29 Ekim 2023 Pazar

Huzur Bulaşıcıdır

İş yerinde her gün yaptığımız küçük şeylerin büyük etkisi üzerine

 

İş yerinde huzur deyince çoğu kişinin aklına kavga çıkmayan, kimsenin kimseye bağırmadığı bir ortam gelir. Oysa huzur bundan fazlasıdır. İnsanların sabah işe gelirken içlerinin sıkılmadığı, birbirleriyle konuşurken diken üstünde hissetmediği, hata yaptığında aşağılanmayacağını, fikrini söylediğinde küçümsenmeyeceğini bildiği bir ortamdır.

 

Bir iş yerini mutsuz hâle getiren şey çoğu zaman tek bir büyük olay değildir. Küçük saygısızlıklar, tutulmayan sözler, arkadan konuşmalar, gereksiz sertlikler ve zamanında konuşulmadığı için büyüyen kırgınlıklar üst üste birikir. Bir süre sonra insanlar birbirine selam vermemeye, bilgi saklamaya ve yalnızca “kendi işini” yapmaya başlar. İşte o zaman aynı binada çalışan ama aynı takımın parçası olmayan insanlar ortaya çıkar.

 

Bu küçük şeylerin bedeli sanıldığı kadar küçük değildir. Christine Porath ve Christine Pearson’ın yaklaşık 800 yönetici ve çalışanla yaptığı araştırmada, kaba davranışa maruz kalanların yarıya yakını işe harcadığı emeği bilerek azalttığını, dörtte üçünden fazlası da kuruma bağlılığının düştüğünü söylemiştir. Yani kırılan yalnızca gönül değildir; iş de kırılır.

 

Elbette iş yerindeki huzursuzluğun her sebebi bireysel davranış değildir. Aşırı iş yükü, belirsiz görev tanımları, adaletsiz ücretler ya da kötü işleyen süreçler de insanları yıpratır ve bunları çözmek yönetimin işidir. Bu yazı resmin öbür tarafını, yani her birimizin kendi elinde olan kısmı anlatıyor. Çünkü her çalışan, her gün yaptığı küçük davranışlarla bulunduğu ortamın havasını biraz daha iyi ya da biraz daha kötü hâle getirir.

 

Huzur da huzursuzluk da bulaşıcıdır.

 

Sevmek Zorunda Değiliz, Saygı Göstermek Zorundayız

İnsanlar arkadaşlarını seçebilir; çalışma arkadaşlarını ise çoğu zaman seçemez. Farklı yaşlardan, eğitimlerden, karakterlerden ve dünya görüşlerinden insanlar aynı hedef için bir araya gelir. Böyle bir ortamda herkesin birbirini sevmesini beklemek gerçekçi değildir. Ama herkesin birbirine saygılı davranmasını beklemek son derece doğaldır.

 

İş yeri huzurunun temeli de budur: İnsanların birbirine benzemesi değil, farklılıklarına rağmen birlikte çalışabilmesi. Bir çalışma arkadaşınızı çok sevmeyebilirsiniz. Ama onun emeğine, zamanına, özel alanına ve görevine saygı göstermek hepimizin ortak sorumluluğudur.

 

İş yerinde huzurun ölçüsü “Herkes birbirini seviyor mu?” değil, “İnsanlar birbirine saygılı davranabiliyor mu?” sorusudur.

 

Nasıl Konuşuyoruz?

Şirketlerde yaşanan problemlerin önemli bir bölümü işin kendisinden değil, işin nasıl konuşulduğundan doğar. Doğru bir üslupla birkaç dakikada çözülebilecek bir konu, yanlış bir cümle yüzünden aylar süren bir kırgınlığa dönüşebilir.

 

İnsanı Değil, İşi Konuşun

“Bu raporda hata var” demekle “Sen zaten doğru düzgün rapor hazırlayamıyorsun” demek aynı şey değildir. İlk cümlede iş eleştirilir; ikincisinde insanın kendisi. “Sipariş neden gecikti?” sorusu problemi anlamaya çalışır. “Siz hiçbir işi zamanında beceremiyorsunuz” cümlesi ise karşı tarafı savunmaya geçirir ve problemi konuşmayı imkânsız hâle getirir.

 

İnsanları kıran çoğu zaman eleştirinin kendisi değil, biçimidir. Kural basittir: Kişiliği değil davranışı, insanı değil yapılan işi konuşmak.

 

Ne İstediğinizi Açık Söyleyin, Anlaşıldığından Emin Olun

“Şunu bir an önce halledelim”, “Buna bir bak”, “Müşteri işini çöz”... Bu cümleler çoğu zaman yeterli bir talimat değildir. Ne yapılacak, kim yapacak, ne zamana kadar yapılacak, beklenen sonuç ne? Bunlar belli değilse, sonra ortaya çıkan hatanın tamamını karşı tarafa yüklemek kolaycılıktır.

 

Talimatı alan için de durum aynıdır. Anlamadığımız bir işe sırf çekindiğimiz için “Tamam” dememeliyiz. “Doğru anladığımdan emin olmak için tekrar edeyim...” diyebilmek yetersizlik değil, profesyonelliktir.

 

“Maili attım”, “Geçen hafta söylemiştim”, “Bildiğini sanıyordum” gibi cümleler pek çok hatanın arkasından gelir. Bir mesajı göndermek, karşı tarafın onu gördüğü, anladığı ve gereğini yapacağı anlamına gelmez. Kritik işlerde teyit almak, işi küçümsemek değil, güvence altına almaktır.

 

İyi iletişim sadece konuşmak değildir; karşı tarafın ne anladığını da anlamaktır.

 

Ekranın Arkasında da Aynı İnsanız

Bugün iş yerindeki konuşmaların büyük kısmı yüz yüze değil, e-postalarda ve mesaj gruplarında geçiyor. Yazılı mesajda ses tonu, yüz ifadesi, gülümseme yoktur. Bu yüzden yüz yüze söylendiğinde sıradan olan “Bu olmamış” cümlesi, ekranda okunduğunda çok daha sert durur. Tek kelimelik cevaplar soğuk, büyük harfler bağırıyormuş gibi algılanır.

 

Birkaç basit özen dijital iletişimde de huzuru korur. Birini düzeltmeniz gerekiyorsa bunu kalabalık bir grupta değil, kendisine yazarak yapın. Yöneticiyi bir baskı aracı olarak bilgiye eklemeyin; herkes o “CC”nin ne anlama geldiğini anlar. Acil olmayan işler için gece yarısı ya da hafta sonu mesaj atmamaya dikkat edin. Ve sinirliyken yazdığınız mesajı göndermeden önce bir kez daha okuyun. Çoğu zaman hiç göndermemek daha iyidir.

 

Farklı Fikir, Düşmanlık Değildir

Toplantıda fikrinize karşı çıkan kişi size karşı çıkıyor olmayabilir; yalnızca fikrinizi yanlış buluyor olabilir. Sağlıklı bir tartışma kültürü olmadığında “Önerime itiraz etti” düşüncesi kısa sürede “Beni sevmiyor” yorumuna dönüşür.

 

İyi ekiplerde insanlar fikirlere sert, birbirlerine yumuşak davranabilir. Karşı tarafı sözünü kesmeden dinlemek, onun fikrini kabul etmek zorunda olmak demek değildir. İtiraz ederken saygıyı korumak yeterlidir.

 

Fikirlere itiraz edebiliriz; insanların onuruna değil.

 

Eleştiriyi Almak da Bir Beceridir

Eleştiriyi doğru vermek kadar doğru almak da önemlidir. Kendisine yöneltilen her yorumu kişisel saldırı olarak gören biriyle çalışmak zordur; insanlar bir süre sonra ona gerçeği söylemekten vazgeçer. Eleştiri geldiğinde hemen savunmaya geçmek yerine önce dinlemek, “Biraz daha açar mısın?” diye sormak ve haklı bir taraf varsa “Haklısın, dikkat edeceğim” diyebilmek olgunluktur.

 

Aynı şey özür için de geçerlidir. Biri size içtenlikle özür dilediyse o özrü kabul edin ve konuyu kapatın. Kabul edilmeyen bir özür, kırgınlığın ikinci perdesidir.

 

Şakanın da Sınırı Var

Samimi iş yerlerinde şaka elbette olur; doğru dozda mizah ortamı güzelleştirir. Ancak karşı taraf gülmüyorsa, o artık şaka değildir. Birinin görünüşü, yaşı, kilosu, aksanı, ailesi, ekonomik durumu ya da yaptığı bir hata üzerinden sürekli şaka yapmak onu küçük düşürür. Lakaplar da böyledir. “Biz burada böyle takılırız” savunması, karşı tarafın rahatsızlığını ortadan kaldırmaz.

 

Nasıl Davranıyoruz?

Küçük Kelimelerin Büyük Etkisi

İş yerinde nezaket çok basit kelimelerle başlar: “Günaydın”, “Lütfen”, “Teşekkür ederim”, “Eline sağlık”, “Kusura bakma”, “Haklısın”, “Yardım edebilir miyim?” Bunlar maliyeti olmayan ama değeri yüksek kelimelerdir. Sabah koridorda karşılaştığı kişiye selam vermeyen, yardım gördüğünde teşekkür etmeyen biri farkında olmadan bulunduğu ortamı soğutur. Bu küçük kelimeler ise karşıdakine “Seni görüyorum ve sana saygı duyuyorum” mesajı verir.

 

Özür dilemek ayrıca önemlidir. “Ama sen de...” diye başlayan bir cümle çoğu zaman gerçek bir özür değildir. Bazen yalnızca “Burada ben yanlış yaptım, özür dilerim” demek gerekir. Özür dilemek insanı küçültmez; tam tersine olgunlaştırır.

 

Emeği Sahibine Verin

İş yerinde güveni artıran en güçlü davranışlardan biri, başkasının emeğini teslim etmektir. “Bu fikri Ayşe geliştirdi”, “Mehmet olmasaydı bu işi yetiştiremezdik” diyebilmek basit görünür ama güven yaratır. Tersi ise sessiz ama derin bir öfke doğurur: Başkasının işini kendi işi gibi sunmak, başarıyı kendine yazıp hata çıktığında sorumluluğu başkasına bırakmak.

 

İnsanların büyük ödüllerden önce görülmeye ihtiyacı vardır. Bazen bir “İyi düşünmüşsün” ya da “Yardımın işimizi çok kolaylaştırdı” demek bile iki insan arasındaki bağı güçlendirir.

 

Yardım Edin, Ama Hayır Demeyi de Bilin

Görev tanımları gereklidir. Fakat görev tanımı dayanışmanın önüne geçtiğinde şirket mekanikleşir. “Bu benim işim değil” cümlesi bazen haklı olabilir; ama beş dakikalık bir yardımın büyük bir problemi çözebileceği yerde bu cümlenin arkasına saklanmak iş barışına zarar verir. Yardım isteyeni küçümsemeyin, “Bunu da mı bilmiyorsun?” demeyin; bildiğinizi paylaşın. Bilgi saklamak kişiyi güçlü gösterebilir ama şirketi zayıflatır.

 

Bunun bir de öbür yüzü var. Hemen her ekipte hiçbir isteği geri çeviremeyen, herkesin işini üstlenen ve sonunda tükenen biri vardır. Yardımseverlik sömürülmemelidir. “Şu an elimdeki işi bitirmem gerekiyor, öğleden sonra bakabilirim” ya da “Bunu yaparsam şu iş gecikir, hangisi öncelikli?” demek yardımı reddetmek değil, dürüst olmaktır. Her şeye “evet” deyip hiçbirini yetiştirememek, kibarca “hayır” demekten çok daha fazla kırgınlık yaratır.

 

Kimseyi Dışarıda Bırakmayın

Bir çalışma arkadaşını toplantılardan, sohbetlerden, öğle yemeklerinden ya da bilgi akışından bilerek dışarıda bırakmak huzuru sessizce bozar. Özellikle yeni başlayan biri için ilk haftalar belirleyicidir. “Nasıl olsa öğrenir” demek yerine onu insanlarla tanıştırmak, kime ne sorabileceğini göstermek ve ilk öğle yemeğinde yalnız bırakmamak küçük ama çok değerli davranışlardır.

 

Bir insanın gerçek nezaketi, kendisinden güçlü olanlara değil, daha az yetkili olanlara nasıl davrandığından anlaşılır. Genel müdüre son derece nazik davranıp güvenlik görevlisini, temizlik personelini, stajyeri ya da çırağı görmezden gelmek saygı değildir; hiyerarşiye uyumdur. Yöneticinin odasına girerken gösterdiğimiz nezaketi, çay getiren çalışana da göstermeliyiz. Pozisyonlar farklı olabilir ama insan onuru eşittir.

 

Birlikte Sevinmeyi Unutmayın

Huzurlu bir iş yeri yalnızca kötü şeylerin yaşanmadığı yer değildir; iyi şeylerin de paylaşıldığı yerdir. Zor bir projenin bitişini birlikte kutlamak, bir arkadaşın doğum gününü hatırlamak, bir düğün, bir bebek ya da bir mezuniyet haberini sevinçle karşılamak insanları birbirine yaklaştırır.

 

Çalışma arkadaşlarımızı yalnızca unvanlarıyla değil, insan olarak tanımak da bunun bir parçasıdır: Mahremiyetine girmeden neyle uğraştığını, nelerden hoşlandığını merak etmek. Bir arkadaşınızın başarısını kendi kaybınız gibi değil, ekibin kazancı gibi görebildiğinizde, iş yeri yalnızca huzurlu değil, mutlu bir yer olmaya da başlar.

 

Sorun Çıktığında

Kırgınlığı Biriktirmeyin, Konuşun

Kırgınlıklar çoğu zaman büyük olaylarla başlamaz. Toplantıda sözünün kesilmesi, teşekkür görmemek, herkesin içinde terslenmek, verilen bir sözün tutulmaması... Bunların her biri tek başına önemsiz görünür. Ama insanda “Bana değer vermiyor” duygusu oluştuğunda kırgınlık başlar.

 

Birçoğumuz bu küçük rahatsızlıkları “Ayıp olmasın”, “Tartışma çıkmasın” diyerek söylemeyiz. Fakat içeride biriken kırgınlık kendiliğinden yok olmaz. Ya bir gün küçük bir olaya verilen büyük bir tepkiyle patlar ve çevredeki herkes “Bu kadar basit bir şeye niye bu kadar kızdı?” diye şaşırır; oysa tepki son olaya değil, birikmiş on olaya verilmiştir. Ya da sessiz bir cezaya dönüşür: Mesaja geç cevap vermek, gerekli bilgiyi son dakikada iletmek, toplantıda görmezden gelmek, işi ağırdan almak. Bu pasif agresif davranışlar açık kavga kadar yıpratıcıdır.

 

İş yerindeki küslük, özel hayattaki küslüğe benzemez. Aynı masada, aynı üretim hattında, aynı müşteri için çalışmaya devam etmek zorundasınızdır. İnsanlar konuşmamaya başladığında iş de konuşulmaz. Bilgi paylaşımı azalır, yardımlaşma biter, insanlar birbirinin hatasını düzeltmek yerine seyretmeye başlar. Böylece kişisel bir kırgınlık şirketin problemi hâline gelir.

 

Bu yüzden kırıldığınızda önce üçüncü kişiye değil, mümkünse kendisine söyleyin. Suçlamayan, sakin ve doğrudan bir dil yeterlidir: “Toplantıda sözüm birkaç kez kesildi. Bu beni rahatsız etti. Bundan sonra cümlemi tamamlamama izin verirsen sevinirim.” Böyle bir cümle hem sınır koyar hem de karşı tarafı düşman yapmaz. Unutmayın, karşınızdaki belki de sizi kırdığının farkında bile değildir.

 

Birini sevmeyebilirsiniz; ama işi kırgınlığınızın aracı yapamazsınız.

 

Dedikodu Değil, Doğrudan Konuşma

Dedikodu, iş yerinde güveni en hızlı bozan davranışlardan biridir. Çünkü yalnızca konuşulan kişiyi değil, konuşmaya şahit olan herkesi tedirgin eder. Yanınızda başkasının arkasından konuşan kişinin, siz odadan çıktığınızda sizin arkanızdan da konuşabileceğini düşünürsünüz. “Falanca senin hakkında şöyle dedi”, “Müdür senden memnun değilmiş” gibi söz taşımalar sorunu çözmez; insanları birbirine yaklaştırmaz, karşı karşıya getirir.

 

Elbette her sorun ilgili kişiyle çözülemez. Etik ihlal, taciz, güvenlik riski gibi konular yönetime ya da insan kaynaklarına taşınmalıdır. Şaka, dışlama ya da aşağılama birine karşı sistematik hâle gelmişse, bu artık kabalık değil psikolojik tacizdir (mobbing). Kanunlarımız işverene, çalışanları psikolojik ve cinsel tacizden koruma yükümlülüğü verir. Böyle durumlarda susmak değil, yardım istemek gerekir. Ama günlük kırgınlıklarda ilk refleks üçüncü kişiye koşmak değil, muhatabıyla uygun bir dille konuşmak olmalıdır.

 

Hata Olduğunda Suçlu Değil, Çözüm Arayın

Huzursuz iş yerlerinde hata olduğunda ilk soru “Kim yaptı?” olur. Sağlıklı iş yerlerinde ise önce “Ne oldu, nasıl düzeltiriz, bir daha olmaması için ne yapmalıyız?” diye sorulur. Bu, hatayı yapanın sorumluluğunun ortadan kalktığı anlamına gelmez. Ama insanları herkesin önünde küçük düşürmek hatayı azaltmaz; hatanın saklanmasını artırır. Çalışan bir süre sonra problemi erken haber vermek yerine son ana kadar gizler, çünkü söylemenin kendisine zarar vereceğini öğrenmiştir.

 

Bunun adı psikolojik güvenliktir: İnsanların bir hatayı, bir riski ya da bilmediği bir şeyi söylediğinde cezalandırılmayacağına inanması. Google’ın kendi ekipleri üzerinde yaptığı ve “Project Aristotle” adını verdiği araştırmada, başarılı ekipleri diğerlerinden ayıran en önemli özelliğin bu olduğu görülmüştür.

 

Bir şirket için en tehlikeli çalışan hata yapan değil, hatasını saklayan ve riski görüp susan çalışandır.

 

Herkesin Bir Rolü Var

2007 yılının mayıs ayında Kenya Airways'e ait bir yolcu uçağı, kötü hava koşullarında Kamerun'un Douala kentinden havalandı. Kalkıştan kısa bir süre sonra bataklığa düştü. Uçaktaki 114 kişinin hiçbiri kurtulamadı.

 

Kaza raporu, bir arızadan çok kokpitteki iki insanın ilişkisini anlatıyordu. Kaptan deneyimliydi ama baskın biriydi. Eğitim kayıtlarında meslektaşlarına karşı ezici bir tavrı olduğu not edilmişti. Yardımcı pilot ise sessiz ve çekingen biriydi. O gece de kaptan ona tepeden bakan bir üslupla davrandı. Yardımcı pilot bu tavırdan çekindi ve kaptanın hatalarına itiraz etmedi.

 

Kaptan otomatik pilotu devreye aldığını düşünüyordu. Oysa sistem devreye girmemişti. Uçak karanlıkta yavaş yavaş sağa yatmaya başladı. İki pilotun da birbirini kontrol etmesi gerekiyordu ama ikisi de fark etmedi. Son anlarda ise kumandaları birbirine ters yönde çevirdiler.

 

İki pilot da işini biliyordu. Eksik olan bilgi ya da beceri değildi. Eksik olan, birinin diğerine “Bir şeyler yanlış gidiyor” diyebileceği bir ortamdı.

 

İş yerinde de durum farklı değildir. Yöneticinin üslubu insanları susturuyorsa ve çalışan da susmayı seçiyorsa, en deneyimli ekip bile en basit hatayı göremez.

 

Yöneticinin Üslubu Ekibin Üslubu Olur

Yönetici sadece işi yönetmez; insanların birbirine nasıl davranacağının görünmez standardını da belirler. Yönetici bağırıyorsa çalışanlar bağırmayı normal görür. Yönetici insanların arkasından konuşuyorsa dedikodu meşrulaşır. Yöneticinin favori çalışanları varsa gruplaşma başlar.

 

İyi bir yönetici eleştiriyi özelde, açık ve davranışa yönelik yapar; takdiri ise herkesin önünde. Ve her şeyden önce adil olur. Aynı davranışa iki farklı kişide farklı tepki göstermek, kuralları kişiye göre uygulamak, prim ve terfi kriterlerini belirsiz bırakmak saygıyı çok hızlı aşındırır.

 

İnsanlar ağır işe çoğu zaman katlanır; adaletsizliğe daha zor katlanır.

 

Çalışanın da Söyleme Sorumluluğu Var

İletişim problemi yalnızca yöneticilerin hatası değildir. Yetişmeyecek işe “Yetişir”, bilmediği konuya “Tamam”, problem çıkmışken “Bir şey yok” demek kısa vadede çatışmadan kaçmak gibi görünür; uzun vadede daha büyük problem doğurur.

 

İyi çalışan yalnızca problemi söyleyen değil, mümkünse seçenek de getirendir: “Bu hızla cuma gününe yetişmiyor. Ya iki saat fazla mesai yapmamız ya da ikinci hattı devreye almamız gerekiyor.” Böyle bir cümle hem gerçeği saklamaz hem çözüm üretir.

 

Bunun bedelini en ağır ödeyen şirketlerden biri Nokia'dır. INSEAD'den araştırmacılar, Nokia'nın akıllı telefon savaşını neden kaybettiğini anlamak için şirketin yöneticileri ve mühendisleriyle 76 görüşme yaptı. Ortaya çıkan tablo bir teknoloji hikâyesinden çok bir korku hikâyesiydi. Üst yöneticilerin bir kısmı öfkeli ve sabırsızdı; insanlara bağırıyor, kovma ve görevden alma tehditleri savuruyordu. Orta kademe yöneticiler de kötü haberi yukarıya taşımaktan çekindi. Sorunları yumuşattılar, yetişmeyecek işlere “yetişir” dediler, verileri iyimser gösterdiler. Görüşülen yöneticilerden biri durumu tek cümleyle özetledi: “Üst yönetime düpedüz yalan söylendi.” Sonuçta dünyanın en büyük telefon üreticisi, iPhone'a zamanında cevap veremedi ve telefon işini Microsoft'a satmak zorunda kaldı.

 

Yöneticiye duymak istediğini değil, bilmesi gerekeni söylemek kuruma sadakatin bir parçasıdır.

 

Akılda Tutmak İçin On Madde

İş yeri huzuruna katkı için büyük projelere gerek yoktur. Aşağıdaki on davranışın sıradanlaşması bile bir şirketin havasını ciddi biçimde değiştirebilir:

·         Selam verin, rica edin, teşekkür edin; hata yaptığınızda bahane üretmeden özür dileyin.

·         Eleştirirken kişiliği değil, davranışı ve işi konuşun.

·         Ne istediğinizi açık söyleyin; anlamadığınızda sorun, kritik işlerde teyit alın.

·         Yazarken de yüz yüze konuşurken gösterdiğiniz özeni gösterin.

·         Kırıldığınızda küsmeyin, biriktirmeyin; önce kendisiyle konuşun.

·         Dedikodu yapmayın, söz taşımayın.

·         Emeği sahibine verin; başarıyı hak eden kişiyi görünür kılın.

·         Yardım edin, bildiğinizi paylaşın; yapamayacağınız işe de dürüstçe “şimdi yapamam” deyin.

·         Kimseyi dışarıda bırakmayın; pozisyonu ne olursa olsun herkese aynı nezaketi gösterin.

·         Hata olduğunda suçlu değil çözüm arayın; bir sorun gördüğünüzde saklamayın.

 

Bir İş Yerinin Huzuru Herkesin Eseridir

Şirketler sadece makinelerden, binalardan ve hedeflerden oluşmaz. İnsanlar günlerinin çok büyük bir bölümünü iş yerinde geçirir. Bu yüzden çalışma ortamının huzuru, insanların hayat kalitesinin de bir parçasıdır.

 

Huzurlu iş yeri, hiç sorun yaşanmayan iş yeri değildir. Sorunların saygıyla konuşulabildiği, anlaşmazlıkların düşmanlığa dönüşmediği, hataların saklanmadığı, başarıların paylaşıldığı ve insanların kendilerini değerli hissettiği iş yeridir. İyi bir iş yeri kültürü büyük laflardan değil, bu küçük davranışların her gün tekrar edilmesinden doğar.

 

O hâlde günün sonunda kendimize soracağımız tek bir soru yeter: “Bugün bulunduğum ortamı biraz daha iyi mi yaptım, biraz daha kötü mü?”

 

Kaynaklar

·         Christine Porath ve Christine Pearson’ın araştırması: https://www.sciencedaily.com/releases/2013/01/130130184048.htm   

·         Google’ın  “Project Aristotle” araştırması:   https://www.nytimes.com/2016/02/28/magazine/what-google-learned-from-its-quest-to-build-the-perfect-team.html

 

Not: Bu makalem işinize yaradıysa aşağıdaki makalelerimi de okumak isteyebilirsiniz.

·         https://muratsaylan.blogspot.com/2021/02/hzl-ve-ofkeli-filmi-cekilir-patronu.html

·         https://muratsaylan.blogspot.com/2018/05/kendinize-ne-yatrrsanz-onu-alrsnz.html

·         https://muratsaylan.blogspot.com/2015/04/zor-insanlarla-basa-ckmak.html

·         https://muratsaylan.blogspot.com/2015/01/iletisimin-tarihi-onemi-veya-derslik.html