“Patronlar ve Mali Veriler” adlı üç yazılık serinin birincisi
Şirket büyütmek ya da ayakta tutmak, artık sadece iyi ürün
üretmekle veya iyi hizmet vermekle olmuyor. Mali tablolarını okuyamayan, nakit
akışını planlayamayan, kârlılığını ölçemeyen bir patron işletmesinin geleceğine
yön veremez; sadece bugününü kurtarır.
Finansal verileri anlamadan şirket yönetmek, gözleri bağlı
araba kullanmaya benzer. Yol düz gittiği sürece bir şey olmaz. Viraj geldiğinde
iş değişir.
Bu yazı, “patron hangi tabloya bakmalı” sorusunun
cevabı değil. Ondan bir önceki soruyu soruyor: Patron neden bakmıyor?
Çünkü tecrübem şunu gösteriyor: neye bakılacağını anlatmadan önce neden
bakılmadığını konuşmak gerekiyor. Serinin ikinci yazısında dört temel
tabloyu ve patronun bakacağı satırları, üçüncü yazısında oranları,
KPI’ları ve bütçeyi ele alacağım.
Patron gününü neyle geçiriyor?
Patronlar genellikle satışlara (alınan siparişlere, kesilen
faturalara), gelen paraya (tahsilatlara), alacaklara ve yapılacak ödemelere
odaklanır. Pek çoğu gününü ödeme denkleştirmekle geçirir.
Yirmi yılı aşkın saha gözlemime göre KOBİ patronlarının
mesaisinin yarısından fazlası şu üç işe gidiyor: para bulmak, tahsilat
kovalamak, alacaklılarla ve bankalarla konuşmak. Geriye kalan zamanda işini
geliştirmeye, yenilik yapmaya, sektörünü ve rakiplerini incelemeye, müşteri
beklentilerini anlamaya sıra gelmiyor.
İşin acı tarafı şu: Patron bu üç işi, mali veriye bakmadığı
için yapıyor. Nakit akışını önceden görebilseydi, o günü kurtarma
telaşının büyük kısmı ortadan kalkacaktı. Yani mali veriye vakit ayıramamasının
sebebi, mali veriye vakit ayırmamış olması. Kısır döngü tam olarak budur ve bu
döngü kendiliğinden kırılmaz.
Üç patron profili
1. Esnaf (mikro işletme sahibi)
Mali veri takibini nakit bazlı yapar. Alacağına ve borcuna
odaklanır, defterden takip eder, derinine inmez. Günü kurtardıysa daha
fazlasına gerek duymaz. Biraz düzenli olanı Excel’de carilerinin (müşteri ve
tedarikçi hesaplarının) cirolarına da bakar; kime çok satmış, kimden çok almış,
bir göz gezdirir.
Mali müşaviri vardır. Kestiği ve aldığı faturaları ona
gönderir, ne kadar KDV ve stopaj çıktığını öğrenir, öder. Gelen ve giden
faturaların eksiksiz gönderildiğinden ve eksiksiz işlendiğinden emin olmak gibi
bir kaygısı yoktur. Geçici vergisini ve kurumlar vergisini de öder; ama o
vergiyi doğuran beyannameyi hiç görmez.
Burada asıl kayıp ödenen vergi değil, görülmeyen bilgi.
O beyannamenin içinde, şirketinin o dönem nasıl performans gösterdiğini anlatan
iki tablo vardır: bilanço ve gelir tablosu. Esnaf bu iki tabloya sahip olduğunu
bile bilmez.
2. KOBİ Patronu
Orta ölçekli firmalarda da mali veri bilinci beklenenin çok
altındadır. Gözlemime göre KOBİ’lerin yaklaşık yarısı, mali veriyle ilişkisi
bakımından hâlâ esnaf düzeyindedir. Diğer yarısının büyük kısmı finansal veriye
önem verir, ama bu metodik ve derinlikli bir odaklanma değildir. Nakit durumu,
ciro, kâr-zarar gibi yüzeysel göstergelerle yetinilir; oran analizi, trend
analizi ve bütçeleme gibi konulara vakit ayrılmaz.
KOBİ’lerin muhasebecisi veya muhasebe departmanı vardır ama
muhasebe daha çok “vergi takipçisi ve beyannameci” olarak
konumlandırılır. Raporlama, denetim ve karar süreçlerine muhasebe sokulmaz.
Çoğu KOBİ muhasebecisini yalnızca KDV, muhtasar, SGK beyannameleri, evrak
düzeni, bordro ve işe giriş-çıkış işlemleri için kullanır. Muhasebeci “kanuni
yükümlülükleri yerine getiren kişi” olarak algılanır; hatta zaman zaman “vergi
dairesinin şirket içindeki temsilcisi” gibi görülür.
3. Büyük Firma Patronu
Büyük firmaların yönetim kurulu başkanları veya CEO
pozisyonundaki patronları genelde mali verilerle düzenli ilgilenir; bu ilgi
yönetim raporları, finansal tablolar, nakit akış analizleri ve KPI’lar
üzerinden yürür. Ama “büyük” olmak otomatik olarak bilinç getirmiyor. Cirosu
yüksek pek çok işletmenin patronu da mali veriyle KOBİ, hatta esnaf düzeyinde
ilişki kurar. Mali veriler yalnızca “bir şeyler kötü gittiğinde” gündeme gelir.
Veriye değil sezgiye dayalı, tepkisel ve kısa vadeli kararlar alınır. Vergi
odaklı düşünce, gerçek performans analizinin önüne geçer.
Bilinçli olanı ise farklıdır. Hangi mali veriye bakacağını,
muhasebesinden ve yöneticilerinden hangi raporu talep edeceğini bilir.
Raporları düzenli inceler. Bizzat ERP’ye girip raporların doğruluğunu teyit
eder. Mali verinin sağlıklı çıkabilmesi için ERP’ye doğru giriş yapılmasının ne
kadar kritik olduğunu bilir. Dashboard’dan özet göstergeleri izler; bir anomali
gördüğünde detaya inmeyi bilir. Muhasebeyle birlikte maliyet kontrol sistemi
kurar, nakit akış projeksiyonu yapar, vergi planlamasına zaman ayırır. Böyle
bir şirkette muhasebeci “finansal koç” gibi çalışır ve işletme
performansına doğrudan katkı verir.
Üç profile de bakınca ortaya çıkan sonuç şu: Aradaki fark
ölçek değil, talep. Patron sormayınca rapor doğmuyor.
Bir parantez: Sezgi neden artık yetmiyor?
İş hayatında kırkıncı yılını dolduran, bilançosunu hiç eline
almamış patronlar tanıdım. Bu insanlar akılsız değil; aksine, sezgileriyle çok
para kazanmışlar. Sorun şu ki sezginin çalıştığı ortam değişti.
Sezgi; az sayıda değişkenin olduğu, rakiplerin de aynı
yöntemle çalıştığı, enflasyonun ve kurun tahmin edilebilir olduğu bir ortamda
işe yarar. Bugün rakibiniz kılı kırk yarıp veriyi analiz ederken, siz sadece
cari bakiyelere bakarak aynı yerde duramazsınız. Şirketinizi
kurumsallaştıramaz, kurumsal raporlama düzeyine çıkaramaz, dolayısıyla ciddi
finansmana, ciddi ortağa ve ciddi büyümeye ulaşamazsınız.
Not: Kurumsal raporlama düzeyi derken BOBİ FRS’yi
kastediyorum: “Büyük ve Orta Boy İşletmeler için Finansal Raporlama Standardı”.
Bu bir şirket ölçeği değil, bir raporlama standardıdır; bağımsız denetime tabi
olup TFRS uygulamayan işletmeler bu standarda göre raporlar. Buraya çıkmak,
şirketinizin mali verisinin sadece size değil, dışarıya karşı da güvenilir hale
gelmesi demektir.
Para artık pahalı: Sezgiyle borçlanma devri bitti
Paranın ucuz ve bol olduğu dönemlerde mali veri hatası
yapmak şirketi batırmayabilirdi; yüksek kârlar veya ucuz krediler operasyonel
hataları örterdi. Ancak yüksek enflasyon ve yüksek faiz ortamında nakit akışını
günden güne hesaplayamayan bir işletmenin ayakta kalma şansı yoktur. Bugün
sermaye maliyeti bu kadar yüksekken, bir haftalık nakit açığını önceden
göremeyip son gün pahalı finansmana koşmak, sezgiyle değil ancak körleşmeyle
açıklanabilir.
İki taraflı sorun: Muhasebeci de kendini böyle görüyor
Patron muhasebecisini beyannameci olarak görüyor; hoş,
muhasebeci de kendini pek farklı görmüyor. Kendisini; irsaliye düzenleyen,
fatura kesen, gelen faturaları kayda alan, belgeleri biriktirip mali müşavire
gönderen, bankacılık işlemi yapan, kasa tutan kişi olarak tanımlıyor. Oysa
muhasebenin işi çok daha stratejiktir.
Patronlar biraz bilgili muhasebecilerine genellikle şu tip
sorular sorar: “Şu fatura ne zaman kesilmeli?”, “Bu harcamayı gider
yazar mıyız?”, “Kâr dağıtırsak ne olur?” Hepsi meşru sorulardır, ama
hepsi işlem sorusudur; hiçbiri karar sorusu değildir. Böyle olunca
muhasebeci “sorulursa cevap veren kişi” olarak kalır, stratejik katkı veremez.
Bu tablonun değişmesi için iki tarafın da adım atması
gerekir: patronun doğru soruyu sormayı öğrenmesi, muhasebecinin de danışmanlık
rolünü üstlenmeye hazır olması. Firmaların büyük bölümü muhasebecisini
potansiyelinin çok altında kullanıyor. Oysa iyi kullanılan bir muhasebeci
sadece ceza önleyen değil, kârlılık üreten bir yol arkadaşıdır. Yazının
sonunda, bu ilişkiyi değiştirecek soruların listesini vereceğim.
Tek bir reçete yok: Sektörünüzün kör noktası neresi?
Mali veriden uzak kalmanın bedeli her sektörde aynı ödenmez.
·
Üretim yapıyorsanız: Sizin kör noktanız
birim maliyet ve firelerdir. Bilançoya bakmayan imalatçı patron, gerçekte
zararına ürettiği ürünü “en çok satan ürünüm” sanıp fabrikada çark
döndürebilir.
·
Perakende veya e-ticaretteyseniz: Sizin
kör noktanız stok devir hızı ve marj erimesidir. Rafta veya depoda yatan malın
finansman maliyetini hesaplamayan patron, cirosu artarken nakdinin neden
bittiğini anlayamaz.
·
İnşaat veya proje işi yapıyorsanız: Sizin
kör noktanız hakediş-maliyet uyumsuzluğu ve tamamlanma yüzdesidir. Projenin
kârını ancak bittiğinde öğrenen müteahhit, zararı da ancak bittiğinde öğrenir (geri
dönüşü olmayan noktada).
·
Hizmet sektöründeyseniz: Sizin kör
noktanız adam/saat maliyeti ve tahsilat süresidir. Personelinin boşta geçen
saatini maliyet olarak görmeyen hizmet patronu, kapasitesinin yarısıyla
çalışırken tam kapasite fiyatlandırma yapar.
Kısacası, mali veriden uzak durmak sadece “para kaybettirmez”;
hangi sektördeyseniz sizi tam da o sektörün en zayıf karnından vurur.
Ön muhasebe mi yapıyorsunuz, genel muhasebe mi?
Pek çok şirketin muhasebesi “ön muhasebe” kapasitesindedir;
pek azı “genel muhasebe” yapabilir. Aradaki fark, sizin ne kadar hızlı ve ne
kadar güvenilir veri alabileceğinizi doğrudan belirler.
·
Ön muhasebe, işlemlerin ilk kez
kaydedildiği ve belgelendirildiği süreçtir. Günlük ve rutin finansal işlemlerin
takibi, belgelerin düzenlenmesi ve organize edilmesi üzerine kuruludur; daha az
teknik muhasebe bilgisi gerektirir.
·
Genel muhasebe, ön muhasebeden gelen
veriyi kullanarak yevmiye ve kebir kayıtlarını yapar, mizan düzenler,
beyannameleri hazırlar, mali tabloları oluşturur ve yasal raporlama
yükümlülüklerini yerine getirir. Yani ön muhasebe, genel muhasebenin veri
kaynağıdır.
Türkiye’de pek çok firmada genel muhasebeyi şirketin kendi
elemanı değil, dışarıdaki mali müşavir yapar. Ön muhasebeci belgeleri
toplar, açıklamalarını yazar, mali müşavire gönderir. Sonuç şu zincir olur:
·
Muhasebeciniz yevmiye kaydı yapmayı bilmez.
·
Dolayısıyla kebir ve mizanın nasıl oluştuğunu
bilmez.
·
Dolayısıyla mizanda bir anomali gördüğünde size
gösteremez.
·
Dolayısıyla ay içinde ne olup bittiğini kimse
bilmez; siz de ancak beyanname döneminde ve gecikmeli olarak öğrenirsiniz.
İşte patronun mali veriden uzak kalmasının en somut
teknik sebebi budur. Veri şirketin içinde üretilmiyor; dışarıda üretiliyor
ve size dönmüyor.
Bu tabloyu değiştirmenin yolu muhasebecinizi işten çıkarmak
değil, kapasitesini yükseltmektir: ERP’nin muhasebe modülünü kullanmayı
öğrenmesi, yevmiye kaydını kendisinin girmesi, ay sonunda mizanı kendisinin
alıp incelemesi. Bunu yapabilen bir muhasebe departmanı mali müşavirinizi de
serbest bırakır. Mali müşaviriniz kayıt memuru olmaktan çıkar; vergi
planlaması, teşvik fırsatları, ceza riskini önleme ve mali sağlık önerileri
gibi asıl katma değerli işlere zaman ayırır.
Muhasebe ile finans aynı şey değildir
Orta ve büyük ölçekli firmalarda muhasebenin yanında bir de
finans bölümü vardır. Bunlar birbirine yakın çalışsa da odakları farklıdır:
·
Muhasebe geçmişi kaydeder ve raporlar.
Şirketin finansal tarihini doğru tutar.
·
Finans geleceği planlar ve yönetir.
Kaynakları yönetir, değer yaratmaya odaklanır.
Muhasebe, finans için gerekli olan güvenilir veriyi sağlar.
Finans ise bu veriyi yorumlayarak “nasıl daha iyi para kazanırız”, “nereye
yatırım yapmalıyız”, “riski nasıl azaltırız” sorularına cevap arar.
Küçük şirketlerde her iki işi tek kişi veya tek ekip üstlenir; bu normaldir.
Anormal olan, finans işinin hiç yapılmamasıdır.
Finansın başlıca sorumlulukları şunlardır:
·
Nakdin düzenli akmasını sağlamak.
Geleceğini gördüğü nakit darlığını önceden karşılamak için fon yaratır:
alacakları tahsil eder, müşteriden avans alır, nakit artırıcı kampanya
kurgular, borç veya kredi temin eder, gerekirse atıl duran varlıkları nakde
çevirir.
·
Bütçeyi hazırlamak ve takip etmek. Bütçe;
finansın liderliğinde ve koordinatörlüğünde, üst yönetimin stratejik
yönlendirmesi ve onayıyla, tüm departmanların kendi bölüm bütçelerini
hazırlayarak katkı verdiği kolektif bir çalışmadır. Finans bütçeyi tek
başına yazmaz; yazdırır, birleştirir, tutarlılığını denetler ve sonra uyulup
uyulmadığını izler.
·
Fiyatlandırma. Perakende satış fiyatları
ile müşteri gruplarına uygulanacak indirim ve iskontolar finansın
sorumluluğundadır. Detaylı fiyatlandırma çalışması sonucunda şirket kâr
üretebilmelidir. Bu da ancak bütçe varsa mümkündür: önce gelir-gider hedefleri
konur, oradan hissedarı tatmin edecek kâr hedefi çıkar, fiyat da bu hedefe göre
kurulur.
Buraya bir uyarı ekleyeyim: Fiyatı satış departmanının
belirlediği şirketlerde marj erir. Satışçı doğal olarak satmak ister ve
indirim onun elindeki en kolay araçtır. Fiyat ve iskonto yetkisinin (hatta
müşteri kredi limitlerini belirleme ve ürün sevkiyat izni yetkilerinin) finansta
olması, satışçıyı kısıtlamak için değil, şirketi korumak içindir.
SMMM ve YMM: kiminle, ne için çalışıyorsunuz?
Türkiye’de işletmelerin mali, vergisel ve finansal
işlemlerini mevzuata uygun şekilde yürüten, denetleyen ve raporlayan iki tür
meslek mensubu vardır. Pek çok patron aradaki farkı bilmez:
·
SMMM (Serbest Muhasebeci Mali Müşavir):
Şirketin günlük muhasebe, vergi ve mali işlemlerini yürütür. Şirketin “mali
işler sorumlusu” gibidir. Vergi Usul Kanunu, Türk Ticaret Kanunu ve ilgili
mevzuat gereği birçok şirket için SMMM ile çalışmak yasal bir zorunluluktur.
·
YMM (Yeminli Mali Müşavir): Bu işlemlerin
doğru yapılıp yapılmadığını denetler, tasdik eder ve devlet kurumlarına karşı
resmi güvence sunar. “Dış denetçi” gibi çalışır; tasdik raporlarını imzalama
yetkisi vardır. YMM olabilmek için en az 10 yıl SMMM olarak çalışmak ve YMM
sınavını geçmek gerekir.
YMM ile çalışmak her firma için zorunlu değildir; KDV
iadesi, yatırım teşvik belgesi kapatma, kurumlar vergisi tasdiki gibi belirli
işlemlerde devreye girer.
Şunu net bilin: SMMM’niz size mevzuatı uygular, YMM’niz sizi
denetler. Hiçbiri sizin yerinize karar vermez. Yönetim kararı patronundur. Mali
müşavirinize “bana ne yapmam gerektiğini söyle” demek yerine, “bana
şu tabloları hazırla, ben yorumlayacağım” diyebildiğiniz gün ilişki doğru
zemine oturur.
Asıl kör nokta: Kayıt dışılık
Buraya kadar anlattığım her şey bir varsayıma dayanıyor:
kayıtlarınızın gerçeği yansıttığı varsayımına. Türkiye gerçeğinde bu varsayım
çoğu zaman geçerli değil.
Kayıt dışı işlem (faturasız satış, faturasız alım, kayıt
dışı işçi çalıştırma … vb) kısa vadede nakit rahatlığı sağlıyor gibi görünür.
Uzun vadede yaptığı şey ise şudur: şirketinizin göstergelerini bozar. Yani mali
veriye bakmak isteseniz bile bakacak sağlam veriniz kalmaz. Somut sonuçları:
·
Gerçek kâr-zararınızı bilemezsiniz. Gelir
ve giderler eksik yansıdığı için tablolar yanıltıcı olur; muhasebeciniz size
sağlıklı rapor veremez.
·
Alacaklarınızı takip edemezsiniz.
Faturasız satışın kaydı yoktur; kaydı olmayan alacağın yaşlandırması da olmaz.
·
Bütçe yapamazsınız. Gerçek olmayan bir
geçmişin üzerine gelecek kurulamaz.
·
Kredi limitiniz düşer. Bankalar bilanço
bazlı kredi verir. Kârınızı küçük gösterdiğinizde kredi kapasiteniz de küçülür.
Vergiden kaçındığınızı sandığınız tutarın kaç katı finansman maliyeti
ödediğinizi bir hesaplayın.
·
Şirketinizin değeri hesaplanamaz.
Belgelenmiş ciro, kâr ve varlık eksiktir. Ortak bulmakta, yatırımcıyı ikna
etmekte zorlanırsınız. Kurumsallaşma veya halka arz gibi hedefler imkânsız hale
gelir.
·
Cezalar. Vergi ziyaı cezası, gecikme
faizi, kaçakçılık suçu kapsamına giren fiillerde adli yaptırımlar… Bunların
büyüklüğünden hiç bahsetmiyorum.
Ve en beklenmedik sonuç: Dolandırılırsınız
Bu maddeyi ayrı bir başlık yaptım, çünkü patronların en az
beklediği ama en sık başına gelen şey budur. Maliyeyi kandırdığınızı
düşünürken, kandırılan siz olabilirsiniz:
·
Faturasız satışlarınızın tahsilatını kötü
niyetli bir çalışanınız veya ortağınız yapıp cebe atabilir. Kaydı olmadığı için
fark etmeniz aylar sürer, ispatlamanız neredeyse imkânsızdır.
·
Stoklarınızın kayıt dışı olduğunu bilen çalışan,
o stoktan ufak ufak aşırabilir. Sayım tutmaz; ama zaten hangi rakamla
tutmayacağını da bilemezsiniz.
·
Faturasız mal alan müşteriniz ödemeyi
geciktirebilir, hatta malı aldığını inkâr edebilir. İspat yükü sizdedir ve
elinizde belge yoktur.
Kısacası kayıt dışılık kısa vadede “kâr” gibi görünür; uzun
vadede işletmenin itibarını, sürdürülebilirliğini ve büyüme potansiyelini yok
eder. Ve en önemlisi: bu yazının konusu olan mali veriyi baştan anlamsız
hale getirir. Kayıt dışı çalışan bir şirkette “mali veriye odaklanma”
tartışması yapılamaz, çünkü ortada odaklanılacak veri yoktur.
Bir de şunu ekleyeyim: %100 resmi çalışarak başarılı olmak,
kayıt dışı çalışarak başarılı olmaktan çok daha zordur. Asıl meydan okuma budur
ve bu meydan okumayı kazanan patronlar kendilerini gerçekten başarılı
sayabilirler.
Kayıt dışılıktan çıkış: gerçekçi bir yol haritası
“Bir günde her şeyi resmiye çevirin” demek kolay ama
uygulanabilir değil. Kimse bunu yapamaz; geçmiş stok, geçmiş kasa ve geçmiş
cari bakiyeler buna izin vermez. Gerçekçi olan kademeli geçiştir. Önerdiğim
sıra şudur:
1.
Önce görün. Muhasebenizden veya mali
müşavirinizden, kayıt dışı işlemleri de içeren bir “yönetim bilançosu” ve “yönetim
gelir tablosu” isteyin. Bu resmi tablo değildir, kimseye verilmez, sadece sizin
içindir. Amaç şirketinizin gerçek performansını ve bu performansın zaman içinde
nasıl değiştiğini görmektir. Bu tablo aynı zamanda hedefinizi de gösterir:
resmi tablolarınızın zaman içinde bu tabloya yaklaşması gerekir.
2.
Aradaki farkı ölçün. Yönetim tablosu ile
resmi tablo arasındaki fark, kayıt dışılığınızın büyüklüğüdür. Bu farkı ciroya
oranlayın. Cironuzun %30’u kayıt dışıysa bunu bir günde kapatamazsınız; ama üç
yılda kapatabilirsiniz. Ölçmediğiniz bir şeyi küçültemezsiniz.
3.
Girişten başlayın, çıkıştan değil.
Alışlarınızı faturalandırmak, satışlarınızı faturalandırmaktan hem daha
kolaydır hem daha az direnç görür. Üstelik faturalı alış, faturalı satışı
zorunlu kılar; sistem bir süre sonra kendi kendini düzeltmeye başlar.
4.
Yeni müşteri ve yeni ürünleri baştan resmi
kurun. Eski alışkanlıkla gelen müşteriyi dönüştürmek zordur; yeni ilişkiyi
en baştan tam faturalı kurmak ise kolaydır. Böylece kayıt dışı oranınız, siz
özel bir çaba göstermeseniz bile büyüme sayesinde düşer.
5.
Fiyatınızı yeniden kurun. Kayıt dışı
çalışan firmaların fiyatı, ödemedikleri vergi kadar düşüktür. Resmiye geçerken
fiyatı buna göre yeniden hesaplamazsanız marjınız erir ve geçiş yarıda kalır.
Bu yüzden geçiş, aynı zamanda bir maliyet ve fiyatlandırma çalışması
gerektirir. (Bunu serinin üçüncü yazısında ele alacağım.)
6.
Personeli tam bildirin. Kayıt dışı
işçilik, bir iş kazası veya işten çıkış davası anında şirketin başına
gelebilecek en pahalı kalemdir. Diğer maddeleri erteleseniz bile bunu
ertelemeyin.
Not: Bu geçişi mutlaka mali müşavirinizle birlikte
planlayın. Geçmiş dönem düzeltmeleri, stok, kasa ve ortaklar cari hesabı
düzeltmesi gibi konularda zaman zaman dönemsel yasal imkânlar çıkabiliyor.
Bunları takip etmek mali müşavirinizin işidir; sormak sizin.
Muhasebecinize sormanız gereken 12 soru
Bir muhasebeciyi “beyannameci”likten çıkarmanın en hızlı
yolu, ona farklı soru sormaktır. Bugünden itibaren sorabileceğiniz sorular:
1.
Bu ayın mizanını alabilir miyim? Geçen aya göre
farkı en büyük üç hesap hangisi ve neden?
2.
Bu ay hangi gider kalemi normalin üzerinde?
Sebebi ne?
3.
Bugün itibarıyla toplam alacağımız ne kadar?
Bunun ne kadarı vadesi geçmiş?
4.
En büyük 10 müşterimiz toplam alacağın yüzde
kaçını oluşturuyor?
5.
Şu anda kaç günlük nakdimiz var? Önümüzdeki dört
haftada nakit açığımız çıkıyor mu?
6.
Geçen yılın aynı ayına göre brüt kârımız arttı
mı, azaldı mı? Yüzde olarak ne kadar?
7.
Stokta altı aydır hiç hareket görmemiş
kalemlerin toplam değeri ne kadar?
8.
Bu dönem geçici vergi beyannamemizin bir
kopyasını alabilir miyim?
9.
Ortaklardan alacaklar hesabımızda bakiye var mı?
Ne kadar ve neden?
10.
Döviz cinsinden ne kadar borcumuz, ne kadar
alacağımız var? Net pozisyonumuz açık mı?
11.
Yararlanabileceğimiz ama yararlanmadığımız bir
teşvik, istisna veya indirim var mı?
12.
Şu an bir vergi incelemesine girsek, en riskli
konumuz ne olurdu?
Bu on iki sorunun tamamına net cevap alabiliyorsanız,
muhasebeniz genel muhasebe kapasitesindedir ve iyi durumdasınız. Yarısına cevap
alamıyorsanız sorun muhasebecinizde değil, kurgudadır.
Kendinizi test edin
Aşağıdaki cümlelerden kaçı sizin için doğru?
1.
Son üç ayın bilançosunu ve gelir tablosunu
gördüm.
2.
Geçici vergi beyannamemin bir kopyası bende var.
3.
Şirketimin bugünkü toplam alacağını yaklaşık
olarak biliyorum.
4.
Önümüzdeki dört haftada nakit sıkışıklığı
yaşayıp yaşamayacağımı biliyorum.
5.
Hangi ürünümün en kârlı olduğunu (en çok satanı
değil) biliyorum.
6.
Bu yıl için yazılı bir bütçem var.
7.
Geçen ay bütçeyi hangi kalemlerde aştığımı
biliyorum.
8.
Muhasebecim ben sormadan düzenli rapor
gönderiyor.
9.
Kayıt dışı işlem oranımı yaklaşık olarak
biliyorum ve azaltmak için bir planım var.
10.
Şirketimin bugünkü değerini yaklaşık olarak
söyleyebilirim.
·
8-10 doğru: Mali veriyle ilişkiniz
sağlıklı. Bu serinin üçüncü yazısı size hitap edecek.
·
4-7 doğru: Temeliniz var ama sistematik
değil. İkinci yazıdan başlayın.
·
0-3 doğru: Şirketinizi büyük ölçüde
sezgiyle yönetiyorsunuz. Bu, bugüne kadar işe yaramış olabilir; yarına yetmez.
Özetle
Patron mali veriden şu sebeplerle uzak durur:
·
Günü kurtarma telaşı, geleceği planlama vaktini
yer.
·
Muhasebeyi “beyannameci” olarak
konumlandırmıştır; muhasebeci de kendini öyle görür.
·
Genel muhasebe şirketin dışında yapıldığı için
veri şirketin içinde üretilmez, dolayısıyla patrona dönmez.
·
Finans işi hiç yapılmamaktadır; bütçe,
fiyatlandırma ve nakit projeksiyonu boşta kalır.
·
Kayıt dışılık, bakılacak veriyi daha en baştan
bozar.
Bunların hiçbiri kader değil; hepsi kurgu meselesi. Kurgu
değişince veri gelir, veri gelince karar değişir, karar değişince sonuç
değişir.
Serinin ikinci yazısında dört temel tabloyu (mizan,
bilanço, gelir tablosu, nakit akış tablosu) ve bir patronun bu tablolarda tam
olarak hangi satırlara bakması gerektiğini ele alacağım. Üçüncü yazıda
ise tablodan karara geçeceğiz: oranlar, KPI’lar, bütçe ve varyans analizi.
Not: Tüm bunlar ve daha fazlası “PATRONLARIN
ODAKLANMASI GEREKEN MALİ KONULAR” başlıklı eğitimimde mevcuttur. Eğitim Başvurusu:
bilgi@referansnoktasi.com