Pazarlama hakkında bilgi ve becerisini artırmak isteyenler “Hangi
kitapları okuyalım?” hocam diye sorarlar. Ben de onlara bazı kitapları
tavsiye ediyorum.
Bu yazımda o soruya toplu bir cevap vermek istiyorum. Bu
makalemde; kitapları çok satan, konferansları kapalı gişe oynayan, sektörün
duayen saydığı yabancı pazarlama gurularını, ana tezleriyle ve pazarlamaya
kattıklarıyla birlikte ele alacağım.
Size anlatacağım pazarlama gurularının bende de emeği
çoktur. Bazılarıyla üniversite ve reklamcılık dönemlerimde (1990’larda)
tanıştım, bazılarıyla da 2000 ve sonrasında. Kütüphanemde bu guruların epey
(100’e yakın) kitabı bulunmaktadır. Hepsini okudum, bazılarını tekrar tekrar
okudum. Bir danışman olarak bana katkıları çok oldu. Ama sahadan öğrendiklerim
onlardan öğrendiklerimin belki de 100 katıdır.
Bu yüzden şu 2 uyarıyı yapmalıyım.
·
Birincisi: Guru reçete satmaz, bakış açısı
satar. Bu kitapların hiçbiri sizin fiyat listenizi hazırlamaz, bayinizi
ikna etmez, bütçenizi kurmaz. Onlar size “ne yapacağınızı” değil, “neye
bakacağınızı” söyler. Kitabı bitirince hiçbir şey yapamıyorsanız, kitap kötü
değildir; siz sorununuzu henüz tanımlamamışsınızdır.
·
İkincisi: Bu adamların neredeyse tamamı
Amerikalı ya da Avrupalı. Kanıtlarını dev markalardan, olgun pazarlardan,
düşük enflasyonlu ekonomilerden topluyorlar. Bizim gerçeğimiz ise farklı:
yüksek enflasyon, dalgalı kur, kayıt dışı rekabet, kurumsallaşmamış bayi
teşkilatı ve 4P'nin üçünün patronun iki dudağı arasında olması. Bu yüzden
yazının sonuna “peki bunların hangisi bize uyar?” diye bir bölüm
ekledim. Bence yazının en önemli bölümü orasıdır.
1. Kurucular: Pazarlamayı Satışın Kuyruğu Olmaktan
Kurtaranlar
Peter Drucker (1909-2005) pazarlamacı değildi,
yönetim biliminin babasıydı. Yönetimi sadece rakamlardan ibaret görmeyip insan
odaklı bir sistem olarak tanımladı. Yöneticilerin ve çalışanların ortak
hedefler belirleyip bu doğrultuda çalışmasını savundu. Gelecekte fiziksel gücün
değil, bilginin en büyük sermaye olacağını 1950'lerde öngördü. Yönetim
danışmanı olmasına rağmen pazarlamaya dair en sağlam cümleyi o kurdu: “Bir
işletmenin yalnızca iki temel fonksiyonu vardır, pazarlama ve inovasyon; geri
kalan her şey maliyettir”.
Drucker’ın meşhur bir tespiti vardır: “Pazarlamanın amacı,
müşteriyi o kadar iyi tanımak ve anlamaktır ki ürün veya hizmet müşteriye tam
uysun ve kendi kendini satsın.” Ona göre; pazarlamanın amacı satışı gereksiz
kılmaktır.
Ben de yıllardır “pazarlama satmak değil, satın aldırmaktır”
derken kastettiğim tam olarak bu zihniyet sıçramasıdır. Satış; elinizdeki malı
kapı kapı dolaşıp ikna kabiliyetiyle birine itelemektir. Pazarlama ise henüz
ürün ortaya çıkmadan müşterinin derdini kavrayıp, teklifi öyle bir
kurgulamaktır ki müşteri mağazaya veya bayi kapısına zaten almaya hazır gelsin.
Yani iyi yapılmış bir pazarlama, satış ekibinin yükünü hafifletir; satıcıyı
ikna memuru olmaktan çıkarıp sipariş alıcıya dönüştürür.
Drucker'ın bu tespitini test etmenin kolay bir yolu var:
Firmanızın organizasyon şemasına bakın. Muhasebe müdürü var mı? Var. Satın alma
müdürü? Var. Üretim, kalite, insan kaynakları? Hepsi var. Peki Drucker'ın “iki
temel fonksiyon” dediği pazarlama ve inovasyon nerede? Ya yok, ya birinin yan
görevi, ya da “satış ve pazarlama müdürü” diye satışın kuyruğuna eklenmiş. Yani
şemamızda maliyet kalemleri tıkır tıkır kurulmuş, kâr kalemleri boş.
Bkz: https://tr.wikipedia.org/wiki/Peter_F._Drucker
Theodore Levitt’in (1925-2006) Harvard
Business Review'da 1960'ta yayınlanan “Pazarlama Miyopluğu” makalesi,
bence pazarlama tarihinin en önemli 20 sayfasıdır. Kitap bile değil, makale.
Modern pazarlama disiplininin kurucularından sayılan Alman
asıllı Amerikan ekonomist Levitt’in tezi şudur: Hiçbir sektör doymaz, doyan
yönetim zihniyetidir. Amerikan demiryolu şirketleri kendilerini “ulaşım işinde”
değil “demiryolu işinde” gördükleri için çöktüler. Otomobil ve uçak onları
değil, kendi dar tanımları onları bitirdi.
Levitt'in pazarlamaya kattığı şey basit ama devrimseldir:
Şirket kendini ürünüyle değil, karşıladığı ihtiyaçla tanımlamalıdır. Müşteri
matkap almaz, delik alır. Bu bakış, pazarlamayı satış departmanının bir
uzantısı olmaktan çıkarıp şirketin varlık sebebinin merkezine oturttu.
İşletmenin varlık amacını sadece para kazanmak olarak değil,
“müşteri yaratmak ve elde tutmak” şeklinde özetlemiştir.
Pazarlama miyopluğunun Türkiye'deki adı fasonculuktur.
Firmalarımıza “ne iş yapıyorsunuz” diye sorun, cevap genellikle bir makinenin
adıyla başlar: “Biz enjeksiyoncuyuz”, “biz konfeksiyoncuyuz”, “biz
CNC işleriz”. Kendini ihtiyaçla değil, tezgâhıyla tanımlayan firma, o
tezgâh demode olduğu gün ne yapacağını bilemez. Fason üretici bir adım daha
ileri gider: kendini kendi işinde değil, müşterisinin işinde görür. Sonra o
müşteri başka ülkeye gidince “sektör bitti” der. Sektör bitmemiştir,
kendi tanımı bitmiştir.
Levitt'in ikinci büyük katkısı 1983 tarihli “Pazarların
Küreselleşmesi” makalesidir. Küreselleşme kavramını iş literatürüne büyük
ölçüde o soktu.
Harvard Business Review (HBR) dergisinde editörlük yapmış ve
derginin etki alanını, tirajını belirgin şekilde artırmıştır.
Bkz: https://en.wikipedia.org/wiki/Theodore_Levitt
Philip Kotler (1931-…) 93 yaşında ve hâlâ sahnede. Bu
yıl bile konferans veriyor, yeni kitap çıkarıyor. Modern pazarlamanın babası
sayılmasının sebebi bir tez ortaya atmış olması değil, dağınık bir uğraşı bir
disipline dönüştürmüş olmasıdır.
1967'de yayınlanan Marketing Management, altmış
yıldır dünyanın her yerinde okutuluyor (benim de ders kitabımdı). Kotler'in
yaptığı iş şuydu: Pazarlamayı sezgiyle, yeteneğe ve tecrübeye dayalı bir sanat
olmaktan çıkarıp analiz edilebilir, planlanabilir, uygulanabilir ve kontrol
edilebilir bir yönetim disiplinine çevirdi. 4P'yi icat etmedi (o
McCarthy'nindir) ama dünyaya yayan odur. Ürün (Product), Fiyat (Price), Dağıtım
(Place) ve Tanıtım (Promotion) unsurlarını sistemleştirmiştir. Pazar bölümleme
(Segmentation), hedefleme (Targeting) ve konumlandırma (Positioning)
süreçlerini popülerleştirmiştir.
Diğer büyük katkıları:
·
Pazarlamanın kapsamını genişletmesi. Pazarlama
sadece mal satmak değildir; hastane, üniversite, siyasi parti, şehir, hatta bir
fikir de pazarlanır. Bugün “şehir markalaşması” veya “sosyal pazarlama”
diyorsak kökeni buradadır.
·
Talep azaltma (demarketing) kavramı. Talebi
artırmak kadar azaltmanın da bir pazarlama görevi olabileceğini o söyledi.
·
Toplumsal pazarlama anlayışı. Şirketin sadece
tüketiciye değil topluma karşı da sorumlu olduğu fikri.
·
Değer odaklı fiyatlama savunusu. Maliyetin
üzerine oran koyarak fiyat belirlemeyi doğru bulmaz. Ben de bu görüşü yıllardır
tekrarlıyorum. (Bkz: Pazarlamanın Öksüz P'si)
·
Marketing 3.0, 4.0, 5.0 ve 6.0 serisi. Sırasıyla
insan odaklılık, dijitalleşme, teknoloji ve sürükleyici deneyim üzerine.
·
Yeni başlayanlara pazarlamayı derli toplu
anlatan mini/özet kitaplarının yayınlanması.
Kotler onlarca yıl Northwestern Üniversitesi Kellogg İşletme
Okulu'nda profesörlük yapmıştır ve pazarlamayı sadece satış veya reklam olarak
değil, stratejik bir değer yaratma bilimi olarak tanımlamıştır.
Benim Kotler eleştirim şudur: Kotler bir ansiklopedisttir,
tez üreticisi değil. Onu okumak temel atmaktır; ondan taktik beklemeyin.
Marketing Management baştan sona okunacak bir kitap değil, rafta durup ihtiyaç
oldukça açılacak bir başvuru kaynağıdır. Ayrıca son yıllardaki “sürüm numaralı”
kitapları, ilk yirmi yılın derinliğine sahip değildir bence.
Bir de şunu ekleyeyim: Kotler, Türkiye'de en çok satın
alınan ama en az uygulanan pazarlama kitabının yazarıdır. STP'yi ele alalım.
Segmentasyonu yapan çok firma gördüm; slaytta güzel duruyor. Ama hedeflemeye
geçip “şu segmentten vazgeçiyoruz” diyebilen firma neredeyse hiç
görmedim. Segmentasyon, bir segment feda etmediğiniz sürece segmentasyon
değildir; sadece müşteri listenizi renkli kutulara ayırmaktır.
Bkz: https://tr.wikipedia.org/wiki/Philip_Kotler
2. Zihni Fethedenler: Ries ve Trout
Al Ries (1926-2022) ve Jack Trout (1935-2017),
akademisyen değil reklamcıydılar. Belki de bu yüzden yazdıkları, bir KOBİ
patronunun eline alıp uygulayabileceği en keskin metinlerdir.
1981 tarihli Konumlandırma, tek cümleyle
özetlenebilir: Pazarlama ürünler savaşı değil, algılar savaşıdır. Savaş alanı
raf değil, tüketicinin zihnidir. Ve zihinde yer kıttır.
Sonraki kitaplarıyla bu tezi bir sistem haline getirdiler:
·
Liderlik Yasası: Daha iyi olmaktansa ilk
olmak yeğdir. Zihinde ilk sıraya yerleşen marka, kategorinin kârının çoğunu
alır.
·
Kategori Yasası: Bir kategoride ilk
olamıyorsanız, ilk olabileceğiniz yeni bir kategori icat edin.
·
Odak: Markanızı her ürüne yaymak (marka
genişletme) onu güçlendirmez, sulandırır. Bir marka zihinde tek bir kelimeye
sahip olmalıdır.
·
Pazarlama Savaşı: Liderin savunma,
ikincinin taarruz, üçüncünün kanattan kuşatma, küçüklerin ise gerilla savaşı
yapması gerekir. Herkesin aynı stratejiyi uygulaması saçmadır.
Ries ve Trout Pazarlamanın 22 Değişmez Kuralı adlı
kitaplarında “pazarlama ürünlerin savaşı değil, algıların savaşı” olduğunu
anlatırlar. Onlara göre kaliteli ürün değil, en iyi algılanan ürün kazanır.
2002'de Al Ries kızı Laura ile birlikte reklamın
çöküşünü ve halkla ilişkilerin yükselişini savundu. Marka reklamla inşa
edilmez, halkla ilişkilerle inşa edilir; reklam ancak inşa edilmiş markayı
savunur dediler. O gün abartılı bulunmuştu; bugün sosyal medyaya ve içerik
pazarlamasına bakınca haklı çıktıkları taraf epeyce var.
Al Ries’in kızıyla yazdığı bir diğer kitabı: Markaların
Kökeni (The Origin of Brands) pazarlama dünyasına biyolojik evrim teorisini
uyarlayan çığır açıcı bir kitaptır. Kitap, yeni markaların nasıl doğduğunu ve
hayatta kaldığını Charles Darwin’in evrim teorisi üzerinden açıklar. Başarı,
var olan bir pazarda daha iyi bir ürün yapmaktan değil, bölünen yeni bir
kategoride ilk marka olmaktan geçer. Zihinde o kategoriyi temsil eden ilk isim
olmak en büyük avantajdır.
Ries ve Trout'un “marka genişletme” uyarısı bizde en çok
ihlal edilen kuraldır. Bir marka tuttu mu, patron aynı ismi her şeye yazar.
Gıdada tutan marka temizlik ürününe geçer, tekstilde tutan mobilyaya girer,
inşaatta tutan turizme. Gerekçe hep aynıdır: “Marka güçlendi, artık her şeyi
satar.” Oysa Ries tam tersini söylüyor: Markanın gücü, zihindeki tek bir
kelimeye sahip olmasından gelir. Her yeni kategori o kelimeyi biraz daha
bulanıklaştırır. Genişleyen marka güçlenmez, dağılır. Ve bu dağılma bilançoda
ilk iki yıl görünmez; üçüncü yıl görünür ama o zaman geri dönüş pahalıdır.
Bence KOBİ'lerimiz için değeri en yüksek guru ikilisi budur.
Çünkü bütçesi olmayan bir firmanın elindeki tek silah odaklanmadır ve
odaklanmayı en iyi bu ikisi anlatır.
Bkz: https://en.wikipedia.org/wiki/Al_Ries
- https://en.wikipedia.org/wiki/Jack_Trout
3. Markayı Bilançoya Sokanlar
1980'lere kadar marka, pazarlamacıların sevdiği ama
finansçıların ciddiye almadığı bir kavramdı. Bunu değiştiren isim David
Aaker'dır.
David Aaker’in (1938-…) 1991 tarihli Marka
Değerini Yönetmek (Managing Brand Equity) adlı kitabının tezi şudur: “Marka
bir gider kalemi değil, ölçülebilir bir varlıktır”.
Aaker marka değerini beş bileşene ayırdı: farkındalık,
algılanan kalite, marka çağrışımları, marka sadakati ve diğer tescilli
varlıklar. Böylece marka, üzerine para harcanan bir şey olmaktan çıkıp
üzerinden hesap sorulabilen bir şeye dönüştü.
Aaker'in sonraki kitaplarında iki fikri daha önemlidir.
Marka kimliği sistemi: markanın ürün, kurum, kişi ve sembol olarak dört ayrı
yüzü vardır. Ve “marka alaka düzeyi”: rakibinizle aynı sahada dövüşmek yerine
yeni bir alt-kategori yaratıp rakibinizi alakasız hale getirin.
Türkiye'de marka değerinin ölçüldüğü tek an, şirketin el
değiştirdiği andır. Ortak alınırken, miras paylaşılırken veya yabancıya satış
görüşülürken bir anda herkes markanın kaç para ettiğini merak eder. Oysa
Aaker'in beş bileşeni yılda bir kez ölçülse, patron pazarlama bütçesini gider
kalemi olarak değil, yatırım olarak görmeye başlardı. Markasını sadece satarken
ölçen firma, aslında onu hiç yönetmemiş demektir.
Bkz: https://en.wikipedia.org/wiki/David_Aaker
Kevin Lane Keller (1956-…), Dartmouth College Tuck
İşletme Okulu'nda pazarlama profesörüdür. Marka yönetimi, pazarlama stratejisi
ve tüketici davranışı konularında dünyaca tanınan bir otoritedir. “Stratejik
Marka Yönetimi” kitabının yazarı ve Philip Kotler ile birlikte dünyanın en
popüler pazarlama ders kitabı olan “Pazarlama Yönetimi”nin (Marketing
Management) ortak yazarıdır.
Keller, Aaker gibi marka değerine odaklandı ama marka
değerini daha çok müşterinin zihninde konumlandırdı. Meşhur piramidi tabandan
tepeye şöyle çıkar: marka kimliği, marka anlamı, marka tepkisi ve en tepede
marka rezonansı. Yani markanız için para vermeye değil, sıraya girmeye razı
olan müşteri. Keller 2006'dan itibaren Kotler'in kitabına ortak yazar olarak
katıldı.
Keller'in piramidini bizim firmalarımız hep tabandan tutar.
Bilinirlik araştırması yaptıran çoktur; “kaç kişi markamı biliyor”
sorusu patronun en sevdiği sorudur. Ama piramidin tepesine, yani “beni neden
tercih ediyorsun” sorusuna kimse gelmez. Bilinirlik satın alınabilir bir
şeydir, para yeterse olur. Rezonans satın alınmaz. Bizde marka rezonansı olan
kategoriler bir elin parmağını geçmez.
Bkz: https://en.wikipedia.org/wiki/Kevin_Lane_Keller
Fransız Jean-Noël Kapferer'i de anmadan geçmeyeyim. Dünya
çapında tanınan bir Fransız pazarlama ve marka yönetimi profesörüdür. Bir
markanın kimliğini fizik, kişisel özellik, kültür, ilişki, yansıtma ve zihin
içi imge olmak üzere altı boyutta inceleyen dünyaca ünlü modeli (Marka Kimliği
Prizması) geliştirdi.
Marka kimliği prizması dışında asıl katkısı lüks marka
yönetimidir. Lüksün kuralları normal markaların tersidir: fiyatı yükselttikçe
talep artabilir, ulaşılabilirliği artırdıkça marka ölür. Lüks segmentte iş
yapmayı düşünen firmalarımızın mutlaka okuması gerekir.
Bizim lüks konusundaki en büyük hatamız, pahalı olmakla lüks
olmayı aynı şey sanmaktır. Türkiye'de kendini lüks diye konumlayan markaların
çoğu aslında pahalı premium markalardır. Fark şurada: Premium marka satışını
artırmak ister, lüks marka ulaşılabilirliğini kısıtlamak zorundadır. Bizimkiler
ise lüks markayı çıkarır çıkarmaz her AVM'ye mağaza açar, sezon sonunda indirim
yapar, sonra da outlet'e girer. Kapferer'e göre bir lüks marka outlet'e girdiği
gün lüks olmaktan çıkar. Kimliğini değil, fiyatını satmaya başlamıştır.
Kapferer yelpazesi geniş bir pazarlama düşünürüdür. Stratejik
marka yönetimi, tüketici davranışı ve söylentiler/mitler üzerine yirmiden fazla
kitaba ve akademik makaleye imza attı.
Bkz: https://fr.wikipedia.org/wiki/Jean-No%C3%ABl_Kapferer
Bu üçlünün bize kattığı ortak şey ölçüm disiplinidir.
Markasını ölçmeyen firma, markasını yönetemez.
4. Rekabeti Haritalayanlar
Michael E. Porter (1947-…) modern stratejik yönetim
ve rekabet teorisi alanlarının kurucusu kabul edilen Amerikalı ekonomist ve
Harvard Business School profesörüdür. Pazarlamacı değil, strateji
iktisatçısıdır ama pazarlamayı en çok etkileyen isimlerden biridir. Şirketlerin
ve ülkelerin rekabet avantajı nasıl kazandığını inceleyen çığır açıcı modeller
geliştirmiştir. 1980 tarihli Rekabet Stratejisi'nde sektör kârlılığını
belirleyen beş gücü tanımladı: mevcut rakipler, yeni girenler, ikame ürünler,
tedarikçilerin gücü ve alıcıların gücü.
Porter’ın belli başlı modelleri:
·
Beş Güç Analizi (Five Forces): Bir
sektörün rekabet çekiciliğini ve kârlılığını belirleyen beş temel dış kuvveti
(müşteri gücü, tedarikçi gücü, yeni girenler, ikame ürünler ve rekabet)
inceler.
·
Değer Zinciri (Value Chain): Bir şirketin
rekabet avantajı yaratmak için yürüttüğü faaliyetleri ardışık halkalar halinde
analiz eder.
·
Elmas Modeli (Diamond Model): Ülkelerin
veya bölgelerin küresel piyasalarda neden başarılı olduğunu ulusal faktörler
üzerinden açıklar.
·
Üç Genel Strateji: İşletmelerin pazarda
üstünlük sağlamak için kullanabileceği maliyet liderliği, farklılaşma ve
odaklanma stratejilerini tanımlar.
Üç genel stratejisi ise bugün hâlâ geçerlidir: maliyet
liderliği, farklılaşma, odaklanma. Ve en sert uyarısı: Bu üçünden birini
seçmeyip ortada kalan firma “ortada sıkışıp kalır” ve en düşük kârı o eder.
Bizim firmalarımızın büyük çoğunluğu tam olarak burada,
ortada sıkışmış durumdadır. Ne en ucuzdur, ne en farklı. Rakibinden biraz ucuz,
liderden biraz kalitesiz. Bal örneğini daha önce yazmıştım; sektörlerimizin
yarısı öyle.
Bir de şu var: Bizde maliyet liderliği bir strateji değil,
bir kaderdir. Firmalarımız maliyet liderliğini seçmez, ona mecbur kalır. Gerçek
maliyet liderliği ölçek, süreç ve teknoloji işidir; sürdürülebilir bir
üstünlüktür. Bizim maliyet liderliğimiz ise işçilikten kısmaktan, kaliteyi
düşürmekten ve kayıt dışından ibarettir. Bunun adı strateji değil, ertelenmiş
iflastır.
Porter'ın 1996'daki “Strateji Nedir?” makalesi de en az beş
güç kadar önemlidir. Oradaki tezi şudur: “Operasyonel verimlilik strateji
değildir. Strateji, ne yapmayacağınızı seçmektir.”
Bkz: https://tr.wikipedia.org/wiki/Michael_Porter
W. Chan Kim ve Renée Mauborgne ikilisinin 2005
tarihli Mavi Okyanus Stratejisi, Porter'ın “ya ucuz ol ya farklı ol” ikilemine
itiraz eder. Tezleri şudur: “Değer inovasyonu sayesinde düşük maliyet ve
farklılaşma aynı anda mümkündür. Kanlı kırmızı okyanusta rakiple boğuşmak
yerine, rekabetin olmadığı mavi okyanusu yaratın.”
En kullanışlı araçları dört eylem ızgarasıdır: Sektörün
verili kabul ettiği hangi unsuru yok edeceksiniz, hangisini azaltacaksınız,
hangisini artıracaksınız, hangi yeni unsuru yaratacaksınız? Bir yönetim
toplantısında tahtaya çizip doldurabileceğiniz en pratik dört kutudan biridir.
Bu stratejinin en bilinen örneği, geleneksel sirk öğelerini
(hayvanlar, ünlüler) yok edip tiyatro ve canlı müzikle birleştirerek tamamen
yeni bir yetişkin eğlence pazarı yaratan Cirque du Soleil'dir.
Eleştirim: Kitap örneklerini geriye dönük seçiyor. Başarmış
firmalara bakıp “demek ki mavi okyanusa açılmışlar” demek kolaydır; asıl
mesele hangi mavi okyanusun kâr edeceğini önceden bilmektir ve kitap bunu vaat
edemiyor maalesef.
Türkiye'de “mavi okyanus” lafı, yeni bir iş koluna girmenin
kılıfı oldu. İnşaatçı kafe zinciri açıyor, tekstilci enerjiye giriyor, buna
mavi okyanus diyor. Oysa Kim ve Mauborgne'un kastettiği yeni bir sektöre girmek
değil, aynı sektörde yeni bir değer eğrisi çizmektir. Kendi kırmızı okyanusunda
düzgün yüzmeyi öğrenmemiş bir firmanın mavi okyanus araması, yüzme bilmeden
derin suya açılmaktır.
Bkz: https://en.wikipedia.org/wiki/W._Chan_Kim
- https://en.wikipedia.org/wiki/Ren%C3%A9e_Mauborgne
Clayton Christensen’in (1952-2020) 1997 tarihli Yenilikçinin
İkilemi kitabında tanıttığı “yıkıcı inovasyon” (disruptive innovation)
teorisiyle tanınır. Tezi rahatsız edicidir: İyi yönetilen firmalar, tam da
doğru şeyleri yaptıkları için batarlar. En iyi müşterilerini dinledikleri, en
kârlı segmentlere odaklandıkları ve düşük kârlı işlere burun kıvırdıkları için,
alttan gelen “yetersiz” teknolojiyi görmezden gelirler. O teknoloji önce
pazarın ucuz ucunu alır, sonra yukarı tırmanır ve lideri süpürür.
İkinci büyük katkısı “yapılacak iş” yaklaşımıdır. İnsanlar
ürün satın almaz; hayatlarındaki bir işi gördürmek için ürünü işe alır. Meşhur
milkshake araştırması: Sabah milkshake alan müşteriler onu içecek olarak değil,
uzun ve sıkıcı yol boyunca eli meşgul edecek ve tok tutacak bir refakatçi
olarak alıyorlardı. Rakip başka bir milkshake değil, muz ve simitti.
Bu bakış, segmentasyonu demografiden çıkarıp duruma taşıdığı
için çok değerlidir. Yaşa, gelire, cinsiyete göre bölmek yerine “müşteri
hangi anda, hangi işi gördürmek için buraya geliyor?” diye sorarsınız.
Christensen'in “en iyi müşterinizin tuzağı” dediği şeyin
bizdeki adı ana bayidir. Cironuzun üçte birini veren bayi, zamanla ürün
gamınızı da fiyatınızı da kanal kararınızı da belirlemeye başlar. Yeni bir ürün
çıkaracaksınız, o beğenmez; e-ticarete gireceksiniz, o kızar; yeni bir bölgeye
açılacaksınız, o direnir. Siz de en büyük müşterinizi kırmamak için hepsinden
vazgeçersiniz. İşte Christensen'in anlattığı ölüm tam olarak budur ve bizde
teknolojiyle değil, bayi teşkilatıyla gelir.
Bkz: https://en.wikipedia.org/wiki/Clayton_Christensen
5. Fiyatın Gurusu: Hermann Simon
Alman akademisyen ve Simon-Kucher'in kurucusu Hermann
Simon’ı (1947-…) ayrı bir başlık altında ele alıyorum, çünkü fiyatlama
üzerine bu kadar yazmış biri olarak, bizim iş dünyamıza en çok faydası
dokunacak gurunun o olduğunu düşünüyorum. Üstelik ötekiler kadar tanınmıyor.
Simon, fiyatlandırma, strateji ve pazarlama konularında
dünyanın önde gelen otoritelerinden biri olarak kabul edilir.
Fiyatlama İtirafları ve Power Pricing kitaplarının ana
tezleri şunlar:
·
Kârın en güçlü kaldıracı fiyattır.
Fiyatta yapacağınız yüzde birlik bir iyileştirme, hacimde veya maliyette
yapacağınız yüzde birlik iyileştirmeden çok daha fazla kâr üretir. Oysa
firmalar mesailerinin neredeyse tamamını hacim ve maliyetle geçirirler.
·
Fiyat savaşları kazayla başlar. Çoğu
fiyat savaşı bilinçli bir strateji değil, yanlış anlaşılmış bir rakip hamlesine
verilen refleks cevaptır. Ve galibi olmaz. (Aynı sonuca ben de Türkiye'den
varmıştım; Bkz: Fiyat Savaşlarının Galibi Olmaz)
·
Fiyat, değerin karşılığıdır. Müşteri
maliyetinizi bilmez, umursamaz. Ödeyeceği rakamı belirleyen tek şey algıladığı
değerdir. Dolayısıyla fiyatı yönetmek, değeri yönetmektir.
Simon'ın ikinci büyük katkısı ise “Gizli Şampiyonlar”
çalışmasıdır. Dünya pazarında birinci veya ikinci sırada olan, ama adını
kimsenin duymadığı orta ölçekli Alman firmalarını inceledi. Ortak formülleri
şu: son derece dar bir odak, o dar alanda olağanüstü derinlik, doğrudan ve
küresel satış örgütü, ve fiyat rekabetine hiç girmeden yüksek fiyattan satış.
Bu kitap bizim KOBİ'lerimiz için Kotler'den daha faydalıdır
bence. Çünkü anlattığı firmalar Coca-Cola değil, Anadolu'daki bir sanayi
sitesinde de kurulabilecek ölçekte firmalar. Dar bir alanda dünyanın en iyisi
olmanın, geniş bir alanda ortalama olmaktan çok daha kârlı olduğunu rakamlarla
gösteriyor.
Aslında bizim de gizli şampiyonlarımız var. Gaziantep'te
halı, Bursa'da otomotiv yan sanayi, Konya'da tarım makinesi, Denizli'de havlu,
Kayseri'de mobilya… Dünya pazarında ciddi paylar alan, adını kimsenin bilmediği
firmalar. Alman gizli şampiyonuyla aramızdaki tek fark ise şu: Alman firması
dünyanın en iyisi olduğu üründe yüksek fiyattan satar; bizimki dünyanın en
iyisi olduğu üründe bile fiyat rekabetiyle satar. Yani onlar uluslararası
pazarlama yapıyor, biz ihracat yapıyoruz. Bu ikisi arasındaki farkı yıllar önce
yazmıştım (Bkz: Durgunluk Dönemlerinde Pazarlama); Simon'ın kitabı o farkın
bedelini rakamla gösteriyor.
Bkz: https://en.wikipedia.org/wiki/Hermann_Simon_(business_manager)
6. Tüketicinin Aslında Nasıl Karar Verdiğini Gösterenler
Klasik pazarlamanın gizli varsayımı, tüketicinin rasyonel
bir hesap makinesi olduğuydu. Bu varsayımı yıkanlar pazarlamacılar değil,
psikologlar ve davranışsal iktisatçılar oldu.
Robert Cialdini (1945-…) dünya çapında çok satan İknanın
Psikolojisi (Influence: The Psychology of Persuasion) adlı kitabın
yazarıdır ve etki psikolojisi konusunda küresel bir otoritedir. 1984 yılında
yayınlanan bu kitabında Cialdini ikna edilebilirliğin evrensel
tetikleyicilerini sıraladı: karşılıklılık, tutarlılık, sosyal kanıt, beğeni,
otorite ve kıtlık.
·
Karşılıklılık: Bir iyiliğe karşılık verme
ihtiyacı.
·
Bağlılık ve Tutarlılık: Verilen sözlere
sadık kalma isteği.
·
Sosyal Kanıt: Başkalarının davranışlarını
örnek alma.
·
Otorite: Uzman veya yetkili kişilerden
etkilenme.
·
Beğenme: Sevilen kişilere “evet” deme
eğilimi.
·
Kıtlık: Sınırlı olanın değerini yüksek
görme.
·
Sonradan bir yedincisini ekledi: Birlik
duygusu.
Benim gözlemlerime göre bu altı ilkenin beşi Türkiye'de
zaten sezgisel olarak uygulanıyor, uygulanmayan tek ilke otoritedir diye
düşünüyorum.
Bir tehlike daha var: Bizde kıtlık ilkesi o kadar çok
kullanıldı ki inandırıcılığını yitirdi. “Son 3 ürün”, “kampanya bugün bitiyor”,
“stoklarla sınırlı” diyorsunuz, ertesi gün aynı ekran aynı yazıyla duruyor.
Sosyal kanıtı sahte yorumla, otoriteyi sahte uzmanla besleyince de aynı şey
oluyor. İlkeler doğru; bizim uygulamamız ilkeyi yıpratıyor. Cialdini'nin
ilkeleri kredi gibidir, her kullanışta biraz tüketirsiniz.
Pre-Suasion adlı kitabında ise daha ince bir şey söyledi: “Mesajın
kendisi kadar, mesajdan hemen önceki an da belirleyicidir.”
Bkz: https://en.wikipedia.org/wiki/Robert_Cialdini
Daniel Kahneman (1934-2024) insan zihninin karar
verme süreçlerini, sezgisel düşünceyi ve bilişsel önyargıları inceleyen çığır
açan çalışmalarıyla tanınan İsrail asıllı Amerikan psikologdur. Yakın arkadaşı
Amos Tversky ile birlikte geliştirdiği Beklenti Teorisi (Prospect Theory)
sayesinde modern davranışsal ekonominin kurucularından biri kabul edilir ve
2002 yılında Nobel Ekonomi Ödülü'nü kazanmıştır.
Hızlı ve Yavaş Düşünme (2011) adlı kitabında zihnin iki
sistemle çalıştığını gösterdi: hızlı, otomatik ve duygusal olan Sistem 1 ile
yavaş, çabalı ve mantıklı olan Sistem 2. Satın alma kararlarının çoğunu Sistem
1 verir, Sistem 2 sonradan gerekçe uydurur.
Kahneman'ın fiyatlama açısından en önemli bulgusu kayıptan
kaçınmadır: Bir kayıp, aynı büyüklükteki bir kazançtan yaklaşık iki kat
ağır hissedilir. Bunun bizim işimizdeki karşılığı şudur: Zam bir kayıp, indirim
bir kazançtır. Yani yaptığınız zammın yarattığı öfke, aynı orandaki indirimin
yarattığı sevinçten iki kat büyüktür. Zam iletişiminin neden ayrı bir iş
olduğunu anlamak için bu tek bulgu yeter. (Bkz: Enflasyonist Ortamda Fiyatlama
ve Zam Yönetimi)
Çıpalama etkisi de ondandır: Zihin ilk gördüğü rakama
demirler. Fiyat listenizde pahalı bir ürünün bulunmasının, diğer ürünlerinizin
fiyatını hazmedilir kılmasının bilimsel açıklaması budur.
Kayıptan kaçınma bir şeyi daha açıklar ve bu bizim
depolarımızla ilgilidir. Elindeki malı maliyetinin altına satmayı reddeden
patron rasyonel davranmıyordur; sadece zararı kâğıt üzerinde tutmayı,
gerçekleştirmeye tercih ediyordur. Satmadıkça kayıp “henüz olmamış” gibi
durur. Oysa o mal her gün biraz daha değersizleşir, yer kaplar, sermayeyi
bağlar. Türkiye'deki dolu depoların yarısının sebebi talep eksikliği değil,
patronun kaybı kabullenememesidir. Zararın neresinden dönülse kârdır sözü,
aslında Kahneman'ın bulgusuna karşı atalarımızın geliştirdiği bir panzehirdir.
Bkz: https://tr.wikipedia.org/wiki/Daniel_Kahneman
Richard Thaler (1945-…) insan psikolojisi ile
ekonomiyi harmanlayan davranışsal iktisat alanının öncülerinden olan Amerikalı ekonomisttir.
Klasik ekonominin “insan her zaman rasyonel kararlar alır” varsayımını
çürütmüş, irrasyonel insan davranışlarını inceleyen çalışmaları sayesinde 2017
Nobel Ekonomi Ödülü'nü kazanmıştır.
Dürtme (2008) ve Yanlış Davranmak: Akıllı
İnsanların Mantıksız Kararları (2015) adlı kitapları pazarlama dünyasında oldukça
ses getirmiştir. Zihinsel muhasebe kavramı onundur: İnsan parayı tek bir
havuzda değil, ayrı ayrı zihinsel kutularda tutar. İkinci katkısı işlem
faydasıdır: Müşteri sadece üründen değil, “iyi bir pazarlık yaptım” duygusundan
da fayda alır. Referans fiyat bu yüzden hayatidir.
Thaler'in fiyat zammıyla ilgili bulgusu ise bizim son
yıllarımızı birebir açıklar: İnsanlar maliyet artışından kaynaklanan zammı
meşru, kâr artırmak için yapılan zammı ahlaksız bulur. Ürün aynı, zam oranı
aynı, gerekçe farklı; algı tamamen farklı. Zam duyurusunda gerekçenizi rakamla
yazın derken kastettiğim tam olarak budur.
Thaler'in “işlem faydası” kavramı bizim pazarlık kültürümüzü
birebir açıklar. Müşterimiz çoğu zaman üründen değil, kırdırdığı iskontodan haz
alır. Bu yüzden liste fiyatını yüksek tutup iskonto veren firma, baştan düşük
net fiyat veren firmadan daha çok satar. Bu bir ahlak meselesi değil,
davranışsal bir gerçektir; iskonto mimarinizi buna göre kurmak zorundasınız.
Ama dikkat: Pazarlık payını satışçının insafına bırakırsanız işlem faydasını
müşteriye değil, kendi marjınıza ödetirsiniz. (Bkz: İskonto Politikaları)
Bkz: https://en.wikipedia.org/wiki/Richard_Thaler
Rory Sutherland (1965-…) İngiliz reklam yöneticisi,
yazar ve konuşmacıdır. İnsan psikolojisini ve irrasyonel karar alma süreçlerini
irdelediği çok izlenen TED konuşmalarıyla tanınır. 2019 yılında yayınladığı Simya
(Alchemy) adlı kitabının tezi şudur: Mantıklı çözüm her zaman en etkili çözüm değildir
ve algıyı değiştirmek çoğu zaman gerçeği değiştirmekten çok daha ucuzdur. Treni
on dakika hızlandırmak için milyonlarca sterlin harcamak yerine, yolculuğu
keyifli kılmak. Mühendis kafasıyla yönetilen firmalarımız için sarsıcı bir
kitaptır.
Türkiye'de bu tez en çok mühendis kafasıyla yönetilen
firmalara lazım. “Ürünüm iyi, kendini satar” cümlesini kaç kez duyduğumu
sayamam. Oysa teslimat süresini on gün kısaltmak size milyonlara mal olur;
müşteriye siparişinin nerede olduğunu göstermek bedavadır ve çoğu zaman aynı
memnuniyeti üretir. Bekleme süresini kısaltmak pahalıdır, beklemeyi katlanılır
kılmak ucuzdur. Bizim sanayicimizin bütçesi birinciye yetmez ama ikinciyi hiç
denemez.
Bkz: https://en.wikipedia.org/wiki/Rory_Sutherland_(advertising_executive)
7. Müşteriyi Merkeze Alanlar
Don Peppers ve Martha Rogers, modern pazarlama ve Müşteri
İlişkileri Yönetimi (CRM) alanında çığır açan kitaplar kaleme almıştır.
Birlikte yazdıkları bu eserlerin odağında, geleneksel kitle pazarlamasından
uzaklaşıp bire bir, müşteri odaklı stratejiler geliştirmek yer alır.
1993’te yazdıkları Bire Bir Gelecek (The One to One Future) adlı
kitapta işledikleri tez: pazarlamanın geleceği kitlelere satış yapmak değil,
her müşteriyi bireysel olarak tanımak ve onlarla “öğrenme ilişkileri”
kurmaktır. Şirketler ürünleri değil, müşterileri paylaştırmalı ve farklı
müşterilere farklı davranmalıdır. Pazar payı yerine müşteri payını koydular.
Yani “kaç müşterim var” değil, “her müşterimin cüzdanının yüzde kaçı bende”.
Bugün CRM dediğimiz her şeyin fikri temeli bu kitaptır.
Bizde CRM, bir yazılım satın almak sanıldı. CRM programı
olan ama müşterisinin adını bilmeyen yüzlerce firma var. Oysa Peppers ve
Rogers'ın anlattığı yazılım değil, bir politikaydı: Farklı müşteriye farklı
davranmak. Dikkat edin, bunun bizde tehlikeli bir tarafı vardır. Farklı
davranmak eğer yazılı bir politikaya dayanmıyorsa, müşterinin gözünde ayrıcalık
değil kayırma olur. Bu yüzden bire bir pazarlamanın ön şartı, sağlam bir
müşteri sınıflandırması ve iskonto politikasıdır. Politikası olmayan firmanın
CRM'i, sadece kayırmayı hızlandırır.
Bkz: https://en.wikipedia.org/wiki/Don_Peppers
-
Fred Reichheld (1952-…) dünya çapında müşteri
sadakati ekonomisinin öncüsü kabul edilen Amerikalı iş stratejisti ve yazardır.
En büyük başarısı, bugün binlerce şirket tarafından kullanılan Net Tavsiye
Puanı (Net Promoter Score - NPS) yönetim sistemini yaratmış olmasıdır.
Sadakat Etkisi (1996) adlı kitabında müşteriyi elde
tutma oranındaki küçük bir iyileşmenin kârda çok büyük bir sıçrama yarattığını
gösterdi. Nihai Soru (2006) kitabında ise her şeyi tek bir soruya
indirdi: Bizi bir arkadaşınıza tavsiye eder misiniz? Net Tavsiye Skoru (NPS)
buradan çıktı.
NPS akademik çevrelerde epeyce eleştirildi; tek bir rakama
indirgemek tehlikelidir. Ama hiçbir şey ölçmeyen bir firma için NPS iyi bir
başlangıç kapısıdır. Hiç yoktan iyidir.
Nitekim Reichheld kendisi de bu zaafı fark etti. Müşteri
temsilcilerinin primi yüksek çıksın diye müşteriden “bize 10 verin”
ricasında bulunulduğu, skoru yükseltmek için puan avcılığı yapıldığı bir piyasa
düzeninde NPS’in aşındığını gördü. Bu yüzden 2021’de yeni metrik olarak
Kazanılmış Büyüme Oranı’nı (Earned Growth Rate) ortaya attı. Mantığı yine
basittir: Reklamla, indirimle adeta “satın alınan” müşteriyi değil; sırf mevcut
müşterinizin tavsiyesiyle ve kapıdan giren organik referansla gelen ciro
artışını ölçün. Yani “bizi tavsiye eder misiniz?” lafını bırakın,
tavsiye üzerine kasanıza giren gerçek paraya bakın diyor. Sahadaki
uyanıklıklara verilmiş harika bir cevaptır.
NPS Türkiye'de en hızlı bozulan metrik oldu. Çağrı
merkezinden çıkan “size 10 verirseniz sevinirim” cümlesi, o skoru ölçüm
olmaktan çıkarıp temenniye çevirdi. Reichheld'in yeni metriği bize daha uygun.
Patrona tek soru sorun: Geçen yıl kazandığınız yeni müşterilerin yüzde kaçı
mevcut müşterinizin tavsiyesiyle geldi? Cevabı bilmiyorsanız zaten hiçbir sadakat
metriğini ölçemezsiniz.
Bkz: https://en.wikipedia.org/wiki/Fred_Reichheld
Joseph Pine ve James Gilmore birlikte çığır açan iki önemli
kitap kaleme almışlardır.
1999’da yayımladıkları Deneyim Ekonomisi adlı
kitapları ekonomik değerin tarım, sanayi ve hizmetlerden sonra yeni bir evreye
geçtiğini ve sıradanlaşan ürün/hizmetler yerine müşteriye unutulmaz deneyimler
sunulması gerektiğini savunur. “Her iş bir sahnedir” mantığıyla şirketlerin
tiyatro oyunu sahneler gibi deneyim kurgulaması gerektiğini anlatır.
Bu kitapla ekonomik değerin dört basamağını tanımladılar:
emtia, mal, hizmet ve deneyim. Kahve çekirdeği emtiadır, kavrulmuş paket kahve
maldır, kafede servis edilen kahve hizmettir, ambiyansıyla birlikte yaşatılan
kahve ise deneyimdir. Aynı çekirdeğin fiyatı basamaklar arasında yüz katına
çıkar.
2007 tarihli Otantiklik (Authenticity: What Consumers
Really Want) adlı kitapları; müşterilerin sahte ve yapay olandan sıkıldığını,
şirketlerin ne kadar samimi ve gerçekçi olduğunu (özdeğerlerine sadık kalıp
kalmadıklarını) ürün ve hizmet kalitesi kadar önemsediğini açıklar.
Her 2 kitap da perakendecilerimiz, restoran ve kafe
işletmecilerimiz, otelcilerimiz için en doğrudan uygulanabilir kitaplardan
biridir.
İki uyarı: Birincisi, bizde deneyim yatırımı çoğu zaman
dekorasyona indirgeniyor. Oysa deneyim dekor değil kurgudur; müşterinin kapıdan
girdiği andan çıktığı ana kadar yaşayacağı sahnenin yazılmasıdır. İkincisi,
sanayicilerimiz “deneyim bizim işimiz değil, biz B2B'yiz” der. Yanlış. Fabrika
gezisi bir deneyimdir, numune paketinin açılışı bir deneyimdir, teknik servisin
geliş şekli bir deneyimdir. Üstelik B2B'de müşteri sayısı az olduğu için her
deneyimin ağırlığı çok daha fazladır.
Bkz: https://en.wikipedia.org/wiki/B._Joseph_Pine_II
- https://case.edu/weatherhead/about/faculty-and-staff-directory/jim-gilmore
8. Dikkat Çağının Yazarları
Seth Godin (1960-…) modern pazarlama, liderlik ve
fikirlerin yayılması konularındaki yenilikçi fikirleriyle tanınan Amerikalı
yazar, girişimci ve konuşmacıdır. İzinli Pazarlama (1999), Mor İnek (2003),
Kabileler ve Bu Pazarlamadır (2018) adlı kitaplarıyla ses getirmiştir. Bu
kitaplardaki tezleri: Kesintiye dayalı pazarlama ölüyor, çünkü dikkat kıt bir
kaynak ve satın alınamaz, hak edilir. Sıradan olan görünmezdir; yolda binlerce
inek görürsünüz, aklınızda kalan mor olandır. Ve herkese hitap etmeye çalışmak
yerine en küçük uygulanabilir kitleyi seçin.
Pazarlamayı “ürünleri satmak” değil, insanların
davranışlarını değiştirerek dünyayı daha iyi bir yer haline getirmek olarak
tanımlar.
Godin eleştirimi de söyleyeyim: İlham verir, yöntem vermez.
Kitabı bitirip kalkıp bir şey yapamazsınız, sadece bakışınız değişir. Ama bazı
kitapların işi de zaten budur.
Türkiye açısından iki notum var. Birincisi, izinli
pazarlamayı yirmi beş yıldır konuşuyoruz ama e-posta ve SMS listelerimizin çoğu
hâlâ izinsiz. İkincisi, “en küçük uygulanabilir kitle” fikri, bütçesi olmayan
bir KOBİ için ilerideki bölümde göreceğiniz Byron Sharp'ın tavsiyelerinden çok
daha uygulanabilirdir. Herkese ulaşamayan firma, birilerine derinlemesine
ulaşmayı seçmek zorundadır.
Bkz: https://tr.wikipedia.org/wiki/Seth_Godin
Geoffrey Moore (1946-…) özellikle yüksek teknolojili
ürünlerin pazarlanması ve yönetim stratejileri üzerine yazdığı kitaplarla
tanınan Amerikalı organizasyon kuramcısı, yazar ve yönetim danışmanıdır. En
bilinen eseri, 1991 yılında yayımlanan, yenilikçi teknoloji ürünlerinin erken
benimseyenlerden kitle pazarına geçerken yaşadığı zorlukları inceleyen Uçurumdan
Geçmek (Crossing the Chasm) adlı kitaptır.
Bu kitabıyla yeniliği erken benimseyenlerle ana akım pazar
arasında bir uçurum olduğunu, pek çok ürünün bu uçurumda öldüğünü gösterdi.
Çözümü: bütün pazara birden saldırmak yerine tek bir dar köprübaşı seçip orada
tam hakimiyet kurmak. Yeni ürün çıkaran herkesin okuması gereken kitaptır.
Bizim firmalarımızın çoğu uçuruma düşmüyor, çünkü uçuruma
hiç yaklaşmıyor. Yeni ürün çıkarmayan firmanın uçurum sorunu da olmaz. Ürün
geliştirenlerimiz ise köprübaşı seçmek yerine “herkese satalım” diyor ve
bütçesini ilk altı ayda tüketiyor. Moore'un dediği açık: Önce tek bir dar
pazarda ezici hakimiyet, sonra genişleme. Referans müşteriniz yoksa ikinci
müşteriniz de olmaz.
Bkz: https://en.wikipedia.org/wiki/Geoffrey_Moore
Chris Anderson (1961-…) Wired dergisinin 2001–2012 arası
genel yayın yönetmenliğini yaptı. “Uzun Kuyruk” kavramını 2004'te Wired'daki
makalesinde ortaya attı, 2006'da kitaplaştırdı. Sonrasında 3D Robotics'i kurdu.
Onun 2006 yılında yayınladığı “Uzun Kuyruk” (The Long Tail:
Why the Future of Business Is Selling Less of More) adlı kitabının temel tezi;
dijital çağda ve internet ekonomisinde ticari başarının artık sadece az
sayıdaki popüler “hit” ürünleri çok satmakla değil, çok sayıdaki benzersiz “niş”
ürünü az miktarlarda satmakla elde edildiğidir. Ona göre; raf sonsuzsa niş
ürünlerin toplamı hit ürünleri geçer. Fiziksel mağazada yer darlığı yüzünden
satılamayan binlerce ürün, internette hep birlikte büyük bir pazar oluşturur.
E-ticaret bu tezi büyük ölçüde doğruladı.
Geleneksel ticaretin kısıtlarını ortadan kaldıran internet
sayesinde, eskiden kârlı görülmeyen küçük pazarların (kuyruğun) toplamı, ana
akım büyük pazarların (baş kısmının) kârlılığına meydan okumakta ve hatta onu
aşabilmektedir.
Uzun Kuyruk tezini Türkiye'de pazaryerleri doğruladı, ama
bir bedelle. Kuyruğun uzaması satıcıya değil, platforma yaradı. Anderson'ın
kendisi de 2008'de bir itirafta bulunmuş ve kuyrukta para kazanmanın zor
olduğunu, gelirin orantısız biçimde baş kısımda toplandığını söylemişti. Bizde
birebir öyle: Binlerce satıcı kuyruğun içinde, kâr ise platformun kasasında.
Kuyruğa girin, ama kuyruğun sizi doyurmayacağını bilerek girin ve kendi
kanalınızı kurmayı asla ertelemeyin. (Bkz: E-Ticaret Nasıl Yapılır)
Bkz: https://en.wikipedia.org/wiki/Chris_Anderson_(writer)
Simon Sinek (1973-…) liderlik, iş motivasyonu ve insan
davranışı üzerine eserler üreten dünyaca ünlü bir yazar, konuşmacı ve
stratejisttir. En bilinen çalışması, liderlerin ve kurumların başarıyı
yakalamak için önce “Neden?” sorusunu sorması gerektiğini savunan Altın Çember
(The Golden Circle) teorisidir.
Bu teorinin tezi şudur: Firmalar ne yaptıklarını ve nasıl
yaptıklarını anlatır, oysa insanlar neden yaptığınızı satın alır. Konferans
salonlarını dolduran bir tezdir.
Türkiye'de “neden”i olan marka az, “neden”i sonradan
uydurulmuş marka çoktur. Kurumsal sitelerimizdeki misyon-vizyon metinlerini alt
alta koyun, hangisinin hangi firmaya ait olduğunu ayırt edemezsiniz. Halbuki
asıl tuhaf olan şu: Aile şirketlerimizin çoğunun gerçek bir “neden”i vardır.
Kurucunun hikâyesi, bir ustanın inadı, bir memleket meselesi… Ama patron bunu
anlatmaktan utanır, “fazla samimi kaçar” der, yerine ajansın yazdığı
kurumsal klişeyi koyar. Sinek'in aradığı şey o utandığınız hikâyedir.
9. Kanıtçılar: Yukarıda Anlattıklarımın Bir Kısmını
Çürütenler
Bu bölüm bence yazının en kritik yeridir. Çünkü buraya kadar
saydığım tezlerin önemli bir kısmı, son yirmi yılda veriyle sınandı ve bazıları
sınıfta kaldı.
Byron Sharp geleneksel pazarlama ezberlerini ve
sadakat mitlerini bilimsel verilerle çürüten, çığır açan 2010 tarihli Markalar
Nasıl Büyür (How Brands Grow) kitabının yazarıdır. (ikinci cilt 2015)
Avustralya'daki Ehrenberg-Bass Enstitüsü'nün direktörü ve
pazarlama bilimi profesörüdür. Yüzlerce kategoride, on yıllara yayılan satın
alma verisini analiz edip pazarlamanın kabullerine tek tek saldırdı.
Ana bulguları:
·
Markalar sadakatle değil, penetrasyonla
büyür. Yani müşterilerinizi daha sadık yaparak değil, müşteri sayınızı
artırarak. Büyüyen markaların hemen hepsinde büyümenin kaynağı yeni ve hafif
alıcılardır.
·
Çifte tehlike yasası: Küçük markanın hem
müşterisi azdır, hem de o müşteriler daha az sadıktır. Bu bir yönetim hatası
değil, kategoriler arası gözlenen matematiksel bir düzenliliktir.
·
Cironuzun büyük kısmı sadık müşterilerinizden
değil, yılda bir iki kez alan kalabalık hafif alıcı kitlesinden gelir. Bu
yüzden sadakat programlarının büyümeye katkısı sanıldığından çok düşüktür.
·
Farklılaşma abartılmıştır. Tüketici
markalar arasında sizin sandığınız kadar anlamlı fark görmez. Asıl gereken
ayırt edilebilirliktir: renginiz, logonuz, ambalajınız, sesiniz, karakteriniz
uzaktan tanınsın yeter.
·
Segmentasyon çoğu kategoride işe yaramaz.
Rakip markaların müşteri profilleri birbirinin neredeyse aynısıdır. Dar
hedeflemek yerine kategorinin tamamına ulaşmak gerekir. Buna “sofistike
kitlesel pazarlama” diyorlar.
·
İki tür bulunurluk vardır ve pazarlamanın işi
bu ikisidir: zihinsel bulunurluk (satın alma anında akla gelmek) ve
fiziksel bulunurluk (elin uzanacağı her yerde olmak).
·
95:5 kuralı: Herhangi bir anda
kategorinin sadece yüzde beşi satın alma modundadır. Kalan yüzde doksan beş
için bugün satış değil, marka inşa edersiniz. Bugün satmayan reklam boşa gitmiş
reklam değildir.
Sharp'ın bizim işimize en çok yarayacak bulgusu fiziksel
bulunurluktur. Türkiye'de marka olmayı reklamın, bulunurluğu ise “satışın işi”
sayarız. Sharp bu ayrımı reddediyor: İkisi de pazarlamanın işidir ve ikisi
olmadan büyüme olmaz. Ben de yıllar önce bulunurluk farklılaşmasını yazmıştım
(Bkz: Rekabette tatminkar pozisyonlar); Sharp bunu veriyle destekliyor. Sadakat
tarafına gelince: Bizde sadakat programı çoğu zaman puan kartıdır, puan kartı
da gizli iskontodur. Sharp haklıysa, o puanları zaten alacak olan müşteriye
vermiş oluyorsunuz. Yani sadakat değil, marj dağıtıyorsunuz.
Dikkat edin: Bu tezler Ries ve Trout'un
konumlandırmasıyla, Kotler'in segmentasyonuyla ve Aaker'in sadakat vurgusuyla
açıkça çatışıyor. Pazarlama literatüründe bugün yaşanan asıl tartışma budur.
Bkz: https://en.wikipedia.org/wiki/Byron_Sharp
Les Binet ve Peter Field küresel reklamcılık
sektöründe “Etkililiğin Efendileri” olarak tanınan, pazarlamanın bilimsel ve
veriye dayalı temellere oturmasını sağlayan iki dünyaca ünlü İngiliz stratejist
ve araştırmacıdır.
İngiliz reklamcılar birliğinin otuz yıllık kampanya veri
tabanını analiz ettiler ve bence son yirmi yılın en faydalı pazarlama
çalışmasını 2013 yılında (The Long and the Short of It) ürettiler. Bu kitap uzun
vadeli marka inşası ile kısa vadeli satış aktivasyonu dengesini inceleyen
klasik bir eserdir. Kitabın bulguları:
·
Bütçenin yaklaşık yüzde altmışı (%60) uzun
vadeli marka inşasına, yüzde kırkı (%40) kısa vadeli satış aktivasyonuna
ayrılmalıdır. Bu oran kategoriye göre değişir ama başlangıç noktası budur. Bu
oran B2B pazarlarda yarı yarıya dengelenirken, B2C'de markaya daha çok pay
ayrılır.
·
Duygusal kampanyalar uzun vadede, rasyonel ve
fiyat odaklı kampanyalar kısa vadede kazanır. İkisi birbirinin alternatifi
değil, tamamlayıcısıdır.
·
Marka inşası geniş erişim ister, satış
aktivasyonu dar hedefleme ister. Bu ikisini karıştıran firma iki işi de
yapamaz.
·
Kısa vadeli sonuç almak kolay ve ölçülebilir
olduğu için firmalar bütçeyi oraya kaydırır. Bu kayma bir iki yıl kâr getirir,
sonra marka erir.
Bu iki adamı seviyorum çünkü iddia değil veri sunuyorlar.
Türkiye'de bir patronu ikna etmek istiyorsanız elinizde tablo olması gerekir;
onlar tablo veriyor.
Şimdi acı gerçeği söyleyeyim: Onların 60/40 dediği yerde biz
5/95 civarındayız. Türkiye'de pazarlama bütçesinin neredeyse tamamı satış
aktivasyonuna gider (iskonto, bayi primi, raf parası, sezon kampanyası, indirim
günü…vb). Marka inşasına ayrılan pay pek çok firmada tam olarak sıfırdır.
Sonucu da her yıl aynıdır: Aynı işi yapabilmek için biraz daha fazla indirim
vermek zorunda kalırsınız. Marka inşa etmeyen firma, her yıl kendi marjından
borçlanarak satış yapar.
Bu ikilinin aşağıdaki kitapları maalesef Türkçe’ye henüz
kazandırılmadı.
·
The Long and the Short of It (2013): Kısa
vadeli satış geliştirme (activation) ile uzun vadeli marka inşası (brand
building) arasındaki dengeyi ve ideal bütçe dağılımını kanıtlarla açıklar.
·
Media in Focus (2017): Dijital çağda
kitle pazarlamasının gücünü, hedefleme stratejilerini ve medya bütçelerinin
nasıl planlanması gerektiğini ele alır.
·
Effectiveness in Context (2018): Farklı
pazar ve marka türlerinde en iyi iletişim stratejilerinin nasıl uygulanacağını
anlatan bir rehberdir.
·
Marketing in the Era of Accountability
(2007): Hesap verebilirlik çağında pazarlama yatırımlarının ve kampanya
sonuçlarının zamana göre nasıl değiştiğini inceler.

Mark Ritson, dünyaca tanınan bir marka danışmanı,
stratejist ve pazarlama profesörüdür. Londra İşletme Okulu, MIT ve Melbourne
İşletme Okulu gibi prestijli kurumlarda 25 yıl boyunca MBA öğrencilerine
dersler vermiş, keskin ve eğlenceli üslubuyla tanınan ödüllü bir pazarlama
eğiticisidir.
Meşhur bir kitabı yok, ama köşe yazılarıyla ve online eğitim
programıyla bir kuşağı etkiledi. Tezi şu: Pazarlamacılar “ya o ya bu”
hastasıdır; doğrusu neredeyse her zaman “hem o hem bu”dur. Dijital mi
geleneksel mi, marka mı performans mı, kitle mi hedefleme mi… Hepsinin cevabı
ikisi birdendir. Ve her şeyden önce teşhis gelir: Önce pazarı ve kendinizi
teşhis edersiniz, sonra strateji kurarsınız, taktik en sonda gelir.
Ritson'ın “ya o ya bu” eleştirisi bizde en görünür haliyle
yaşanıyor. Bir yıl herkes dijitale geçiyor, geleneksel mecrayı toptan
gömüyoruz. Ertesi yıl herkes influencer'a koşuyor. Sonra herkes performansa.
Her seferinde bir öncekini çöpe atarak. Teşhis meselesi de öyle: Türkiye'de
pazarlama toplantıları taktikle başlar. Masaya oturur oturmaz sorulan soru “bu
ay ne yapalım?”dır. Bu, teşhis konmadan yazılan reçetedir. Ritson'ın sırası
nettir ve bizde hep tersinden işler.
Mark Ritson’un makalelerine bu linkten (https://www.marketingweek.com/mark-ritson/),
düzenlediği MBA programına da bu linkten (https://minimba.com/)
ulaşabilirsiniz.
10. Peki Bunların Hangisi Bize Uyar?
Şimdi asıl meseleye gelelim. Bu kitapların hepsi güzel
fikirler ve öneriler içeriyor olabilir, ama hepsi sizin için doğru değildir.
Byron Sharp'ın “dar hedefleme yapma, kategorinin tamamına
ulaş, geniş erişim satın al” tavsiyesi, yıllık pazarlama bütçesi milyon
dolarlarla ölçülen küresel markalara söylenmiştir. Yıllık tanıtım bütçesi bir
buçuk milyon lira olan bir Türk firmasının kategorinin tamamına ulaşma imkânı
yoktur. Böyle bir firma için Ries ve Trout'un odak tavsiyesi ile Hermann
Simon'ın gizli şampiyon formülü çok daha gerçekçidir.
Ama tersi de doğrudur. Sadakat programına, puan kartına,
üyelik uygulamasına para gömen ve satışının artmamasına şaşıran firmalarımıza
da Sharp'ı okutmak lazım.
Bu guruların hiçbirinin hesaba katmadığı bizim gerçeklerimiz
de var:
·
Hiçbiri yıllarca süren yüzde ellilik bir
enflasyonun içinde fiyat yönetmedi.
·
Hiçbiri kayıt dışı çalışan, faturasız mal veren,
sigortasız işçi çalıştıran bir rakiple rekabet etmedi.
·
Hiçbiri 4P'nin üçü patronun elinde olan bir
firmada pazarlama müdürlüğü yapmadı.
·
Hiçbiri doksan gün vadeli çekle mal satmadı.
·
Hiçbiri bir bayi toplantısında “abi rakip
daha ucuz veriyor” cümlesini dinlemedi.
Kural şu olmalı: Guruyu değil, sorunu merkeze alın. Önce
probleminizi net tanımlayın, sonra o probleme cevap veren guruyu okuyun. Marka
bilinirliğiniz düşükse Sharp'a, ürününüz ayırt edilemiyorsa Ries'e, kâr
edemiyorsanız Simon'a, ürününüz tutmuyorsa Christensen'e, müşteriniz gidiyorsa
Reichheld'e bakın. Sırayla ve hepsini okumaya kalkmayın; ne aradığını bilmeyen
adam kitapçıda kaybolur.
11. Nereden Başlamalı?
Bir KOBİ patronu için, bu sırayla okunacak sekiz kitap
öneriyorum:
·
Kotler kalın (çok sayfalı) yazar, ama Kotler’e
dair ince (az sayfalı) kitaplar da var. Bunlar başlamak için harikadır.
Kotler'in Marketing Management'ını da alın, ama baştan sona okumaya çalışmayın.
Rafta dursun, ihtiyaç oldukça açarsınız. O bir kitap değil, bir sözlüktür.
·
Theodore Levitt, Pazarlama Miyopluğu. Yirmi
sayfalık bir makale, bir akşamda biter, hayat boyu aklınızda kalır.
·
Al Ries ve Jack Trout, Konumlandırma.
Odaklanmayı anlatan en net kitap.
·
Hermann Simon, Fiyatlama İtirafları. Kâr etmeyi
öğreten kitap.
·
Byron Sharp, Markalar Nasıl Büyür. İnandığınız
pek çok şeyin doğru olmadığını gösterecek.
·
Les Binet ve Peter Field, The Long and the Short
of It. Bütçenizi nasıl bölüştüreceğinizi söyler.
·
Michael Porter, Strateji Nedir? Yine bir makale,
yine kısa, yine sarsıcı.
·
Daniel Kahneman veya Richard Thaler'den biri.
Müşterinizin aslında nasıl karar verdiğini anlamak için.
Aşağıdaki tabloda yukarıda bahsettiğim isimleri, temel
kitaplarını ve pazarlamaya kattıklarını özetledim. Çıktısını alıp öyle
kitapçıya gidin.
|
Guru |
Temel Kitabı |
Pazarlamaya Kattığı |
|
Peter Drucker |
Yönetim Uygulaması |
Pazarlama ve inovasyon işletmenin iki temel fonksiyonudur; gerisi
maliyettir. |
|
Theodore Levitt |
Pazarlama Miyopluğu |
Şirket kendini ürünle değil, |
|
Philip Kotler |
Marketing Management |
Pazarlamayı sezgi işi olmaktan çıkarıp |
|
Al Ries & Jack Trout |
Konumlandırma |
Pazarlama ürünler değil, algılar savaşıdır. |
|
David Aaker |
Managing Brand Equity |
Markayı ölçülebilir bir varlığa dönüştürdü. |
|
Kevin Lane Keller |
Stratejik Marka Yönetimi |
Marka değeri şirkette değil, |
|
Jean-Noël Kapferer |
Lüks Marka Stratejisi |
Lüksün kuralları terstir: ulaşılabilirlik arttıkça marka değer kaybeder. |
|
Michael Porter |
Rekabet Stratejisi |
Beş güç, üç jenerik strateji, değer zinciri. |
|
Kim & Mauborgne |
Mavi Okyanus Stratejisi |
Değer inovasyonu: düşük maliyet ve |
|
Clayton Christensen |
Yenilikçinin İkilemi |
İyi yönetilen firmalar müşterilerini |
|
Hermann Simon |
Fiyatlama İtirafları |
Kârın en güçlü kaldıracı fiyattır. |
|
Robert Cialdini |
Etki |
İkna edilebilirliğin altı-yedi evrensel tetikleyicisi. |
|
Daniel Kahneman |
Hızlı ve Yavaş Düşünme |
Tüketici rasyonel değildir; |
|
Richard Thaler |
Dürtme |
Zihinsel muhasebe, referans fiyat ve |
|
Rory Sutherland |
Yaratıcılığın Simyası |
Algıyı değiştirmek, gerçeği değiştirmekten çok daha ucuzdur. |
|
Peppers & Rogers |
The One to One Future |
Pazar payı yerine müşteri payı. |
|
Fred Reichheld |
Sadakat Etkisi |
Müşteriyi elde tutmak, yeni müşteri |
|
Pine & Gilmore |
Deneyim Ekonomisi |
Fiyat merdiveninin en üst basamağı |
|
Seth Godin |
Mor İnek |
Dikkat satın alınmaz, hak edilir. |
|
Geoffrey Moore |
Uçurumu Aşmak |
Erken benimseyenlerle ana akım arasındaki |
|
Chris Anderson |
Uzun Kuyruk |
Raf sonsuzsa, niş ürünlerin toplamı hit ürünleri geçer. |
|
Simon Sinek |
Neden İle Başla |
Marka anlatısı ne ve nasıl ile değil, neden ile kurulur. |
|
Byron Sharp |
Markalar Nasıl Büyür |
Markalar sadakatle değil penetrasyonla büyür. |
|
Binet & Field |
The Long and the Short of It |
Bütçenin %60'ı marka inşasına, |
Son söz
Guru okumak size cevap vermez, soru verir. Cevabı kendi
bilançonuzda, kendi fiyat listenizde, kendi bayi toplantınızda bulacaksınız.
Bir de şunu unutmayın: Bu kitapların hepsi, pazarlamanın bir
departman işi değil bir şirket işi olduğu varsayımıyla yazılmıştır. Yani hepsi,
sizin bir pazarlama departmanınız ve o departmanın 4P üzerinde yetkisi olduğunu
varsayar. Türkiye'deki firmaların büyük çoğunluğunda bu varsayım karşılanmıyor.
(Bkz: Neden pazarlama departmanı kurmalısınız, Satış mı Pazarlama mı)
Yani bu kitapların hiçbiri, temel hareketleri yapmayan bir
firmaya yaramaz. Önce temel hareketler, sonra artistik hareketler.
Yine de okuyun. Çünkü temel hareketleri neden yaptığınızı
bilmek ile bilmemek arasında, işini bilen patron ile şansına iyi giden patron
arasındaki fark kadar mesafe vardır.
Kaynaklar: Kütüphanem + İnternet.