
Ulwick’in yaklaşımı Christensen’in yapılacak iş fikrine çok
yakındır; hatta Ulwick, bu fikrin kökenlerinden birinin kendi çalışmaları
olduğunu söyler. Christensen fikri meşhur etti, Ulwick ise onu ölçülebilir bir
yönteme dönüştürdü. Ürün geliştiren sanayicilerimize özellikle tavsiye ederim.
Yeni ürün geliştirmek, müşterinin aklına gelen her özelliği ürüne eklemek
değildir.
Kitap: What Customers Want; devamı olarak Jobs to Be Done:
Theory to Practice.
Eric Ries, 2011 tarihli The Lean Startup (Yalın
Girişim) kitabıyla yeni ürün geliştirmeye deney mantığını getiren Amerikalı
girişimcidir. Tezi şudur: Belirsizlik altında yeni bir ürün geliştiriyorsanız
en büyük risk ürünü yapamamak değil, kimsenin istemediği bir ürünü kusursuz
biçimde yapmaktır. Bu yüzden ürünü bütün özellikleriyle tamamlamadan önce,
müşterinin tepkisini ölçebileceğiniz en basit halini çıkarın: minimum
uygulanabilir ürün. Sonra yap, ölç, öğren döngüsüyle ilerleyin; varsayımınız
yanlış çıkarsa yön değiştirin.
Bizim sanayicimizin klasik yolu bunun tam tersidir. Kalıp
yaptırılır, ilk parti binlerce adet üretilir, bayilere dağıtılır; ürünün tutup
tutmadığı ancak depolar dolduktan sonra anlaşılır. Oysa küçük bir seri, birkaç
pilot müşteri, bir numune kampanyası veya ön sipariş toplamak, aynı bilgiyi çok
daha ucuza verir.
Ries’i Rogers ve Moore’la birlikte okuyun: Rogers yeniliğin
nasıl yayıldığını, Moore nerede tıkandığını, Ries ise yayılmaya başlamadan önce
doğru ürünü nasıl bulacağınızı anlatır. Bir uyarı: Yöntem yazılım ve girişim
dünyasında doğdu. Fiziksel üründe minimum uygulanabilir ürünün maliyeti daha
yüksektir; ama mantığı aynen geçerlidir.
Kitap: The Lean Startup.
Fiyatı ve Satışı Yöntemle Yönetenler
Thomas Nagle, değer odaklı fiyatlamanın en sistemli
anlatıcısıdır. İlk baskısını 1987’de yayımladığı ve sonraki baskılarında başka
yazarlarla geliştirdiği The Strategy and Tactics of Pricing kitabı, bu alanın
ders kitabı sayılır. Simon fiyatın neden en güçlü kâr kaldıracı olduğunu
anlatır; Nagle ise o kaldıracın nasıl kullanılacağını adım adım gösterir.
Tezi şudur: Fiyat, maliyetin üzerine eklenen bir oran değil,
müşteriye yaratılan ekonomik değerin bir payıdır. Bunun için önce müşterinin
ürününüz sayesinde kazandığı veya tasarruf ettiği parayı hesaplarsınız. Sonra
bu değeri müşteriye anlatır, farklı müşteri gruplarına uygun fiyat yapısını
kurar ve en son da indirim, iskonto ve pazarlık kurallarını belirlersiniz.
Fiyatlama bir kerelik bir karar değil, sürekli yönetilen bir politikadır.
Bizde fiyat çoğu zaman maliyet artı kâr marjıyla, enflasyon
dönemlerinde de kur ne kadar arttı? sorusuyla belirlenir. Bu yöntem müşteriye
yarattığınız değeri hiç hesaba katmaz; değer yaratan firma da yaratmayan firma
da aynı oranda zam yapar. Dunford bölümündeki enerji tasarrufu örneğini
hatırlayın: O tasarrufu rakamla hesaplayan firma, fiyatını da o rakama
dayanarak savunabilir.
Kitap: The Strategy and Tactics of Pricing.
Neil Rackham, satış dünyasının nadir
araştırmacılarındandır. Ekibiyle birlikte yıllar boyunca on binlerce satış
görüşmesini gözlemledi ve büyük, karmaşık satışlarda başarılı satışçıların ne
yaptığını inceledi. Bulgularını 1988 tarihli SPIN Selling kitabında anlattı.
Bulgusu şudur: Küçük ve basit satışlarda işe yarayan ikna ve
kapanış teknikleri, büyük B2B satışlarda çoğu zaman ters teper. Başarılı
satışçı ürününü anlatarak değil, doğru soruları sorarak satar. Rackham bu
soruları dört gruba ayırır: Müşterinin mevcut durumunu anlamaya yönelik
sorular, sorunlarını ortaya çıkaran sorular, o sorunların müşteriye maliyetini
ve sonuçlarını düşündüren sorular ve çözümün getireceği faydayı müşterinin
kendi ağzıyla söylemesini sağlayan sorular.
Bizim sanayi satışçımız müşterinin karşısına katalogla
oturur ve ürününü anlatır. Müşterinin sorununu sormaz; sorduğunda da sorunun
müşteriye neye mal olduğunu konuşmaz. Bu yüzden konuşma hızla fiyata döner.
Drucker’ın satışı gereksiz kılmak dediği yerden bakarsanız, Rackham satışçının
da bir pazarlamacı gibi düşünmesi gerektiğini gösterir. Satış ekibi olan her
B2B firmasına tavsiye ederim.
Kitap: SPIN Selling.
Zihni ve Davranışı Okuyanlar
Martin Lindstrom, marka danışmanı ve yazardır. 2005
tarihli Brand Sense kitabında markaların yalnızca göze ve kulağa değil, beş
duyuya birden hitap etmesi gerektiğini savundu. Bir markanın logosu ve adı
ortadan kalktığında bile tanınıp tanınmadığını sorgulayan markanızı parçalayın
testi bu kitaptandır.
Sonraki kitabı Buyology (Buyology: Satın Almaya Dair Doğru
Bildiğimiz Yanlışlar), beyin görüntüleme çalışmalarına dayanarak tüketicinin
söylediği ile zihninde olan arasındaki farkı anlatır. Small Data ise tersinden
bakar: Devasa veri yığınları yerine müşterinin evinde, mutfağında, çantasında
gözlenen küçük ayrıntılardan büyük içgörüler çıkarılabileceğini savunur.
Bizim için en değerli olanı bence Small Data’dır.
Firmalarımız ya hiç araştırma yapmaz ya da yalnızca anket yapar. Oysa
müşterinin fabrikasına, mağazasına, evine gidip ürününüzü nasıl kullandığını
bir gün izlemek, çoğu zaman yüzlerce anketten daha çok şey öğretir.
Bir uyarı: Nöropazarlama iddialarını temkinle okuyun.
Lindstrom’un beyin taramalarına dayandırdığı bazı yorumları, onlarca
sinirbilimcinin imzaladığı bir itiraz mektubuyla eleştirildi. Gözlemleri
değerlidir; bilimsel iddiaları ise abartılıdır.
Kitap: Small Data; Brand Sense.
Aradhna Krishna, Michigan Üniversitesi Ross İşletme
Okulu’nda pazarlama profesörüdür. Duyusal pazarlamayı akademik bir alan haline
getiren ismin o olduğunu söyleyebiliriz. Lindstrom beş duyunun markalar için
önemli olduğunu popüler bir dille anlattı. Krishna ise aynı soruyu laboratuvara
taşıdı. Görme, işitme, koku, tat ve dokunmanın, müşterinin bir ürün hakkındaki
yargısını nasıl değiştirdiğini kontrollü deneylerle ölçtü.
Tezi şudur: Müşteri bir ürünün kalitesini çoğu zaman doğrudan değerlendiremez; duyularından gelen ipuçlarıyla tahmin eder. Elinin hissettiği ağırlık, ambalajın dokusu, ürünün kokusu, kapağın çıkardığı ses, müşterinin “bu ürün iyi mi?” sorusuna verdiği cevabı ürünün kendisi kadar etkiler.
Deneylerinden bazıları çok öğreticidir:
·
Koku ve hafıza: Kokulu ürünlerle ilgili
bilgiler, kokusuz olanlara göre daha uzun süre hatırlandı; etki haftalar sonra
bile sürüyordu.
·
Bardak ve tat: Aynı su, ince ve esnek bir
bardaktan içildiğinde bazı katılımcılara daha düşük kaliteli geldi.
·
Ambalajın şekli: Uzun ve ince ambalajlar, aynı
hacimdeki kısa ve geniş ambalajlardan daha dolu algılandı.
·
Reklam metni: Yalnızca tadı değil kokuyu, dokuyu
ve sesi de anlatan reklam metinleri, ürünün tadını daha iyi algılattı.
Bizim sanayicimiz ürününü kataloğa koyduğu fotoğrafla
anlatır; müşterinin onu eline aldığında ne hissedeceğini hiç düşünmez. Oysa
numunenin geldiği kutu, kumaşın tuşesi, makine kapağının kapanırken çıkardığı
ses, showroom’un kokusu da müşterinin kalite kararına girer. Gıda ve kozmetikte
ambalajın şekli ve dokusu, raftaki en ucuz ama en etkili pazarlama aracıdır.
Krishna’nın çalışmaları bu ayrıntıların süs olmadığını, müşterinin kalite
yargısının bir parçası olduğunu gösterir.
İki uyarı: Birincisi, bu etkilerin çoğu laboratuvarda
ölçüldü ve bağlama göre büyüyüp küçülür; her ürün ve her müşteri için aynı
sonucu beklemeyin. İkincisi, algı oyunu bir sınırı aşarsa aldatmaya dönüşür.
Uzun ambalajla az ürünü çok gösteren firma bir gün yakalanır; Thaler bölümünde
anlattığım adalet algısı o gün devreye girer.
Kitap: Customer Sense: How the 5 Senses Influence Buying
Behavior.
Richard Shotton, davranışsal iktisadın laboratuvarda
bulduğu önyargıları, bir pazarlamacının yarın sabah uygulayabileceği taktiklere
çeviren İngiliz reklamcı ve yazardır. 2018 tarihli The Choice Factory kitabında
bu önyargıların yirmi beşini, 2023 tarihli The Illusion of Choice kitabında da
on altı buçuğunu anlatır; her birini gerçek kampanya örnekleri ve kendi yaptığı
küçük deneylerle destekler.
Örneğin kusur etkisi: Küçük bir zayıflığını açıkça kabul
eden marka daha inandırıcı bulunur. Avis’in yıllarca kullandığı Biz ikinciyiz,
o yüzden daha çok çalışıyoruz sloganı bunun klasik örneğidir. Ya da fiyatın
sunuluş biçimi: Yıllık bedeli günde şu kadar lira diye çerçevelemek, aynı
rakamı daha hazmedilir kılar.
Bütçesi kısıtlı firmalarımız için iyi bir kılavuzdur, çünkü
bu taktiklerin çoğu yeni bütçe değil, yeni bir bakış ister. Sutherland’in
algıyı değiştirmek ucuzdur tezinin uygulama kitabı gibidir. Ama Kahneman
bölümünde yazdığım uyarı burada da geçerli: Bazı psikoloji deneyleri tekrar
edildiğinde aynı sonucu vermedi. Shotton’ın taktiklerini kesin formül olarak
değil, kendi müşterinizde küçük ölçekte deneyeceğiniz fikirler olarak okuyun.
Kitap: The Choice Factory.
Jonah Berger, Wharton’da ders veren pazarlama
profesörüdür. Godin’in mor inek olun tavsiyesinin arkasındaki mekanizmayı
çözmeye çalışır: Bazı ürünler ve fikirler neden kulaktan kulağa yayılır da
diğerleri yayılmaz? 2013 tarihli Contagious kitabında bunu STEPPS diye özetlediği
altı etkene bağlar: sosyal değer (insanlar kendilerini iyi, bilgili ya da
ayrıcalıklı gösterecek şeyleri paylaşır), tetikleyiciler (çevrede sık
karşılaşılan bir şeyin ürünü hatırlatması), duygu, görünürlük, pratik değer ve
hikâye.
Tetikleyicilere verdiği örneklerden biri ilginçtir: NASA’nın
1997’deki Mars görevi haberlere çıktığında Mars çikolatalarının satışları
arttı. Ürünle hiçbir ilgisi olmayan bir haber, markayı akla getirmişti.
Reklama verecek parası olmayan KOBİ için altın değerindedir.
Müşterinin sizi başkasına anlatması için önce anlatacak bir şeyi olmalıdır:
Görülmeye değer bir ambalaj, paylaşılmaya değer bir hizmet anı, bir hikâye.
Reichheld’in tavsiyeyle gelen müşteriyi ölçün çağrısının öbür yüzü budur;
Berger o tavsiyenin nasıl doğduğunu anlatır.
Kitap: Contagious; devamı olarak The Catalyst.
Son Söz
Guru okumak size cevap vermez, soru verir. Cevabı kendi
bilançonuzda, kendi fiyat listenizde, kendi bayi toplantınızda bulacaksınız.
Bir de şunu unutmayın: Bu kitapların hepsi, pazarlamanın bir
departman işi değil şirket işi olduğu varsayımıyla yazılmıştır. Hepsi, sizin
bir pazarlama departmanınız olduğunu ve o departmanın 4P üzerinde yetkisi
olduğunu varsayar. Türkiye’deki firmaların büyük çoğunluğunda bu varsayım
karşılanmıyor. Ya pazarlama departmanları yok, ya da pazarlama departmanları
sadece marka iletişimi ile ilgileniyor. (Bkz: Neden Pazarlama Departmanı
Kurmalısınız, Satış mı Pazarlama mı)
Yani bu kitapların hiçbiri, temel hareketleri yapmayan bir
firmaya yaramaz. Önce temel hareketler, sonra artistik hareketler.
Yine de okuyun. Çünkü temel hareketleri neden yaptığınızı
bilmek ile bilmemek arasında, işini bilen patron ile şansı yaver giden patron
arasındaki fark kadar mesafe vardır.
Kaynaklar: Kütüphanem + İnternet
Dip not: Bu makale 2026 yılında güncellenmiştir.

Pazarlama kuramcıları Byron Sharp ile Mark Ritson, yıllarca birbirleriyle kavga ettiler. Bu yılın haziran ayında Cannes'da ilk kez aynı sahneye çıkıp üzerinde anlaştıkları maddeleri sıraladılar. Anlaştıkları başlıklardan biri de şuydu: Markaya “yüce bir amaç” giydirme modası büyük ölçüde boş bir söylemdir; bir gazlı içeceğin arkasına toplumsal misyon yazmak insanları o içeceği almaya yaklaştırmıyor. Ayrıntılar için bkz: https://mediacat.com/ritson-ve-sharp-gercekten-anlasti-mi/
YanıtlaSil