İş yerinde her gün yaptığımız küçük şeylerin büyük etkisi üzerine
İş yerinde huzur deyince çoğu kişinin aklına kavga çıkmayan,
kimsenin kimseye bağırmadığı bir ortam gelir. Oysa huzur bundan fazlasıdır.
İnsanların sabah işe gelirken içlerinin sıkılmadığı, birbirleriyle konuşurken
diken üstünde hissetmediği, hata yaptığında aşağılanmayacağını, fikrini
söylediğinde küçümsenmeyeceğini bildiği bir ortamdır.
Bir iş yerini mutsuz hâle getiren şey çoğu zaman tek bir
büyük olay değildir. Küçük saygısızlıklar, tutulmayan sözler, arkadan
konuşmalar, gereksiz sertlikler ve zamanında konuşulmadığı için büyüyen
kırgınlıklar üst üste birikir. Bir süre sonra insanlar birbirine selam
vermemeye, bilgi saklamaya ve yalnızca “kendi işini” yapmaya başlar. İşte o
zaman aynı binada çalışan ama aynı takımın parçası olmayan insanlar ortaya
çıkar.
Bu küçük şeylerin bedeli sanıldığı kadar küçük değildir.
Christine Porath ve Christine Pearson’ın yaklaşık 800 yönetici ve çalışanla
yaptığı araştırmada, kaba davranışa maruz kalanların yarıya yakını işe
harcadığı emeği bilerek azalttığını, dörtte üçünden fazlası da kuruma
bağlılığının düştüğünü söylemiştir. Yani kırılan yalnızca gönül değildir; iş de
kırılır.
Elbette iş yerindeki huzursuzluğun her sebebi bireysel
davranış değildir. Aşırı iş yükü, belirsiz görev tanımları, adaletsiz ücretler
ya da kötü işleyen süreçler de insanları yıpratır ve bunları çözmek yönetimin
işidir. Bu yazı resmin öbür tarafını, yani her birimizin kendi elinde olan
kısmı anlatıyor. Çünkü her çalışan, her gün yaptığı küçük davranışlarla
bulunduğu ortamın havasını biraz daha iyi ya da biraz daha kötü hâle getirir.
Huzur da
huzursuzluk da bulaşıcıdır.
Sevmek Zorunda Değiliz, Saygı Göstermek Zorundayız
İnsanlar arkadaşlarını seçebilir; çalışma arkadaşlarını ise
çoğu zaman seçemez. Farklı yaşlardan, eğitimlerden, karakterlerden ve dünya
görüşlerinden insanlar aynı hedef için bir araya gelir. Böyle bir ortamda
herkesin birbirini sevmesini beklemek gerçekçi değildir. Ama herkesin birbirine
saygılı davranmasını beklemek son derece doğaldır.
İş yeri huzurunun temeli de budur: İnsanların birbirine
benzemesi değil, farklılıklarına rağmen birlikte çalışabilmesi. Bir çalışma
arkadaşınızı çok sevmeyebilirsiniz. Ama onun emeğine, zamanına, özel alanına ve
görevine saygı göstermek hepimizin ortak sorumluluğudur.
İş yerinde huzurun ölçüsü “Herkes birbirini seviyor mu?”
değil, “İnsanlar birbirine saygılı davranabiliyor mu?” sorusudur.
Nasıl Konuşuyoruz?
Şirketlerde yaşanan problemlerin önemli bir bölümü işin
kendisinden değil, işin nasıl konuşulduğundan doğar. Doğru bir üslupla birkaç
dakikada çözülebilecek bir konu, yanlış bir cümle yüzünden aylar süren bir
kırgınlığa dönüşebilir.
İnsanı Değil, İşi Konuşun
“Bu raporda hata var” demekle “Sen zaten doğru
düzgün rapor hazırlayamıyorsun” demek aynı şey değildir. İlk cümlede iş
eleştirilir; ikincisinde insanın kendisi. “Sipariş neden gecikti?”
sorusu problemi anlamaya çalışır. “Siz hiçbir işi zamanında beceremiyorsunuz”
cümlesi ise karşı tarafı savunmaya geçirir ve problemi konuşmayı imkânsız hâle
getirir.
İnsanları kıran çoğu zaman eleştirinin kendisi değil,
biçimidir. Kural basittir: Kişiliği değil davranışı, insanı değil yapılan işi
konuşmak.
Ne İstediğinizi Açık Söyleyin, Anlaşıldığından Emin Olun
“Şunu bir an önce halledelim”, “Buna bir bak”,
“Müşteri işini çöz”... Bu cümleler çoğu zaman yeterli bir talimat
değildir. Ne yapılacak, kim yapacak, ne zamana kadar yapılacak, beklenen sonuç
ne? Bunlar belli değilse, sonra ortaya çıkan hatanın tamamını karşı tarafa
yüklemek kolaycılıktır.
Talimatı alan için de durum aynıdır. Anlamadığımız bir işe
sırf çekindiğimiz için “Tamam” dememeliyiz. “Doğru anladığımdan emin
olmak için tekrar edeyim...” diyebilmek yetersizlik değil, profesyonelliktir.
“Maili attım”, “Geçen hafta söylemiştim”, “Bildiğini
sanıyordum” gibi cümleler pek çok hatanın arkasından gelir. Bir mesajı
göndermek, karşı tarafın onu gördüğü, anladığı ve gereğini yapacağı anlamına
gelmez. Kritik işlerde teyit almak, işi küçümsemek değil, güvence altına
almaktır.
İyi iletişim sadece konuşmak değildir; karşı tarafın ne
anladığını da anlamaktır.
Ekranın Arkasında da Aynı İnsanız
Bugün iş yerindeki konuşmaların büyük kısmı yüz yüze değil,
e-postalarda ve mesaj gruplarında geçiyor. Yazılı mesajda ses tonu, yüz
ifadesi, gülümseme yoktur. Bu yüzden yüz yüze söylendiğinde sıradan olan “Bu
olmamış” cümlesi, ekranda okunduğunda çok daha sert durur. Tek kelimelik
cevaplar soğuk, büyük harfler bağırıyormuş gibi algılanır.
Birkaç basit özen dijital iletişimde de huzuru korur. Birini
düzeltmeniz gerekiyorsa bunu kalabalık bir grupta değil, kendisine yazarak
yapın. Yöneticiyi bir baskı aracı olarak bilgiye eklemeyin; herkes o “CC”nin ne
anlama geldiğini anlar. Acil olmayan işler için gece yarısı ya da hafta sonu
mesaj atmamaya dikkat edin. Ve sinirliyken yazdığınız mesajı göndermeden önce
bir kez daha okuyun. Çoğu zaman hiç göndermemek daha iyidir.
Farklı Fikir, Düşmanlık Değildir
Toplantıda fikrinize karşı çıkan kişi size karşı çıkıyor
olmayabilir; yalnızca fikrinizi yanlış buluyor olabilir. Sağlıklı bir tartışma
kültürü olmadığında “Önerime itiraz etti” düşüncesi kısa sürede “Beni sevmiyor”
yorumuna dönüşür.
İyi ekiplerde insanlar fikirlere sert, birbirlerine yumuşak
davranabilir. Karşı tarafı sözünü kesmeden dinlemek, onun fikrini kabul etmek
zorunda olmak demek değildir. İtiraz ederken saygıyı korumak yeterlidir.
Fikirlere itiraz edebiliriz; insanların onuruna değil.
Eleştiriyi Almak da Bir Beceridir
Eleştiriyi doğru vermek kadar doğru almak da önemlidir.
Kendisine yöneltilen her yorumu kişisel saldırı olarak gören biriyle çalışmak
zordur; insanlar bir süre sonra ona gerçeği söylemekten vazgeçer. Eleştiri
geldiğinde hemen savunmaya geçmek yerine önce dinlemek, “Biraz daha açar
mısın?” diye sormak ve haklı bir taraf varsa “Haklısın, dikkat edeceğim”
diyebilmek olgunluktur.
Aynı şey özür için de geçerlidir. Biri size içtenlikle özür
dilediyse o özrü kabul edin ve konuyu kapatın. Kabul edilmeyen bir özür,
kırgınlığın ikinci perdesidir.
Şakanın da Sınırı Var
Samimi iş yerlerinde şaka elbette olur; doğru dozda mizah
ortamı güzelleştirir. Ancak karşı taraf gülmüyorsa, o artık şaka değildir.
Birinin görünüşü, yaşı, kilosu, aksanı, ailesi, ekonomik durumu ya da yaptığı
bir hata üzerinden sürekli şaka yapmak onu küçük düşürür. Lakaplar da böyledir.
“Biz burada böyle takılırız” savunması, karşı tarafın rahatsızlığını ortadan
kaldırmaz.
Nasıl Davranıyoruz?
Küçük Kelimelerin Büyük Etkisi
İş yerinde nezaket çok basit kelimelerle başlar: “Günaydın”,
“Lütfen”, “Teşekkür ederim”, “Eline sağlık”, “Kusura
bakma”, “Haklısın”, “Yardım edebilir miyim?” Bunlar maliyeti
olmayan ama değeri yüksek kelimelerdir. Sabah koridorda karşılaştığı kişiye
selam vermeyen, yardım gördüğünde teşekkür etmeyen biri farkında olmadan
bulunduğu ortamı soğutur. Bu küçük kelimeler ise karşıdakine “Seni görüyorum ve
sana saygı duyuyorum” mesajı verir.
Özür dilemek ayrıca önemlidir. “Ama sen de...” diye
başlayan bir cümle çoğu zaman gerçek bir özür değildir. Bazen yalnızca “Burada
ben yanlış yaptım, özür dilerim” demek gerekir. Özür dilemek insanı
küçültmez; tam tersine olgunlaştırır.
Emeği Sahibine Verin
İş yerinde güveni artıran en güçlü davranışlardan biri,
başkasının emeğini teslim etmektir. “Bu fikri Ayşe geliştirdi”, “Mehmet
olmasaydı bu işi yetiştiremezdik” diyebilmek basit görünür ama güven
yaratır. Tersi ise sessiz ama derin bir öfke doğurur: Başkasının işini kendi
işi gibi sunmak, başarıyı kendine yazıp hata çıktığında sorumluluğu başkasına
bırakmak.
İnsanların büyük ödüllerden önce görülmeye ihtiyacı vardır.
Bazen bir “İyi düşünmüşsün” ya da “Yardımın işimizi çok kolaylaştırdı”
demek bile iki insan arasındaki bağı güçlendirir.
Yardım Edin, Ama Hayır Demeyi de Bilin
Görev tanımları gereklidir. Fakat görev tanımı dayanışmanın
önüne geçtiğinde şirket mekanikleşir. “Bu benim işim değil” cümlesi
bazen haklı olabilir; ama beş dakikalık bir yardımın büyük bir problemi
çözebileceği yerde bu cümlenin arkasına saklanmak iş barışına zarar verir.
Yardım isteyeni küçümsemeyin, “Bunu da mı bilmiyorsun?” demeyin;
bildiğinizi paylaşın. Bilgi saklamak kişiyi güçlü gösterebilir ama şirketi
zayıflatır.
Bunun bir de öbür yüzü var. Hemen her ekipte hiçbir isteği
geri çeviremeyen, herkesin işini üstlenen ve sonunda tükenen biri vardır.
Yardımseverlik sömürülmemelidir. “Şu an elimdeki işi bitirmem gerekiyor,
öğleden sonra bakabilirim” ya da “Bunu yaparsam şu iş gecikir, hangisi
öncelikli?” demek yardımı reddetmek değil, dürüst olmaktır. Her şeye “evet”
deyip hiçbirini yetiştirememek, kibarca “hayır” demekten çok daha fazla
kırgınlık yaratır.
Kimseyi Dışarıda Bırakmayın
Bir çalışma arkadaşını toplantılardan, sohbetlerden, öğle
yemeklerinden ya da bilgi akışından bilerek dışarıda bırakmak huzuru sessizce
bozar. Özellikle yeni başlayan biri için ilk haftalar belirleyicidir. “Nasıl
olsa öğrenir” demek yerine onu insanlarla tanıştırmak, kime ne
sorabileceğini göstermek ve ilk öğle yemeğinde yalnız bırakmamak küçük ama çok
değerli davranışlardır.
Bir insanın gerçek nezaketi, kendisinden güçlü olanlara
değil, daha az yetkili olanlara nasıl davrandığından anlaşılır. Genel müdüre
son derece nazik davranıp güvenlik görevlisini, temizlik personelini, stajyeri
ya da çırağı görmezden gelmek saygı değildir; hiyerarşiye uyumdur. Yöneticinin
odasına girerken gösterdiğimiz nezaketi, çay getiren çalışana da göstermeliyiz.
Pozisyonlar farklı olabilir ama insan onuru eşittir.
Birlikte Sevinmeyi Unutmayın
Huzurlu bir iş yeri yalnızca kötü şeylerin yaşanmadığı yer
değildir; iyi şeylerin de paylaşıldığı yerdir. Zor bir projenin bitişini
birlikte kutlamak, bir arkadaşın doğum gününü hatırlamak, bir düğün, bir bebek
ya da bir mezuniyet haberini sevinçle karşılamak insanları birbirine
yaklaştırır.
Çalışma arkadaşlarımızı yalnızca unvanlarıyla değil, insan
olarak tanımak da bunun bir parçasıdır: Mahremiyetine girmeden neyle
uğraştığını, nelerden hoşlandığını merak etmek. Bir arkadaşınızın başarısını
kendi kaybınız gibi değil, ekibin kazancı gibi görebildiğinizde, iş yeri
yalnızca huzurlu değil, mutlu bir yer olmaya da başlar.
Sorun Çıktığında
Kırgınlığı Biriktirmeyin, Konuşun
Kırgınlıklar çoğu zaman büyük olaylarla başlamaz. Toplantıda
sözünün kesilmesi, teşekkür görmemek, herkesin içinde terslenmek, verilen bir
sözün tutulmaması... Bunların her biri tek başına önemsiz görünür. Ama insanda “Bana
değer vermiyor” duygusu oluştuğunda kırgınlık başlar.
Birçoğumuz bu küçük rahatsızlıkları “Ayıp olmasın”, “Tartışma
çıkmasın” diyerek söylemeyiz. Fakat içeride biriken kırgınlık kendiliğinden yok
olmaz. Ya bir gün küçük bir olaya verilen büyük bir tepkiyle patlar ve
çevredeki herkes “Bu kadar basit bir şeye niye bu kadar kızdı?” diye şaşırır;
oysa tepki son olaya değil, birikmiş on olaya verilmiştir. Ya da sessiz bir
cezaya dönüşür: Mesaja geç cevap vermek, gerekli bilgiyi son dakikada iletmek,
toplantıda görmezden gelmek, işi ağırdan almak. Bu pasif agresif davranışlar
açık kavga kadar yıpratıcıdır.
İş yerindeki küslük, özel hayattaki küslüğe benzemez. Aynı
masada, aynı üretim hattında, aynı müşteri için çalışmaya devam etmek
zorundasınızdır. İnsanlar konuşmamaya başladığında iş de konuşulmaz. Bilgi
paylaşımı azalır, yardımlaşma biter, insanlar birbirinin hatasını düzeltmek
yerine seyretmeye başlar. Böylece kişisel bir kırgınlık şirketin problemi
hâline gelir.
Bu yüzden kırıldığınızda önce üçüncü kişiye değil, mümkünse
kendisine söyleyin. Suçlamayan, sakin ve doğrudan bir dil yeterlidir: “Toplantıda
sözüm birkaç kez kesildi. Bu beni rahatsız etti. Bundan sonra cümlemi
tamamlamama izin verirsen sevinirim.” Böyle bir cümle hem sınır koyar hem
de karşı tarafı düşman yapmaz. Unutmayın, karşınızdaki belki de sizi kırdığının
farkında bile değildir.
Birini sevmeyebilirsiniz; ama işi kırgınlığınızın aracı
yapamazsınız.
Dedikodu Değil, Doğrudan Konuşma
Dedikodu, iş yerinde güveni en hızlı bozan davranışlardan
biridir. Çünkü yalnızca konuşulan kişiyi değil, konuşmaya şahit olan herkesi
tedirgin eder. Yanınızda başkasının arkasından konuşan kişinin, siz odadan
çıktığınızda sizin arkanızdan da konuşabileceğini düşünürsünüz. “Falanca
senin hakkında şöyle dedi”, “Müdür senden memnun değilmiş” gibi söz
taşımalar sorunu çözmez; insanları birbirine yaklaştırmaz, karşı karşıya
getirir.
Elbette her sorun ilgili kişiyle çözülemez. Etik ihlal,
taciz, güvenlik riski gibi konular yönetime ya da insan kaynaklarına
taşınmalıdır. Şaka, dışlama ya da aşağılama birine karşı sistematik hâle
gelmişse, bu artık kabalık değil psikolojik tacizdir (mobbing). Kanunlarımız
işverene, çalışanları psikolojik ve cinsel tacizden koruma yükümlülüğü verir.
Böyle durumlarda susmak değil, yardım istemek gerekir. Ama günlük
kırgınlıklarda ilk refleks üçüncü kişiye koşmak değil, muhatabıyla uygun bir
dille konuşmak olmalıdır.
Hata Olduğunda Suçlu Değil, Çözüm Arayın
Huzursuz iş yerlerinde hata olduğunda ilk soru “Kim
yaptı?” olur. Sağlıklı iş yerlerinde ise önce “Ne oldu, nasıl
düzeltiriz, bir daha olmaması için ne yapmalıyız?” diye sorulur. Bu, hatayı
yapanın sorumluluğunun ortadan kalktığı anlamına gelmez. Ama insanları herkesin
önünde küçük düşürmek hatayı azaltmaz; hatanın saklanmasını artırır. Çalışan
bir süre sonra problemi erken haber vermek yerine son ana kadar gizler, çünkü
söylemenin kendisine zarar vereceğini öğrenmiştir.
Bunun adı psikolojik güvenliktir: İnsanların bir hatayı, bir
riski ya da bilmediği bir şeyi söylediğinde cezalandırılmayacağına inanması.
Google’ın kendi ekipleri üzerinde yaptığı ve “Project Aristotle” adını verdiği
araştırmada, başarılı ekipleri diğerlerinden ayıran en önemli özelliğin bu
olduğu görülmüştür.
Bir şirket için en tehlikeli çalışan hata yapan değil,
hatasını saklayan ve riski görüp susan çalışandır.
Herkesin Bir Rolü Var
2007 yılının mayıs ayında Kenya Airways'e ait bir yolcu
uçağı, kötü hava koşullarında Kamerun'un Douala kentinden havalandı. Kalkıştan
kısa bir süre sonra bataklığa düştü. Uçaktaki 114 kişinin hiçbiri kurtulamadı.
Kaza raporu, bir arızadan çok kokpitteki iki insanın
ilişkisini anlatıyordu. Kaptan deneyimliydi ama baskın biriydi. Eğitim
kayıtlarında meslektaşlarına karşı ezici bir tavrı olduğu not edilmişti.
Yardımcı pilot ise sessiz ve çekingen biriydi. O gece de kaptan ona tepeden
bakan bir üslupla davrandı. Yardımcı pilot bu tavırdan çekindi ve kaptanın
hatalarına itiraz etmedi.
Kaptan otomatik pilotu devreye aldığını düşünüyordu. Oysa
sistem devreye girmemişti. Uçak karanlıkta yavaş yavaş sağa yatmaya başladı.
İki pilotun da birbirini kontrol etmesi gerekiyordu ama ikisi de fark etmedi.
Son anlarda ise kumandaları birbirine ters yönde çevirdiler.
İki pilot da işini biliyordu. Eksik olan bilgi ya da beceri
değildi. Eksik olan, birinin diğerine “Bir şeyler yanlış gidiyor”
diyebileceği bir ortamdı.
İş yerinde de durum farklı değildir. Yöneticinin üslubu
insanları susturuyorsa ve çalışan da susmayı seçiyorsa, en deneyimli ekip bile
en basit hatayı göremez.
Yöneticinin Üslubu Ekibin Üslubu Olur
Yönetici sadece işi yönetmez; insanların birbirine nasıl
davranacağının görünmez standardını da belirler. Yönetici bağırıyorsa
çalışanlar bağırmayı normal görür. Yönetici insanların arkasından konuşuyorsa
dedikodu meşrulaşır. Yöneticinin favori çalışanları varsa gruplaşma başlar.
İyi bir yönetici eleştiriyi özelde, açık ve davranışa
yönelik yapar; takdiri ise herkesin önünde. Ve her şeyden önce adil olur. Aynı
davranışa iki farklı kişide farklı tepki göstermek, kuralları kişiye göre
uygulamak, prim ve terfi kriterlerini belirsiz bırakmak saygıyı çok hızlı
aşındırır.
İnsanlar ağır işe çoğu zaman katlanır; adaletsizliğe daha
zor katlanır.
Çalışanın da Söyleme Sorumluluğu Var
İletişim problemi yalnızca yöneticilerin hatası değildir.
Yetişmeyecek işe “Yetişir”, bilmediği konuya “Tamam”,
problem çıkmışken “Bir şey yok” demek kısa vadede çatışmadan
kaçmak gibi görünür; uzun vadede daha büyük problem doğurur.
İyi çalışan yalnızca problemi söyleyen değil, mümkünse
seçenek de getirendir: “Bu hızla cuma gününe yetişmiyor. Ya iki saat fazla
mesai yapmamız ya da ikinci hattı devreye almamız gerekiyor.” Böyle bir
cümle hem gerçeği saklamaz hem çözüm üretir.
Bunun bedelini en ağır ödeyen şirketlerden biri Nokia'dır.
INSEAD'den araştırmacılar, Nokia'nın akıllı telefon savaşını neden kaybettiğini
anlamak için şirketin yöneticileri ve mühendisleriyle 76 görüşme yaptı. Ortaya
çıkan tablo bir teknoloji hikâyesinden çok bir korku hikâyesiydi. Üst
yöneticilerin bir kısmı öfkeli ve sabırsızdı; insanlara bağırıyor, kovma ve
görevden alma tehditleri savuruyordu. Orta kademe yöneticiler de kötü haberi
yukarıya taşımaktan çekindi. Sorunları yumuşattılar, yetişmeyecek işlere “yetişir”
dediler, verileri iyimser gösterdiler. Görüşülen yöneticilerden biri durumu tek
cümleyle özetledi: “Üst yönetime düpedüz yalan söylendi.” Sonuçta
dünyanın en büyük telefon üreticisi, iPhone'a zamanında cevap veremedi ve
telefon işini Microsoft'a satmak zorunda kaldı.
Yöneticiye duymak istediğini değil, bilmesi gerekeni
söylemek kuruma sadakatin bir parçasıdır.
Akılda Tutmak İçin On Madde
İş yeri huzuruna katkı için büyük projelere gerek yoktur. Aşağıdaki
on davranışın sıradanlaşması bile bir şirketin havasını ciddi biçimde
değiştirebilir:
·
Selam verin, rica edin, teşekkür edin; hata
yaptığınızda bahane üretmeden özür dileyin.
·
Eleştirirken kişiliği değil, davranışı ve işi
konuşun.
·
Ne istediğinizi açık söyleyin; anlamadığınızda
sorun, kritik işlerde teyit alın.
·
Yazarken de yüz yüze konuşurken gösterdiğiniz
özeni gösterin.
·
Kırıldığınızda küsmeyin, biriktirmeyin; önce
kendisiyle konuşun.
·
Dedikodu yapmayın, söz taşımayın.
·
Emeği sahibine verin; başarıyı hak eden kişiyi
görünür kılın.
·
Yardım edin, bildiğinizi paylaşın;
yapamayacağınız işe de dürüstçe “şimdi yapamam” deyin.
·
Kimseyi dışarıda bırakmayın; pozisyonu ne olursa
olsun herkese aynı nezaketi gösterin.
·
Hata olduğunda suçlu değil çözüm arayın; bir
sorun gördüğünüzde saklamayın.
Bir İş Yerinin Huzuru Herkesin Eseridir
Şirketler sadece makinelerden, binalardan ve hedeflerden
oluşmaz. İnsanlar günlerinin çok büyük bir bölümünü iş yerinde geçirir. Bu
yüzden çalışma ortamının huzuru, insanların hayat kalitesinin de bir
parçasıdır.
Huzurlu iş yeri, hiç sorun yaşanmayan iş yeri değildir.
Sorunların saygıyla konuşulabildiği, anlaşmazlıkların düşmanlığa dönüşmediği,
hataların saklanmadığı, başarıların paylaşıldığı ve insanların kendilerini
değerli hissettiği iş yeridir. İyi bir iş yeri kültürü büyük laflardan değil,
bu küçük davranışların her gün tekrar edilmesinden doğar.
O hâlde günün sonunda kendimize soracağımız tek bir soru
yeter: “Bugün bulunduğum ortamı biraz daha iyi mi yaptım, biraz daha kötü
mü?”
Kaynaklar
·
Christine Porath ve Christine Pearson’ın
araştırması: https://www.sciencedaily.com/releases/2013/01/130130184048.htm
·
Google’ın
“Project Aristotle” araştırması:
https://www.nytimes.com/2016/02/28/magazine/what-google-learned-from-its-quest-to-build-the-perfect-team.html
Not: Bu makalem işinize yaradıysa aşağıdaki
makalelerimi de okumak isteyebilirsiniz.
·
https://muratsaylan.blogspot.com/2021/02/hzl-ve-ofkeli-filmi-cekilir-patronu.html
·
https://muratsaylan.blogspot.com/2018/05/kendinize-ne-yatrrsanz-onu-alrsnz.html
·
https://muratsaylan.blogspot.com/2015/04/zor-insanlarla-basa-ckmak.html
·
https://muratsaylan.blogspot.com/2015/01/iletisimin-tarihi-onemi-veya-derslik.html