12 Ağustos 2024 Pazartesi

Pazaryeri Çağında Marka Yönetimi

 

Peşinen söyleyeyim: Pazar yerinde bulunuyor ve satıyor olmak e-ticarette iyi olduğunuz manasına gelmez, hele hele markanız için iyi bir şey yaptığınız anlamına hiç gelmez. Şaşırdınız mı? Açıklayayım.

 

Geçen hafta ön görüşme yaptığımız bir müşterimle yaşadığımız diyalog üzerine bu makaleyi kaleme almaya karar verdim.

 

Üretici olan müşteri adayı bana gururla şunu söyledi: “Biz e-ticarette çok iyiyiz. Trendyol'da ayda kırk bin adet satıyoruz.” Ben de “Peki, bu kırk bin satışın kaçı doğrudan sizin marka adınız aratılarak gerçekleşti?” diye sordum. Cevap veremedi. Çünkü hiç bakmamıştı. Ben de şunu söyledim: “O halde siz e-ticarette iyi değilsiniz. Sadece pazaryerinde bulunabiliyorsunuz. İkisi aynı şey değil.

 

Bu ayrımı anlamayan yüzlerce firma var. Pazaryerinde satış yapmayı markalaşmak sanıyorlar. Oysa pazaryeri, markanızı büyüten bir yer değil; markanızı sınayan bir yer. Markanız varsa orada işinize yarar. Markanız yoksa orada olduğunuz her gün markasızlığınızı pekiştirir.

 

Önce büyüklüğü konuşalım

Ticaret Bakanlığı'nın bu yıl yayımladığı rapora göre Türkiye'de e-ticaret hacmi 2023'te 1,85 trilyon TL'ye ulaştı. İşlem sayısı 5,87 milyar adet. E-ticaretin toplam ticaret içindeki payı 2019'da %10,1 iken 2023'te %20,3'e çıktı. Yani ticaretin beşte biri artık ekranın içinde dönüyor. 2024 için beklenti 3,4 trilyon TL.

 

Ama asıl dikkat etmeniz gereken rakam bu değil. Şu: Türkiye'de e-ticaret yapan 559 bin işletmenin 540 bini pazaryerlerinde satış yapıyor. Kendi sitesinden satış yapan işletme sayısı ise 35 bini biraz aşıyor.

 

Yani e-ticaret dediğimiz şey Türkiye'de neredeyse tamamen pazaryeri ticareti demek. On altı işletmeden on beşi kendi dükkânında değil, başkasının çarşısında duruyor.

 

Tek bir platforma bakalım: Trendyol'un 35 milyonu aşkın müşterisi, 1,6 milyona yaklaşan satıcısı ve ayda 100 milyonu geçen ziyareti var; 2023'te platformda 750 milyondan fazla ürün satıldı.

 

Şu iki rakamı yan yana koyun: 35 milyon müşteri, 1,6 milyon satıcı. Her 22 müşteriye bir satıcı düşüyor.

 

Böyle bir kalabalıkta "ben de oradayım" demek hiçbir şey ifade etmiyor. Bakkal döneminde rafta yan yana beş marka dururdu. Zincir market döneminde on beş marka oldu. Pazaryerinde aynı kategoride binlerce satıcı var ve hepsi aynı ekranın içinde.

 

Bir de şu var: pazaryerinde tüketicinin fiyat karşılaştırma maliyeti sıfırdır. Bakkal döneminde fiyat kıyaslamak için üç dükkân gezmek gerekirdi; kimse gezmezdi. Zincir markette rakiple aynı rafta durmak gerekirdi. Pazaryerinde tüketici tek bir tuşla "en düşük fiyat" sıralamasına geçiyor.

 

Markanızın fiyat primini otuz yıldır neyin koruduğunu düşünün: bilgi eksikliği. O eksiklik ortadan kalktı.

 

Pazaryerinin beş yüzü vardır

Üreticilerin çoğu pazaryerini tek boyutlu görüyor: satış kanalı. Oysa aynı kurumla aynı anda beş ayrı ilişkiniz var ve beşinde de kural koyan taraf o.

·         Birinci yüz: Kanaldır. Ürününüzü satar, komisyon alır, kargolar, tahsil eder. Buraya kadar normal bir bayi ilişkisi gibi görünür. Değildir; çünkü bayiniz sizin rakibinizi de satmaz.

·         İkinci yüz: Medyadır. Ürününüzün görünmesi için reklam satar. Arama sonucunun tepesindeki yer, kategori sayfasındaki vitrin, hatta rakibinizin ürün sayfasının altındaki "benzer ürünler" alanı (hepsinin bir fiyatı vardır). Rafa girmek için raf bedeli ödediğiniz gibi, burada görünmek için bedel ödersiniz. Aradaki fark şu: rafta ödediğiniz bedel bir yıl geçerliydi; burada ödemeyi kestiğiniz saniye görünmez olursunuz.

·         Üçüncü yüz: Veri sahibidir. Siz kendi ürününüzün satışını görürsünüz; platform kategorinin tamamındaki davranışı görür. Müşterinin ne aradığını, neye baktığını, neyi sepete atıp vazgeçtiğini, hangi fiyatta cayıp hangi fiyatta aldığını bilir. Sizin elinizde birkaç bin müşterinin verisi vardır; onun elinde milyonlarca kişinin davranış haritası. Siz müşterinizi tanımaya çalışırken, o zaten tanıyor.

·         Dördüncü yüz: Hakemdir. Kimin kime görüneceğine, hangi ürünün üst sıralarda çıkacağına, hangisinin görünmez kalacağına platformun kuralları ve algoritmaları karar verir. Fiyatınız, puanınız, yorum sayınız, teslimat performansınız ve reklam yatırımınız görünürlüğünüzü belirler. Mağazanızı açmakla oyun bitmez; asıl oyun ondan sonra başlar.

·         Beşinci yüz: Rakiptir. Ve bu, en az konuşulan yüzüdür.

 

Aynı filmi ikinci kez izliyoruz

2021'de “Market Markası Tehdidiyle Yaşamak” başlıklı bir makale yazmıştım. Orada zincir marketlerin nasıl kendi markalarını yaratıp üreticinin karşısına dikildiğini anlatmıştım. Şimdi aynı film, dijital sette yeniden çekiliyor.

 

Pazaryeri de kendi markasını yaratıyor. Trendyol'un giyimde ve ev tekstilinde kendi markaları var. Amazon'un neredeyse her kategoride kendi markası var. Bu markalar rastgele doğmuyor: platform hangi üründen ne kadar satıldığını görüyor, en çok satanı seçiyor, kendi markasıyla yaptırıyor ve arama sonucunda kendi ürününü öne koyuyor.

 

Zincir markette bunu yapabilmek için raf düzeni değiştirmek gerekirdi ve tüketici fark ederdi. Pazaryerinde tek satır kod yetiyor ve kimse fark etmiyor. Yani market markası makalemde yazdığım cümle burada da geçerli, hatta daha sert: Hakem, aynı zamanda oyuncudur. Üstelik burada sahayı da o çiziyor, seyirciyi de o getiriyor.

 

Pazaryeri markanıza ne yapar?

Beş şey yapar. Beşi de sessizce olur, hiçbiri bilançonuzda görünmez.

1.       Fiyatınızı şeffaflaştırır. Fiyat primi, tüketicinin karşılaştırma yapamamasından beslenir. Pazaryerinde karşılaştırma bedavadır ve otomatiktir. Priminiz her gün biraz daha erir.

2.       Konumlandırmanızı siler. Yıllarca ambalaj tasarımına, raf duruşuna, mağaza atmosferine yatırım yaptınız. Pazaryerinde herkes aynı beyaz zeminde, aynı kare fotoğrafta, aynı yazı tipinde, aynı büyüklükte duruyor. Sizi rakibinizden ayıran görsel unsurların çoğu platformun kural setiyle iptal edildi. Geriye ne kaldı? Fiyat, puan ve teslimat süresi. Ne acıdır ki bu üçü de markanın değil, operasyonun konusudur. Operasyonunuzu kopyalayabilirler ama markanızı asla.

3.       Müşterinizi sizden alır. Bu maddenin altını çizin. Zincir market döneminde bile tüketici “Ülker aldım” derdi. Pazaryerinde ne diyor? “Trendyol'dan aldım.” Sadakat markaya değil, platforma gidiyor. Ve bir sonraki alışverişte tüketici sizi değil, platformu açıyor.

4.       Verinizi vermez. Kim aldı, kaç yaşında, nerede oturuyor, daha önce ne aldı, sizi neden bıraktı, hiçbirini bilmiyorsunuz. Platform hepsini biliyor. Bu bilgi asimetrisi, market markası makalemde anlattığım “kasadan geçen verinin zincirde olması” durumunun katlanmış hali.

5.       Sizi kendi markasına yem yapar. Yukarıda anlattım. Ne kadar iyi satarsanız, taklit edilme ihtimaliniz o kadar yüksek. Pazaryerinde başarı, cezalandırılan bir şeydir.

 

Pazaryerinde marka ne demektir?

Şimdi işin özüne geliyoruz. Yıllardır tekrarladığım bir cümle var: marka olmak, algılarda önde olmaktır. Bu cümlenin pazaryerindeki karşılığı çok nettir ve tek bir davranışa indirgenir: Müşteri arama kutusuna kategoriyi mi yazıyor, sizin adınızı mı?

 

“Kadın spor ayakkabı” yazan müşteri sizin müşteriniz değildir; platformun müşterisidir ve platform onu istediği satıcıya yönlendirir. “(Sizin markanız) spor ayakkabı” yazan müşteri sizin müşterinizdir; platform onu size vermek zorundadır. Birincisinde rakibinizle yan yana dizilirsiniz, ikincisinde tek başınıza durursunuz. Birincisinde fiyat konuşulur, ikincisinde konuşulmaz. Aradaki fark, markalaşmanın kendisidir.

 

Ürün

Marka

Fiyatla karşılaştırılır

Değerle karşılaştırılır

Arama sonucu ile bulunur

İsmiyle aranır

Reklamla satılır

Talep yaratır

Platforma bağımlıdır

Kendi talebini yaratır

Kolay kopyalanır

Zihinsel olarak kopyalanması zordur

Yorum toplar

Güven biriktirir

 

Marka Arama Oranı

Size pazaryeri çağının en pratik marka göstergesini vereyim: Size gelen arama trafiğinin yüzde kaçı, markanızın adı aranarak geldi?

 

Bu oran, fiyat priminin dijital kardeşidir. Ölçümü de zor değil. Satıcı panelinizden belirli bir dönemde mağazanıza ve ürünlerinize gelen arama kaynaklı trafiği alın. İçinden marka adınızı, marka adınızın farklı yazılışlarını ve "marka + ürün" biçimindeki aramaları ayrı bir grup olarak toplayın. Sonra toplam arama trafiğine bölün.

·         Örnek: bir ayda arama yoluyla gelen 100.000 ziyaretin 18.000'i marka adınızı içeren aramalardan geliyorsa Marka Arama Oranınız %18'dir.

 

Önemli olan rakamın kendisi değil, yönüdür. Aynı yöntemi her ay tekrarlayın. %18'in %22'ye çıkması, cironuz hiç değişmese bile markanızın tüketicinin zihninde daha çok yer ettiğini gösterir.

 

Tersi de doğrudur ve pazaryerinin en sinsi yanı buradadır: ciro yükselirken Marka Arama Oranı düşüyorsa, daha çok ürün satıyor ama daha az marka oluyorsunuz. Platform size sürekli büyüyen bir satış grafiği gösterirken, markanızın küçülmesini sessizce izletebilir.

 

Son bir uyarı: "marka araması" ile "marka sayesinde satış" aynı şey değildir. İlki müşterinin sizi bulma biçimini, ikincisi bunun paraya dönüşmesini gösterir. İkisini ayrı ayrı takip edin.

 

Pazaryeri reklamı markalaşma değildir

Pazaryeri içi reklam hasat aracıdır, ekim aracı değildir. Ne demek bu? Pazaryerinde reklam verdiğinizde talep yaratmıyorsunuz. Zaten var olan, zaten o kategoriyi arayan, zaten satın almaya karar vermiş bir müşterinin karşısına dikiliyorsunuz. Bu değerli bir iştir, ama markalaşma değildir. Çünkü:

                    Talebi siz yaratmadınız, satın aldınız.

                    Reklamı durdurduğunuz gün satış sıfırlanır.

                    Müşteri sizi hatırlamaz, çünkü sizi seçmedi; sıralamada üstte olduğunuz için tıkladı.

 

Marka yatırımının tanımı şudur: durdurduğunuzda bir süre daha devam eden şey. Pazaryeri reklamı durdurduğunuzda hiçbir şey devam etmez. O yüzden bütçenizi ikiye ayırın ve iki kalemi asla karıştırmayın:

Hasat bütçesi

Ekim bütçesi

Nerede harcanır

Pazaryeri içi reklam,
arama sıralaması

Pazaryeri dışı: sosyal medya,
açık hava, video, PR, işbirlikleri

Ne yapar

Var olan talebi yakalar

Yeni talep yaratır

Ölçüsü

Satış, dönüşüm, ROAS*

Marka arama oranı,
yardımsız bilinirlik

Kesince ne olur

Satış aynı gün durur

Etki aylarca sürer

 

Pazaryeri içi performans reklamının temel işi çoğunlukla mevcut talebi yakalamaktır; marka inşasının temel aracı değildir. Sadece hasat bütçesi harcayan firma, pazaryerinin kiracısıdır. Kira ödediği sürece dükkânda oturur, ödemeyi kestiği gün sokaktadır. Otuz yıllık üretici olmanız bunu değiştirmez.

 

Kendi adınızı kiralamak

İşin daha da can sıkıcı tarafı şu: pazaryerleri artık birer satış kanalı olmaktan çıkıp birer reklam mecrasına dönüştü. Dünyada buna "perakende medyası" deniyor ve platformların en kârlı işi haline geldi.

 

Eskiden iyi puan alan, çok yorum toplayan, fiyatı makul duran ürün organik aramada kendiliğinden üste tırmanırdı. Sistem büyük ölçüde liyakatle çalışırdı. Bugün ise arama sonuç sayfasında ilk ekranı kaplayan ürünlerin neredeyse tamamının köşesinde küçük bir "Sponsorlu" ibaresi var. Platform size şunu söylüyor: "Ürünün mükemmel olabilir, müşterin seni çok seviyor olabilir; ama bana reklam parası ödemezsen seni kendi müşterine bile göstermem."

 

Bu durum sizi öyle bir çıkmaza sokar ki, kendi markanızın koruyucusu olabilmek için bile platforma para ödemek zorunda kalırsınız. Sektörde buna marka savunması deniyor.

 

Şöyle işler: müşteri arama kutusuna harfi harfine sizin markanızın adını yazar. Normal şartlarda ilk sırada sizin çıkmanız gerekir, değil mi? Fakat rakibiniz sizin marka adınıza reklam vermiştir ve arama sonucunun tepesinde onun ürünü belirir. Siz de kendi adınızı arayan sadık müşterinizi kaptırmamak için, kendi marka adınıza reklam vermek zorunda kalırsınız.

 

Kendi evinizde kiracıydınız; artık kendi adınızı kullanmak için de kira ödüyorsunuz.

 

İşte bu yüzden pazaryerlerinde "organik başarı" her geçen gün biraz daha hayal oluyor. Talebi platform dışında yaratıp müşteriyi markanızın adıyla içeri soksanız bile, platform o müşteriyi kapıda karşılayıp reklamı basan rakibinize göstermeye çalışıyor.

 

Bu tabloyu değiştiremezsiniz. Ama bir şeyi değiştirebilirsiniz: markanızı, adınızı arayan müşteri rakibin reklamını görse bile ona tıklamayacak kadar güçlü kılmak. Marka savunmasının asıl bütçesi reklam bütçesi değildir; markanın kendisidir.

 

Ambalajın rolü değişti: kutu, markanızın son sözüdür

Otuz yıldır ambalaj bir satış aracıydı. Görevi raftaki iki saniyede müşterinin gözünü yakalamaktı. Rengi, formu, yazı tipi, hepsi o iki saniye için tasarlanırdı. Ambalaj, satın alma kararından önce çalışırdı.

 

Pazaryerinde bu tamamen tersine döndü. Müşteri ambalajınızı satın almadan önce görmez; ekranda gördüğü şey bir fotoğraftır. Ambalajınızla ilk gerçek teması, kargo kapıya geldikten sonra, evinde, tek başına olur.

 

Yani ambalaj artık satın alma kararından sonra çalışıyor. Görevi de değişti:

·         Rafta görevi seçtirmekti, şimdi görevi haklı çıkarmak.

·         Rafta rakibiyle yarışıyordu, şimdi müşterinin beklentisiyle yarışıyor.

·         Rafta bir vitrindi, şimdi bir karşılama.

 

Müşteri kutuyu açtığı anda şunu sorar: "Ödediğim paraya değdi mi?" O anda verilen cevap, bir sonraki siparişi de belirler, yazacağı yorumu da, arkadaşına söyleyeceği cümleyi de.

 

Bunun somut karşılığı şudur: pazaryerinde satıyorsanız ambalaj bütçenizi dış görünüşten iç deneyime kaydırın. Kargo dayanıklılığı, açılış kolaylığı, iç yerleşim, teşekkür kartı, kullanım kılavuzunun okunabilirliği, ürünün kutudan çıkışındaki ilk izlenim. Bunların hiçbiri arama sonucunda görünmez ama hepsi yoruma, puana ve tekrar alıma dönüşür.

 

Market markası makalemde "zincirin giremediği maliyet, sizin siperinizdir" demiştim. Pazaryerinde o siper, kutunun içidir. Çünkü ucuz rakibiniz oraya para harcamaz, harcasa ucuz olmaktan çıkar.

 

Marka mimariniz pazaryerinde farklı çalışır

Şimdi kimsenin konuşmadığı bir konuya geleceğim. Marka mimarisi modellerini anlattığım makalelerimde her modelin avantaj ve dezavantajlarını sıralamıştım. Pazaryeri çağı bu dengeyi değiştirdi. Çünkü ortaya yepyeni bir varlık çıktı: yorum havuzu.

 

Pazaryerinde bir ürünün altında biriken yorumlar ve puan, o ürünün en değerli varlığıdır. Yeni bir ürün çıkardığınızda sıfır yorumla başlarsınız ve sıfır yorumlu ürün, 2.000 yorumlu rakibin yanında görünmez bile.

 

Buradan çıkan sonuç şu:

         Bağımsız Markalama (her alt marka ayrı ayakta) pazaryerinde pahalıdır. Çünkü her marka kendi mağaza sayfasını, kendi yorum havuzunu, kendi puanını sıfırdan biriktirmek zorundadır. Rafta bunun maliyeti yalnızca reklam bütçesiydi; burada üstüne bir de zaman maliyeti bindi.

         Bağımlı ve Destekli Markalama pazaryerinde avantajlıdır. Yeni ürününüz, ana markanızın mağaza sayfasının ve birikmiş güveninin üstüne konar. Müşteri markanızı arattığında bütün ürünleriniz aynı vitrinde çıkar.

         Kodlu Markalama kısmen işe yarar; müşteri akrabalığı sezer ama arama motoru sezmez. Ortak hece, arama sonucunda size bir şey kazandırmaz.

         Kaotik Markalama pazaryerinde felakete dönüşür. Beş ayrı isimle beş ayrı mağaza açan firma, beş ayrı yerde sıfırdan başlar ve hiçbirinde yeterli derinliğe ulaşamaz.

 

Yani şunu söylüyorum: pazaryeri, marka mimarisi kararlarınızın maliyetini değiştirdi. Yirmi yıl önce “her ürüne ayrı marka” demek sadece bütçe meselesiydi. Bugün aynı karar, sizi rakibinizden yıllar geriye atabilir.

 

On savunma hattı

1.       Marka Arama Oranınızı ölçün. Yukarıda anlattım. Ölçmediğiniz sürece markanızın mı yoksa ürününüzün mü satıldığını bilemezsiniz.

2.       Aynı ürünü her kanalda aynı şekilde satmayın. Kanal bazlı ürün ve paket farklılaştırması, fiyat karşılaştırmasını kırmanın en temiz yoludur: farklı gramaj, farklı set, farklı adetli paket. Birebir aynı ürünü (SKU) her yerde satarsanız fiyatınızı siz belirlemezsiniz.

3.       Ürün sayfasını marka vitrinine çevirin. Çoğu üretici ürün sayfasını teknik bir form gibi doldurup geçiyor. Oysa o sayfa sizin mağazanız. Görsel dili, marka hikâyesi, kullanım videosu, karşılaştırma tablosu gibi değerli içerikleri paylaşın. Platformun izin verdiği her alanı marka anlatımıyla doldurun. Rakibinizin sayfası boşken sizinki doluysa, aradaki fark fiyat farkını kapatır.

4.       Kutuyu markanızın son sözü yapın. Yukarıda anlattım. Pazaryerinde müşterinizle tek fiziksel temasınız kargo kutusudur.

5.       Yorum yönetimini itibar yönetimi olarak görün. Puanınız, markanızın herkese açık itibar karnesidir. Kötü yorum gelince savunmaya geçmeyin; çözün ve çözdüğünüzü yazın. O cevabı okuyacak olan kişi, yorumu yazan müşteri değil, sizi ilk kez düşünen yabancıdır.

6.       İade oranınızı bir marka göstergesi olarak okuyun. Çoğu firma iadeyi lojistik maliyeti sanır. Değildir; iade, verilen sözle teslim edilen ürün arasındaki farktır. İade oranınız kategori ortalamasının üstündeyse ya ürününüz vaadini karşılamıyordur ya da ürün sayfanız gerçek olmayan bir beklenti yaratıyordur. İkisi de konumlandırma sorunudur ve ikisi de puanınızı, dolayısıyla görünürlüğünüzü aşağı çeker. İade nedenlerini her ay okuyun; oradaki cümleler size hiçbir araştırmanın vermeyeceği kadar dürüst bir geri bildirimdir.

7.       Ürün başlığıyla konumlandırma cümlenizi karıştırmayın. Başlık, müşterinin arama kutusuna yazdığı kelimelerden oluşmalıdır; orada edebiyat yapmayın, slogan yazmayın. Konumlandırmanızı görsele, açıklamaya ve marka sayfanıza koyun. Bu ikisini karıştıran firmalar ya bulunamıyor ya da bulunduklarında bir şey anlatamıyor.

8.       Kendi kanalınızı kurun, ama pazaryerini düşman ilan etmeyin. Doğru iş bölümü şudur: pazaryeri müşteri kazandırır, kendi kanalınız müşteriyi elde tutar. İlk alışverişini orada yapan müşteriyi kendi kanalınıza çekecek bir sebep üretin: garanti kaydı, yedek parça, üyelik, tarif, içerik, servis. Müşteriyi tanımadan sadakat kuramazsınız.

9.       Kendi kanalınızın markanıza zarar vermesini engelleyin. Bu maddeyi neredeyse hiç kimse konuşmuyor ama sahada en çok gördüğüm dert bu: pazaryerinde markanızı en çok yıpratan kişi rakibiniz değil, kendi bayinizdir. Elinde kalan stoğu eritmek isteyen bayi, ürününüzü sizin belirlediğiniz fiyatın altına indiriyor; müşteri de artık markanızın gerçek fiyatının o olduğunu düşünüyor. Buna bir de markanızı izinsiz kullanan, ürün fotoğraflarınızı çalan, sizin ürün sayfanıza kendi malını asan satıcılar ekleniyor. Üç şey yapın: marka tescilinizi ilgili tüm sınıflarda tamamlayın, platformların marka koruma programlarına kaydolun, ve bayi sözleşmelerinize online satış ve fiyat maddesi koyun. Tescili olmayanın şikâyet hakkı da yoktur.

10.   Bağımlılık eşiğinizi belirleyin. Bunu bir sonraki bölümde ayrıca anlatıyorum, çünkü bir maddeye sığmayacak kadar önemli.

 

Pazaryeri Bağımlılık Endeksinizi hesaplayın

Pazaryerindeki asıl tehlike orada satış yapmak değil, oraya ne kadar bağımlı olduğunuzdur. Bunu görmek için basit bir yönetim aracı önereyim. Üç soru:

·         Birincisi: Toplam cironuzun yüzde kaçı tek bir pazaryerinden geliyor?

·         İkincisi: Marka Arama Oranınız nedir ve son bir yılda hangi yöne gidiyor?

·         Üçüncüsü: Pazaryeri içi reklamlarınızı yarın kesseniz, satışınızın ne kadarı ayakta kalır?

 

Bu üç rakam size pazaryerinin müşteriniz üzerindeki gücünü gösterir. Sahadaki tecrübem şu alarm noktalarını işaret ediyor: Tek bir pazaryerinden gelen ciro toplam cironuzun %30'unu geçiyorsa, pazaryeri içi reklam bütçeniz toplam pazarlama bütçenizin %60'ını aşıyorsa ve Marka Arama Oranınız %10'un altındaysa; siz o pazaryerinde marka değil, tedarikçisiniz.

 

Bu eşikler bilimsel olarak belirlenmiş evrensel sınırlar değil; yıllar içinde sahadan çıkardığım, yöneticiye "burada bir bağımlılık oluşuyor olabilir" dedirten pratik alarm noktalarıdır. Kendi sektörünüze göre yukarı ya da aşağı çekebilirsiniz. Ama üçünü birden aşıyorsanız tartışacak bir şey kalmamıştır.

 

Çünkü sorun yüksek ciro değildir. Sorun, o ciroyu yaratan müşterinin, verinin ve görünürlüğün kontrolünün yavaş yavaş sizin elinizden çıkmasıdır.

 

Şunu unutmayın: pazaryerinde çok satıyor olmanız, iyi durumda olduğunuz anlamına gelmez. Önce şu soruyu sorun: bu satışların ne kadarı benim markam sayesinde oluyor, ne kadarı platformun bana verdiği görünürlük sayesinde? Aradaki fark, pazaryerinde ne kadar güçlü olduğunuzu değil, ona ne kadar bağımlı olduğunuzu gösterir.

 

Bir de fırsat tarafı var

Buraya kadar hep tehdidi anlattım. Şimdi madalyonun öteki yüzünü çevireyim, çünkü pazaryeri sadece tehdit değil.

 

Tarihin en ucuz dağıtım gücü. Otuz yıl önce bir Anadolu firmasının İstanbul rafına girmesi yıllar alırdı; distribütör bulmak, raf bedeli ödemek, satış ekibi kurmak gerekirdi. Bugün aynı firma bir günde 35 milyon kişinin karşısına çıkabiliyor. Bu, Türkiye tarihinde küçük üreticinin eline geçmiş en büyük dağıtım imkânıdır.

 

Tarihin en ucuz laboratuvarı. Yıllarca yeni bir ürün çıkarırken ne yapardınız? Saha araştırması, odak grupları, test üretimi, bayi kanalını ikna turları. Aylar sürerdi, servet harcardınız ve yine de tutmama riski dururdu. Bugün yeni bir ürünü, ambalajı ya da fiyat kurgusunu haftalar içinde binlerce gerçek müşterinin önünde test edebilir, gelen yorum ve puanlarla olgunlaştırabilirsiniz. Üstelik bu testi yaparken ne raf bedeli ödersiniz ne de distribütör nazı çekersiniz.

 

Müşteri kazanım tüneli. Kendi sitenize müşteri çekmenin maliyeti her geçen gün artıyor. Pazaryeri ise satın alma kararını çoktan vermiş, kartı elinde milyonlarca hazır müşteriyi ayağınıza getiriyor. Püf noktası şu: pazaryerini nihai satış durağı değil, ilk temas noktası olarak görün. Orada markanızla tanışan, kutuyu açtığında iyi bir deneyim yaşayan ve sunduğunuz sebeple kendi kanalınıza geçen her müşteri, ödediğiniz komisyonu bir müşteri edinme maliyetine dönüştürür. Yani platformun milyonlar harcayarak topladığı kalabalığı, siz kendi sadık kitlenize çevirirsiniz.

 

Ve ihracatın kapısı. Trendyol satıcıları 2023'te 650 milyon doları aşan bir e-ihracat hacmi yarattı. Bir zamanlar yurt dışına açılmak için fuar, distribütör ve yıllar gerekirdi; bugün bir kategori ve bir dil yetiyor.

 

"Market Markası" makalemde en gerçekçi kaçış yolu olarak ihracatı göstermiştim. TURQUALITY kapsamındaki firmaların kilogram başına ihraç fiyatı 4-5 dolar seviyesindeyken, markasız ihracatta bu rakam 1,5 dolar bandındadır. Pazaryeri, o kapıya giden en ucuz yoldur.

 

Ama şartı var: oraya markanızla girerseniz. Ürününüzle girerseniz, yurt dışında da fiyat kırma yarışının içinde bulursunuz kendinizi — sadece bu sefer daha büyük bir havuzda ve çok daha ucuz rakiplerle.

 

Son söz: Pazaryeri, markası olan için hızlandırıcı; markası olmayan için hızlı bir sondur.

 

Markası olan firma oraya bir mağaza açar, müşteri onu adıyla arar, fiyatını savunur, verisini toplar, dünyaya satar. Markası olmayan firma oraya bir ürün listeler, kategori aramasında yüzlerce satıcının arasında kaybolur, komisyonu öder, reklamı öder, indirimi öder ve geriye kalanla yaşamaya çalışır. İkisi de aynı platformda. İkisinin arasındaki tek fark, tüketicinin zihninde bir yer tutup tutmadıklarıdır.

 

Yıllardır söylediğim şeyi bir kez daha söyleyeyim: rafta önde olmak kanalın işi, zihinde önde olmak sizin işiniz. Raf değişti, zihin değişmedi. Değişmeyecek de.

Kolay gelsin.

 

 

* ROAS (Return on Ad Spend - Reklam Harcamalarının Geri Dönüşü): Harcadığınız her 1 TL'lik reklam bütçesinin size kaç TL ciro olarak geri döndüğünü gösteren metriktir. Örneğin, 10.000 TL pazaryeri içi reklam harcaması yapıp karşılığında 50.000 TL'lik satış elde ettiyseniz ROAS oranınız 5 (yani %500) olur. Dijital pazarlamada performans bütçesinin başarısını ölçmek için en sık kullanılan göstergedir.

 

Not 1: Bu makaleyi okuduktan sonra tek bir şey yapacaksanız şunu yapın: satıcı panelinize girin ve gelen trafiğin ne kadarının markanızın adı aranarak geldiğine bakın. Beş dakikalık iştir ve muhtemelen bu yıl markanız hakkında öğreneceğiniz en önemli rakam odur.

 

Not 2: Pazaryeri sözleşmelerinde en çok atlanan konu veridir. Görüşmeye oturduğunuzda satış verisi, müşteri segmenti ve iade nedenleri konusunda hangi raporlara erişebileceğinizi mutlaka konuşun. Alamayacağınız veriyi baştan bilmek, sonradan şaşırmaktan iyidir.

 

Not 3: Komisyon, kargo, reklam, iade ve kampanya katkılarını tek tek toplayıp pazaryerinin gerçek maliyetini hesaplayın. Çoğu üretici sadece komisyon oranına bakıyor. Toplam maliyeti gördüğünüzde, kendi kanalınıza yatırım yapmanın neden bu kadar mantıklı olduğunu da göreceksiniz.

 

Not 4: Pazaryerini bırakmanızı önermiyorum; bugün kimse bunu yapamaz. Tam tersine, güçlü bir markanın pazaryerinde mutlaka bulunması gerektiğini düşünüyorum. Sorun pazaryerinde olmak değil, pazaryerine bağımlı olmaktır. Önerdiğim şey, oraya kiracı olarak değil, marka olarak girmenizdir. Kiracı, kirayı ödediği sürece oturur. Marka, çıktığında müşterisini de yanında götürür.

 

Not 5: Bu makalemi sevdiyseniz, aşağıdaki makalelerimi de seversiniz.

         https://muratsaylan.blogspot.com/2021/11/market-markas-tehdidiyle-yasamak.html

         https://muratsaylan.blogspot.com/2020/06/e-ticaret-nasl-yaplr.html

         https://muratsaylan.blogspot.com/2016/10/markalama-stratejisi-ve-marka-mimarisi.html