1995 ile 2004 yılları arasında (9 yıl) reklam sektöründe
çalıştım. Yazar olarak başladım ve kreatif direktör olarak bitirdim. Pazarlama
okumaları ve araştırmaları yapmayı sevdiğim için çalıştığım ajanslarda reklam
rasyonellerini ve marka iletişim stratejilerini de ben hazırlardım
genelde. Reklamcılığın tarihine de
meraklıydım. Reklamcılıkta iz bırakmış ustalara dair makale ve kitapları
okumayı da severdim. Reklamcılığın tarihine ve değişimine dair yazı yazmak için
epey bir materyal biriktirmiştim ama bir türlü makaleye çevirememiştim. Kısmet
bugüneymiş.
Reklamcılığın daha ilk dönemlerinde Amerikalı bir iş adamı (mağazacı
John Wanamaker) “Reklama harcadığım paranın yarısı boşa gidiyor; sorun şu ki
hangi yarısı olduğunu bilmiyorum” demişti ve benim reklamcılık dönemimde de
reklamverenlerin reklama dair algısı aşağı yukarı böyleydi.
Reklam yapmanın satış yapmanın bir aracı olduğu kadar bir
markalaşma yatırımı olduğunu da anlatmaya çalışırdık reklamverene. Hala durum
pek değişmemiş gibi görünüyor.
Geçenlerde reklama bütçe ayırması gerektiği konusunda ikna
etmeye çalıştığım bir işletme sahibi bana, “Reklama verdiğimiz para satış
olarak geri dönmeli. Dönmüyorsa niçin reklam verelim?” diye sordu. Haksız
mı? Elbette değil. Yalnız reklamın getirisini tek açıdan gören bir bakış olduğu
için ona kontra soru sordum: “Peki müşteriler sizi bugün tanıyorsa, yarın da
hatırlıyorsa ve rakibinizden pahalı olduğunuz halde sizi tercih ediyorsa, bunun
değeri nedir?”
Aslında reklamcılığın yaklaşık iki yüzyıllık modern tarihi,
bu iki soruya verilen cevapların tarihidir. Bir tarafta hemen satış getirmesi
beklenen reklam, diğer tarafta markayı yıllarca ayakta tutan iletişim yatırımı.
Bugünlerde bunlara bir de internet, sosyal medya, arama motorları ve akıllı
telefonlar eklendi. İşin yapılış biçimi değişiyor; fakat reklamın etkili
olabilmesi için tüketiciyi anlamak gerektiği gerçeği değişmiyor.
Reklamcılığın kökleri aslında sandığımızdan çok daha eskiye,
insanlık tarihinin ilk ticaret adımlarına uzanır.
Bir klanın sembolü olan totem çizimini, bir boyun kendisini
tanıtmak için kullandığı işareti veya mülkiyeti belirten damgaları, mühürleri
ve dağlamaları bugünkü logoların ataları olarak düşünebiliriz. Hayvanların kime
ait olduğunu göstermek amacıyla işaretlenmesi Antik Mısır'a kadar uzanan bir
uygulamaydı. Antik Akdeniz ticaretinde ise zeytinyağı, şarap ve sos gibi
ürünlerin taşındığı amforaların üzerine üreticinin adı veya işareti basılırdı.
Kanımca bu işaretleri reklamcılığın başlangıcı olarak görmek
doğru olmaz. Çünkü bunların temel amacı bir ürünü tanıtmak veya satın almaya
ikna etmekten çok, mülkiyeti ve kaynağı belirtmekti. Ancak markalaşmanın ilk
örnekleri arasında değerlendirilebilirler.
Reklamın ilk işi “ben buradayım” demekti
Reklam, reklam ajanslarından çok daha eskidir. Antik dünyada
tüccarlar, esnaflar ve satıcılar mallarını duyurmak ve müşteri çekmek için
çeşitli yöntemler kullanıyordu. Antik Mısır'dan günümüze ulaşan bazı
papirüsler, kayıp kişilerin bulunması veya çeşitli hizmetlerin duyurulması
amacıyla yazılmış ilanların erken örnekleri arasında gösterilir. Teb'de
bulunduğu söylenen ve kaçan kölesini ararken kumaşlarının reklamını da yapan
dokumacıya ait meşhur papirüs hikâyesi ise reklamcılık tarihi anlatılarında
sıkça tekrarlanır.
Okuma yazma bilenlerin az olduğu toplumlarda reklam büyük
ölçüde sembollere, seslere ve fiziksel işaretlere
dayanıyordu. Antik Yunan ve Roma'da tellallar sokaklarda dolaşarak tüccarların
mallarını, limana gelen gemileri, satışları ve gösterileri halka duyururdu.
Günümüzün reklam anonslarını ve reklam müziklerini hatırlatan bu sözlü
duyurular, dikkat çekmenin öneminin o dönemlerde de bilindiğini gösteriyor.
Dükkânların önündeki semboller de aynı amaca hizmet ediyordu. Bir testi resmi çömlekçiyi, bir çizme resmi ayakkabıcıyı, bir nal resmi nalbant dükkânını, ekmek resmi ise fırını anlatıyordu. Okuma yazma bilmeyen biri bile bu işaretlerden dükkânda ne satıldığını anlayabiliyordu.
MS 79 yılında Vezüv Yanardağı'nın külleri altında kalan
Pompeii, antik reklamcılığın izlerini görebildiğimiz en önemli yerlerden
biridir. Kentin duvarlarında dükkân tabelaları, seçim çağrıları, ticari
duyurular ve gladyatör gösterilerinin ilanları bulunmuştur. Beyaza boyanmış
özel duvar alanlarına kırmızı veya siyah boyayla yazılan bu duyurularda
gösterilerin tarihleri, katılacak gladyatörler ve seyircilere sunulacak
imkânlar anlatılıyordu.
Bugünkü reklamlarla karşılaştırıldığında oldukça basit
görünseler de bu ilanların amacı pek farklı değildi: İnsanların dikkatini
çekmek, bilgi vermek ve onları belirli bir yere veya etkinliğe yönlendirmek.
Bu dönemde reklamın temel mesajı son derece basitti: “Ben
buradayım, bu malı satıyorum.”
Antik Roma'da kamu duyurularının yayımlandığı Acta Diurna
(Günlük Olaylar) gibi bültenler, yazılı haberleşmenin ilk örnekleri
arasında sayılır. Çin'de ve Orta Çağ Avrupa'sında da çeşitli el yazması haber
bültenleri kullanılıyordu. Özellikle Venedik ve Floransa gibi ticaret
merkezlerinde tüccarlar, gemiler, mallar ve piyasa koşulları hakkındaki
bilgileri yazılı bültenler olarak birbirlerine iletiyorlardı. Bunlar bugünkü
gazetelerin ve ticari duyuruların öncülleri sayılabilir.
Ancak bütün bu yöntemlerin ortak bir sınırı vardı:
Duyuruların çoğaltılması ve uzak mesafelere ulaştırılması hem zahmetli hem de
pahalıydı. Reklamın geniş kitlelere ulaşabilmesi için iletişim tarihinde büyük
bir teknolojik gelişmenin yaşanması gerekiyordu. Bu gelişme, 15. yüzyılın
ortalarında matbaanın yaygınlaşmasıyla gerçekleşti.
Matbaa, bilgiye erişimi demokratikleştirdiği gibi ticaretin
iletişim dilini de kökten değiştirdi. Artık tek tek elle yazılan bültenlerin
veya duvarlara boyanan kısıtlı ilanların yerini; yüzlerce, hatta binlerce
nüshası basılabilen el ilanları (handbills) ve dükkan afişleri
aldı. İngiltere’deki ilk basılı reklam örneği kabul edilen ve 1470’lerde
William Caxton tarafından hazırlanan el ilanı, dini bir kitabın satışını
duyuran sade bir metinden ibaretti. Ancak bu gelişme, reklamın mecrasını “kamusal
mekandan” doğrudan “bireyin eline ve evine” taşıyan ilk büyük devrimdi.

17. ve 18. yüzyıllarda gazetelerin yayılması ticari ilanlara
yeni bir alan açtı. Satılık mallar, kiralık evler, gemi seferleri, kayıp
eşyalar… İlanların çoğu yalnızca haber veriyordu. Ama gazeteler için önemli bir
şey değişmişti: İlan geliri, gazeteyi daha ucuza ve daha çok okura ulaştırmanın
yolu olmuştu. Reklam, medyanın gelir modeline dönüşmeye başlıyordu.
Sanayi Devrimi reklam ajanslarını doğurdu
Esas kırılma Sanayi Devrimi’yle geldi. Fabrikalar yerel
talebin çok üzerinde üretebiliyor, demiryolları malları uzak pazarlara
taşıyabiliyor, benzer ürünler aynı raf için yarışıyordu. Üretmenin yetmediği,
satabilmek için müşterinin aklına girmenin gerektiği bir çağa girildi.
19. yüzyılın ortasında ABD’de ortaya çıkan reklam
aracılarının işi önce gazetelerde yer satın alıp üreticilere satmaktı.
Volney B. Palmer’ın 1841’de Philadelphia’da başlattığı girişim bu modelin
öncülerindendir. 1869’da kurulan N. W. Ayer & Son ise ajansı yer
satan bir aracı olmaktan çıkarıp ilan metni hazırlayan, medya seçen ve
reklamverene danışmanlık yapan bir hizmet kuruluşuna dönüştürenlerin başında
geldi. Bugün “tam hizmet ajansı” dediğimiz modelin kökleri buradadır.
Bu dönüşümün arkasında basit bir ihtiyaç vardı: Aynı ürünü
on üretici satıyorsa, tüketici hangisini neden seçsin? İşte marka adı, ambalaj,
slogan, logo ve reklam metni giderek önemli hale geldi. Reklamın işi artık
sadece haber vermek değil, tercih yaratmaktı.
Aynı yıllarda sokaklar da reklamla renklendi. Renkli taş
baskı (litografi) tekniğinin gelişmesiyle önce Paris’te Jules Chéret’nin,
ardından Alfons Mucha ve Leonetto Cappiello gibi sanatçıların imzasını taşıyan
afişler duvarları kapladı. Sigara kâğıdından otomobil lastiğine kadar sıradan
ürünler, güçlü renkler ve akılda kalan figürlerle anlatılıyordu. Reklam, grafik
sanatıyla ilk büyük buluşmasını afişte yaşadı.

Solda Jules Chéret’in
1890’larda yaptığı bir afiş, sağda 1911 yılında Coca-Cola'nın ürününü tanıtan
bir reklam ilanı.
Radyo, sinema, televizyon ve açıkhava
1922’de New York’taki WEAF radyo istasyonu yayın zamanını
reklamverenlere satmaya başladı. Böylece reklama ses, müzik, konuşma, hikâye ve
tekrar eklendi. Gazete ilanını okumayan biri, evinde çalan bir reklam müziğini
günlerce mırıldanabiliyordu. Markalar artık yalnızca görünmüyor, duyuluyordu.
Radyo programlarının önemli bir kısmı doğrudan markaların
sponsorluğunda yayımlanıyordu. Gündüz kuşağındaki dizileri çoğunlukla sabun ve
deterjan üreticileri desteklediği için bu dizilere “sabun operası” (soap opera)
dendi. Bizim “pembe dizi” dediğimiz türün İngilizce adı, aslında bir reklam
modelinden geliyor.
Sinema da reklamcılığın gelişmesinde önemli bir rol oynadı.
19. yüzyılın sonlarında sinemanın ortaya çıkmasıyla birlikte reklamlar da
beyazperdede yer almaya başladı. Başlangıçta sinema salonlarında gösterim
öncesinde durağan reklam görüntüleri kullanılırken, zamanla hareketli reklam
filmleri çekildi. Özellikle 20. yüzyılın ilk yarısında sinema, televizyon henüz
yaygınlaşmamışken, reklamverenlerin görüntü ve sesi birleştirerek tüketicilere
ulaşabildiği önemli mecralardan biriydi. Televizyonun yaygınlaşmasıyla sinema
reklamcılığının önemi azalsa da büyük perdede, karanlık bir salonda ve dikkat
dağıtıcı unsurların görece az olduğu bir ortamda izleyiciye ulaşmak hâlâ önemli
bir avantaj. Ayrıca filmlerin içine ürün ve markaların yerleştirilmesi (product
placement) de reklamcılığın farklı bir yöntemi haline geldi. Artık markalar
yalnızca film başlamadan önce gösterilen reklamlarda değil, filmin hikâyesinin
içinde de yer alabiliyor.
1941’de ABD’de Bulova saatleri için yayımlanan ilk ücretli
televizyon reklamı ise başka bir dönüm noktasıydı. Televizyonun savaştan sonra
evlere girmesiyle reklam; gazetenin görüntüsünü, radyonun sesini ve sinemanın
hareketini bir araya getirdi. Artık ürün anlatılmakla kalmıyor; gösteriliyor,
kullanılıyor, bir hikâyenin parçası oluyordu. 1950’ler ve 1960’lar televizyon
reklamcılığının altın yıllarını hazırladı.

Antik bir mecra olmasına rağmen açık hava reklamcılığının
modern bir sektör haline gelmesi, 19. yüzyılda renkli baskı tekniklerinin
gelişmesi ve kentlerin büyümesiyle gerçekleşti. Önce sokak afişleri, ardından
büyük reklam panoları (billboard), ışıklı tabelalar, otobüs durakları ve toplu
taşıma araçları reklam mecrasına dönüştü. 20. yüzyılın sonlarına doğru
elektronik ekranlar ve dijital panolar da kullanılmaya başlandı. Açık hava
reklamlarının önemli bir avantajı, insanların günlük yaşamları sırasında onlara
tekrar tekrar ulaşabilmesidir. Ancak sokaktan geçen insanın reklamı incelemek
için fazla zamanı yoktur. Bu yüzden açık hava reklamcılığında kısa bir başlık,
güçlü bir görsel ve kolay hatırlanabilir bir mesaj çoğu zaman uzun
açıklamalardan daha etkilidir. İyi bir açık hava reklamı, birkaç saniyede
anlaşılabilmelidir.
Fakat daha çok bağırmak ve daha fazla yayın yapmak tek
başına çözüm olmadı. Tüketici her gün yüzlerce mesajla karşılaşıyordu. Farklı
bir şey söylemek, hatta aynı şeyi farklı söylemek gerekiyordu.
Reklam ile propaganda arasındaki fark
20. yüzyılda reklamcılığın gelişen teknikleri yalnızca ürün
satmak için kullanılmadı. Özellikle Birinci ve İkinci Dünya Savaşları sırasında
devletler, halkı savaşa destek vermeye, askere katılmaya, üretimi artırmaya
veya belirli düşünceleri benimsemeye yönlendirmek için afişlerden,
gazetelerden, radyodan ve sinemadan yoğun biçimde yararlandılar. Böylece
reklamcılıkla propaganda arasındaki benzerlikler ve farklılıklar daha görünür
hale geldi.
Reklam ile propaganda aslında aynı iletişim araçlarından ve benzer ikna tekniklerinden yararlanır. Her ikisi de insanların dikkatini çekmeyi, düşüncelerini etkilemeyi ve davranışlarını değiştirmeyi amaçlar. Ancak reklamın temel amacı genellikle bir ürünün, hizmetin veya markanın tercih edilmesini sağlamakken propaganda, insanların siyasi, ideolojik veya toplumsal bir görüşü benimsemesini hedefler. Aralarındaki fark kullanılan mecradan çok, iletişimin amacı ve içeriğidir. Üstelik propaganda her zaman yanlış bilgi anlamına gelmediği gibi, reklam da her zaman doğru ve tarafsız bilgi sunmaz.
Reklamcılık tarihi
açısından bu ayrım önemlidir. Çünkü propaganda kampanyalarında kullanılan güçlü
semboller, sloganlar, duygusal anlatımlar, tekrarlar ve kitle psikolojisinden
yararlanma yöntemleri, ticari reklamcılıkta da karşımıza çıkar. Her iki alanda
da asıl mesele, insanların neye inandığını, neden etkilendiğini ve hangi
koşullarda harekete geçtiğini anlamaktır.
Propaganda ile reklam arasındaki bu yakınlığı en iyi
gösteren isimlerden biri Edward Bernays’tir. Sigmund Freud’un yeğeni olan
Bernays, Birinci Dünya Savaşı sırasında ABD hükümetinin propaganda
çalışmalarında görev aldı. Savaştan sonra kitleleri etkilemek için kullanılan
bu teknikleri ticari dünyaya taşıdı. 1928’de yayımladığı Propaganda adlı
kitabında, toplumun düşüncelerinin ve alışkanlıklarının bilinçli biçimde
yönlendirilebileceğini savundu.
En bilinen çalışması, 1929’da American Tobacco Company için
yaptığı kampanyadır. O yıllarda kadınların sokakta sigara içmesi hoş
karşılanmıyordu. Bu da sigara şirketleri için potansiyel müşterilerin yarısına
ulaşılamaması demekti. Bernays, New York’taki Paskalya geçit töreninde bir grup
genç kadının sigaralarını yakarak yürümesini organize etti ve basına bu
sigaraları “özgürlük meşaleleri” olarak duyurdu. Gösteri gazetelerde haber
oldu; sigara, kadınların eşitlik talebinin bir sembolüne dönüştü. Ortada tek
bir reklam ilanı yoktu ama ürün, toplumsal bir anlamla yeniden paketlenmişti.
Bugün halkla ilişkiler dediğimiz disiplinin temelinde de bu anlayış yatar:
Ürünü değil, ürünün insanlara ne ifade ettiğini yönetmek. Sigaranın sağlığa
zararlarının henüz yeterince konuşulmadığı bir dönemde yapılan bu kampanya,
ikna gücünün ne kadar büyük olduğunu ve ne kadar sorumluluk gerektirdiğini de
gösteriyor.
Reklamcılığın büyük ustaları neyi değiştirdi?
Bugün reklamcılıkta tartıştığımız soruların çoğunu, 20.
yüzyılda bir avuç usta çoktan sormuştu. Aralarındaki görüş farkları da bugünkü “satış
mı, marka mı?” tartışmasının ilk hali gibidir.
Albert Lasker ve Claude
Hopkins: Reklam bir satış işidir
1904’te Lord & Thomas ajansının genç yöneticisi Albert
Lasker’a, metin yazarı John E. Kennedy reklamı üç kelimeyle tanımlamıştı: “Basılı
satış temsilciliği” (salesmanship in print). Lasker bu fikri ajansının
temeline koydu. Reklam, iyi bir satış temsilcisinin müşteriye söyleyeceklerini
kâğıda dökmeliydi. Bu yüzden o dönemin ilanlarında gövde metni çok uzundu.
Lasker’ın ekibine kattığı Claude C. Hopkins ise bu anlayışı
ölçümle birleştirdi. 1923 tarihli Scientific Advertising kitabında farklı
ilanları karşılaştırmayı, kupon kullanmayı, örnek ürün dağıtmayı ve hangi
mesajın daha çok talep yarattığını sonuçlara bakarak görmeyi önerdi. Ona göre
reklamın güzel görünmesi yetmezdi; iyi reklam, sonuç veren reklamdı. Bu
anlayış bugün de geçerliliğini koruyor.
Helen Lansdowne Resor:
Tüketicinin duygusunu anlayın
Aynı yıllarda J. Walter Thompson ajansında çalışan Helen
Lansdowne Resor, reklamın yalnızca ürün özelliklerini sıralayarak değil,
tüketicinin duygularına ve isteklerine seslenerek de satış yaptırabileceğini
gösterdi. Woodbury sabunu için 1911’de yazdığı “A Skin You Love to Touch”
(Dokunmaya doyamayacağınız bir cilt) başlıklı ilan, sabunu bir temizlik
malzemesi olmaktan çıkarıp bir arzunun nesnesine dönüştürdü. Kadın
tüketicilerin kararlarını en iyi kadınların anlayabileceğini savunan Resor,
sektörün ilk güçlü kadın metin yazarlarından biriydi.
Rosser Reeves’in 1961 tarihli Reality in Advertising
kitabında anlattığı benzersiz satış vaadi (USP) anlayışı, reklamın
tüketiciye rakiplerde bulunmayan veya rakiplerce sahiplenilmemiş güçlü bir vaat
sunmasını öngörüyordu. M&M’s için kullandığı “Ağzınızda erir, elinizde
değil” vaadi bunun bilinen örneklerindendir. Reklamı izleyen kişi, ürünü
hangi faydası için ve neden tercih edeceğini anlayabilmeliydi. “Biz çok
iyiyiz” demek, tek başına ikna edici değildi.
David Ogilvy: Tüketiciyi
küçümsemeyin
David Ogilvy araştırmaya, doğru vaade, iyi başlığa ve uzun
vadeli marka imajına önem verdi. 1963’te yayımlanan Confessions of an
Advertising Man kitabındaki “Tüketici aptal değildir, o sizin eşinizdir”
sözü yaklaşımını özetler. Ona göre iyi reklamcı tüketiciye tepeden bakmaz;
ürününü, müşterisini ve rekabeti tanır.
Rolls-Royce için 1958’de hazırladığı ilanın başlığı bu
anlayışın güzel bir örneğidir: “Saatte 60 mille giden bu yeni Rolls-Royce’ta
en yüksek ses, elektrikli saatten gelir.” Başlıkta ne bir abartı ne de “en
iyi otomobil” iddiası vardı. Ürünle ilgili tek bir somut gerçek, bütün vaadi
taşıyordu. Yaratıcı olmak önemlidir ama ürün satma meselesi unutulamaz.
Bill Bernbach: Kuralların
değil, fikrin peşinden gidin
Bill Bernbach ise yaratıcılığın reklamı
dönüştürebileceğini gösterdi. 1949’da kurduğu Doyle Dane Bernbach (DDB)
ajansında metin yazarıyla sanat yönetmenini aynı masaya oturttu. O güne kadar
çoğu ajansta ayrı odalarda, sırayla çalışan bu iki meslek birlikte fikir
üretmeye başladı. Bugün ajanslarda gördüğümüz yaratıcı ekip yapısı büyük ölçüde
bu dönemin mirasıdır.
DDB’nin 1959 tarihli Volkswagen “Think Small” (Küçük düşünün) kampanyası bunun en güzel örneklerindendir. Amerika’nın büyük otomobilleri övdüğü yıllarda Volkswagen küçük olmayı saklamadı; tersine kendi farklılığına dönüştürdü. Geniş beyaz bir sayfanın köşesinde küçücük bir Beetle fotoğrafı ve sade bir başlık… Gösterişli bir ilan değil, akıllıca bir fikir.
Aynı ajans birkaç yıl sonra Avis için benzer bir cesaret
gösterdi. Araç kiralama pazarının ikincisi olan Avis, “Biz ikinciyiz, o
yüzden daha çok çalışıyoruz” (We try harder) diyerek ikinciliğini bir vaade
çevirdi.
Bu kampanyalardan çıkaracağımız ders şu: Bir ürünün zayıf
görünen tarafı, doğru bakış açısıyla tüketicinin gözünde güçlü bir tercih
nedenine dönüşebilir.
Üründen markaya: Zihinlerde yer edinmek
1970’lerde Al Ries ve Jack Trout’un konumlandırma yaklaşımı
öne çıktı. 1972’de Advertising Age dergisinde yayımlanan yazı dizileriyle
tanınan bu fikir, 1981’de Positioning adlı kitaba dönüştü. Reklamcıların yeni
sorusu şuydu: “Biz tüketicinin zihninde hangi kelimenin, hangi fikrin,
hangi özelliğin sahibi olacağız?” Çünkü markette yüzlerce ürün olmasına
rağmen insanların zihninde her kategori için ancak birkaç marka öne
çıkabiliyordu.
Volvo’nun güvenlikle, BMW’nin sürüş keyfiyle, Nike’ın
mücadele ve başarıyla ilişkilendirilmesi tesadüf değildir. Bu ilişki yalnızca
reklama değil ürün deneyimine, tasarıma, hizmete ve yıllarca sürdürülen tutarlı
iletişime dayanır. Reklam tek başına marka yaratmaz; fakat markanın neyi temsil
ettiğini güçlü biçimde duyurabilir.

1984 yılında Apple’ın Macintosh için hazırlattığı, Ridley
Scott’ın yönettiği reklam ise marka fikrinin nasıl bir olaya
dönüştürülebileceğini gösterdi. Super Bowl sırasında ulusal yayında yalnızca
bir kez gösterilen filmde bilgisayarın işlemcisi, belleği, teknik özellikleri
anlatılmıyordu. Tek tip insanlardan oluşan baskıcı bir düzen ve o düzeni
elindeki çekiçle paramparça eden bir kadın anlatılıyordu. Reklamın kendisi
haber oldu. Apple bir cihaz kadar bir duruşu da pazarlıyordu.
Reklamın işi satış yapmak mı, marka yaratmak mı?
Gelelim en önemli tartışmaya. Bir işletme sahibinin gözünde
reklam harcamasının haklı gerekçesi satıştır. Gayet anlaşılır bir beklenti.
Ancak burada satışın ne zaman yapılacağı ve hangi koşullarda yapılacağı
sorularını da sormamız gerekiyor.
“Bu hafta kampanyamız var, hemen satın alın”
diyen reklamla “Bu markaya güvenebilirsiniz” diyen reklam aynı
işi yapmaz. İlki bugün harekete geçirebilir. İkincisi bir sonraki satın alma
kararını kolaylaştırabilir. Satış kampanyalarının sonuçları çoğu zaman çabuk
görülür; marka yatırımının sonuçlarını ise tek bir haftanın cirosuna bakarak
ölçmek zordur.
Şöyle düşünelim: İki mağaza aynı televizyonu satıyor.
Birincisi tanınmayan bir mağaza; ikincisi yıllardır hizmet veren,
güvenilirliğiyle bilinen bir zincir. Ürün ve fiyat aynı olduğunda müşteri
hangisinden alır? Hatta güvenilir mağaza biraz daha pahalıysa ne olur? İşte
markaya yapılan yatırımın karşılığı, bu karar anında görünür.
Öte yandan sadece “imaj” reklamı yapan, ancak bayi
bulunurluğunu, ürün kalitesini, fiyatını ve satış sonrası hizmeti ihmal eden
şirketin güçlü bir marka yaratması da zordur. Tüketicinin yaşayacağı deneyim,
reklamın verdiği sözü doğrulamak zorundadır.
“İyi reklam yalnızca bugünkü siparişi değil, yarınki
tercihi de kolaylaştırmalıdır.”
Kısa vadeli satışın riski
Yalnızca indirim, fırsat ve son gün kampanyalarıyla satış
yapmaya alışan marka, istemeden müşterisini indirime alıştırabilir. Müşteri
artık ürünü değil kampanyayı bekler. Satış grafiğinde sıçramalar oluşurken
kârlılık düşebilir. Rakip aynı indirimi yaptığında tüketicinin sadakati de
kolayca kaybolur.
Burada bir tuzak daha var: Ölçülebilen her şey değerli
değildir; değerli olan her şey de kolay ölçülemez. Bu haftanın satışını ölçmek
kolaydır. Ama markaya duyulan güveni, müşterinin biraz daha fazla ödemeyi kabul
etmesini ya da bir sonraki alışverişte sizi hatırlamasını aynı kolaylıkla
ölçemezsiniz. Yalnızca kolay ölçülen hedefe bakan şirket, zor ölçülen değeri
farkında olmadan tüketebilir.
Yalnızca marka anlatmanın riski
Diğer uçta çok beğenilen, ödül kazanan, herkesin konuştuğu
ancak hangi markaya ait olduğu hatırlanmayan reklamlar vardır. Reklam eğlenceli
olabilir, duygulandırabilir; fakat reklamverenin iş hedeflerine hizmet
etmiyorsa bütçe sorgulanmalıdır. Reklamın sanat tarafını ticari amaçtan
koparmamak gerekir.
O halde hangisi?
Cevabım ikisi de. Bu yalnızca benim kanaatim değil. Les
Binet ve Peter Field’ın İngiltere’deki reklamcılar enstitüsü IPA için yaklaşık
bin kampanyanın verilerini inceleyerek hazırladığı ve 2013’te The Long and
the Short of It adıyla yayımlanan çalışma, satış odaklı kampanyaların hızlı
ama kısa ömürlü, marka inşasının ise yavaş ama kalıcı sonuç verdiğini
gösteriyor. Araştırmacılara göre en iyi sonuçları, ikisini birlikte yürüten ve
bütçenin kabaca yüzde 60’ını marka inşasına, yüzde 40’ını satış aktivasyonuna
ayıran markalar alıyor. Byron Sharp’ın 2010 tarihli How Brands Grow
kitabı da benzer bir yere çıkıyor: Markalar, satın alma anında akla
gelebildikleri ve kolayca bulunabildikleri ölçüde büyüyor.
Elbette şirketin durumuna göre ağırlıklar değişir. Yeni bir
ürünün lansmanında tanıtım, deneme ve dağıtım noktalarına trafik oluşturmak
öncelikli olabilir. Pazar lideri bir markada bilinirliği ve tercihi korumak
daha büyük önem taşıyabilir. Çok kısa vadeli nakit sıkışıklığı yaşayan
şirketler de satış getiren kampanyalara ihtiyaç duyabilir.
Önemli olan reklamdan ne beklediğimizi daha işe başlamadan
yazılı hale getirmektir. “Herkes bizi konuşsun” bir amaç olabilir, ama
tek başına yönetilebilir bir iş hedefi değildir. Kim konuşacak? Ne
hatırlayacak? Hangi davranışı gösterecek? Altı ay sonra ne değişmiş olacak?
Bunları konuşmayan reklamveren de ajans da işin sonunda birbirini suçlamaya
başlar.
Türkiye’de reklamcılık nasıl gelişti?
Türkiye’de reklamcılık da dünyadakine benzer bir yol izledi;
ancak bu yolu ekonomik koşullar, sanayileşmenin hızı ve medyadaki değişimler
belirledi. Osmanlı döneminde, özellikle 19. yüzyılda gazetelerin çoğalmasıyla
ticari ilanlar ve afişler yaygınlaştı. Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibaren
İhap Hulusi Görey’in afiş ve ilanları, Türkiye’de reklam grafiğinin öncü
örnekleri oldu. Yerli malı ve tasarruf kampanyalarından gündelik tüketim
ürünlerine kadar uzanan bu çalışmalar, hâlâ dönemin görsel hafızasının bir
parçasıdır.

Modern reklam ajanslarının gelişiminde Eli Acıman'ın
(1919–2011) özel bir yeri vardır. Acıman, reklamcılığa 1943 yılında Vitali
Hakko'nun Şen Şapka markası için yaptığı çalışmalarla başladı. 1944
yılında Vitali Hakko ve Mario Beghian ile birlikte Faal Reklam Acentası'nı
kurdu. 1946 yılında Vehbi Koç'la tanışarak Koç şirketlerinin reklam işlerini
üstlendi. 1957 yılında yeni ortakların katılımıyla şirket Faal Ajans
adını aldı. Acıman aynı yıl Amerika'ya giderek dönemin büyük reklam
ajanslarından J. Walter Thompson'da çalıştı ve 1960 yılında Türkiye'ye döndü.
1965 yılında ortaklarından ayrılarak Manajans'ı kurdu. Manajans, yalnızca
başarılı reklam kampanyaları hazırlayan bir ajans olmadı; yetiştirdiği
reklamcılarla adeta Türk reklamcılığının okullarından biri haline geldi. 1985
yılında J. Walter Thompson ile ortaklık kurarak Manajans/Thompson adını aldı.
Eli Acıman'ın reklamcılığa en büyük katkısı belki de yalnızca yaptığı reklamlar
değil, Türkiye'de reklamcılığın profesyonel bir meslek olarak gelişmesine ve
yeni reklamcıların yetişmesine sağladığı katkıydı.
1970’lerin başında TRT’nin reklam yayınına başlaması ise
sektör için adeta yeni bir okul açtı. Büyük markalar televizyon sayesinde
ülkenin farklı bölgelerinde aynı isim, aynı ses ve aynı sloganla tüketiciye
ulaşabildi. 1980’lerde ekonominin dışa açılması ve renkli yayına geçiş, 1990’da
ilk özel televizyon kanalının yayına başlaması ve ardından gelen yeni kanallar,
pazara giren yeni markalarla birlikte sektörü büyüttü. Uluslararası ajanslarla
ortaklıklar da bu dönemde arttı.
İşte ben bu dönemlerde reklamcılık sektörüne girdim. Müthiş
prestijli bir iş koluydu. Çalışanlara hem yüksek maaş hem de değer verilirdi.
Hele bir de yaratıcıysanız daha da el üstünde tutulurdunuz. Biraz öne çıkan
reklamcılar maaşlı çalışmayı bırakır kendi ajanslarını kurardı. Hepsine müşteri
vardı çünkü reklamveren sayısı da anormal artıyordu. Elbette yabancı ortaklı
ajansların Pazar payı büyüktü ama yeni kurulan butik ajanslar da büyük
müşteriler kapabiliyordu. Ana mecra televizyon, gazete, radyo, dergi, sinema ve
açıkhavaydı. İnternet henüz ana mecra değildi ama olacağı konuşuluyordu. Sektörün
dergileri Marketing Türkiye ve MedyaCat ile Kristal Elma ödülleri reklamcılığın
gelişimine önemli katkılarda bulunuyordu. Rekabetin yoğun olduğu ve bence
yaratıcılığın tavan yaptığı yıllardı.
Hatırladığım belli başlı reklamlar şunlardı:
·
Alarko Kombi: “Alarko kombi, gerçek
kombi, gerçek konfor”
·
Artema: “Aç kapa, aç kapa”
·
BP: “Şapkasız çıkmam abi” ve “Ağzı olan
konuşuyor”
·
Derby: “Haydi Hayırlı Tıraşlar”
·
Fındık Tanıtım Grubu:
“Aganigi Naganigi”
·
Fırat Plastik: “Tut Şunun Ucunu
Döşeyelim Abi”
·
Ford: “Alırsın Ford, olursun lord!”
·
Fruko Gazoz: “On Yüz Milyon
Baloncuk”
·
Garanti Bankası: “Başka bir
arzunuz?”
·
Luna: “Yoksa Siz Hâlâ Annenizin
Margarinini mi Kullanıyorsunuz?”
·
Mavi Jeans: “Çok Oluyoruz”
·
Tadelle: “Hey Arkadaş, Sağ Ol!”
·
Tokai: “Çakar Çakmaz Çakan Çakmak”
·
Yedigün: “Takmayacaksın, Tak Açacaksın!”
Eminim pek çoğunuz bu reklamları hemen hatırladınız. Çünkü
metniyle, müziğiyle, karakterleriyle hafızamızda kalıcı izler bırakacak kadar
yaratıcı ve etkili reklamlardı.
Televizyon reklamlarından hatırladığımız karakterler ve
müzikler, reklamın marka hafızası üzerindeki gücünü gösteriyor. Arçelik’in
robotu Çelik, yıllardır markanın teknolojiyle ilgili sözünü sevimli bir yüzle
taşıyor. Bir markayı yalnızca ismini tekrar ederek değil, tüketicinin zihninde
size ait, farklı ve tutarlı bir çağrışım yaratarak akılda tutabilirsiniz.
İnternet reklamcılığın kurallarını yeniden yazıyor
Gazeteye verilen ilanın kaç kişi tarafından okunduğunu ve
kaçının satışa dönüştüğünü kesin olarak bilmek mümkün değildi. Televizyonda
izlenme ölçülebiliyordu ama tek tek satın alma kararlarıyla ilişkilendirmek
zordu.
İnternet bu soruya ilk kez güçlü bir cevap verdi. 1994’te
HotWired sitesinde yayımlanan AT&T reklamı, ilk tıklanabilir banner
reklamlardan biri olarak tarihe geçti. Artık tüketici reklamı yalnızca
görmüyor, tıklayarak tepki de verebiliyordu. Arama motorları reklamcılığı ise
Google’ın 2000’de başlattığı AdWords ile yeni bir döneme girdi; 2002’den
itibaren reklamveren yalnızca tıklanan reklam için ödeme yapmaya başladı.
Eskiden reklamverenler “Bu dergiyi okuyanların arasında müşterim bulunabilir”
diye düşünürken, arama reklamları “Bu kişi zaten benim ürünümü arıyor”
deme imkânı sundu.

İlk banner reklam: AT&T’nin 1994’te HotWired
sitesinde yayımlanan banner reklamı
Günümüzde web sitelerine gelen ziyaretçileri, hangi reklama
tıkladıklarını, hangi sayfada kaldıklarını ve alışveriş yapıp yapmadıklarını
izleyebiliyoruz. Reklam alanlarının otomatik sistemlerle, saniyeler içinde açık
artırmayla satıldığı programatik reklamcılık da hızla yaygınlaşıyor. Bunlar
reklamın etkinliğini ölçmek açısından müthiş gelişmeler. Ancak internet
yalnızca bir ölçüm aracı da değil. Facebook, Twitter, YouTube ve Instagram gibi
platformlar tüketiciyi pasif izleyici olmaktan çıkardı; artık tüketici reklamı
yorumluyor, eleştiriyor, paylaşıyor, hatta bazen markadan daha çok konuşuyor.
Akıllı telefonların yaygınlaşması ise bu dönüşümü
hızlandırıyor. Tüketici televizyon seyrederken ikinci bir ekrandan ürün
araştırıyor, mağazanın önündeyken fiyat karşılaştırıyor, arkadaşının görüşünü
soruyor. Reklamverenin işi artık sadece medya satın almak değil, farklı temas
noktalarında tutarlı bir deneyim oluşturmak.
Yine de bir uyarıyı unutmamak gerekiyor: Tıklamayı
ölçebiliyor olmamız, reklamın bütün etkisini ölçebildiğimiz anlamına gelmiyor.
Wanamaker’ın sorusuna bugün çok daha iyi cevap verebiliyoruz; ama bir marka
tercihinin yıllar içinde nasıl oluştuğunu hâlâ tek bir tıklama raporundan
okuyamıyoruz.
Peki reklam ajanslarının geleceği ne olacak?
Bence gelecekte iyi reklam ajanslarını ayıran şey yalnızca
güzel film çekmeleri veya etkileyici afiş hazırlamaları olmayacak. Müşterisinin
işini anlayan, tüketici içgörüsü geliştiren, yaratıcılığı verilerle birlikte
kullanan ve tüm temas noktalarını yönetebilen ajanslar öne çıkacak.
Ajansın içinde medya planlama, dijital performans, içerik
üretimi, sosyal medya, araştırma ve marka stratejisi daha çok birlikte çalışmak
zorunda. Tıpkı Bernbach’ın bir zamanlar metin yazarıyla sanat yönetmenini aynı
masaya oturtması gibi, bugün de bu ekipleri aynı masaya oturtmak gerekiyor.
Üstelik bir haftalık kampanya düşünürken beş yıllık marka değerini de gözden
kaçırmamak gerekiyor.
Reklamveren açısından da yeni bir sorumluluk var: Ajansa
yalnızca “Bize güzel bir reklam yapın” demek yerine doğru brif vermek.
Hedef müşteri kim? Ürün hangi ihtiyacı karşılıyor? Rakiplerden gerçekten ne
farkı var? Satış kanalları ne durumda? İstenen davranış ne? Bütçe ve başarı
ölçütü ne? Bu sorular cevaplanmadan yaratıcı toplantılara başlamak çoğu kez
vakit ve para kaybıdır.
(Reklamcılık yaptığım yıllarda reklamverenlerle yaşadığımız
anlaşmazlıkların önemli bir kısmı, reklamdan ne beklendiği konusunda yeterince
anlaşamamamızdan kaynaklanırdı. Biz reklamcılar farklı, yaratıcı ve akılda
kalıcı işler yapmak isterdik. Reklamveren ise haklı olarak satışlarının
artmasını beklerdi. Bazen ajanslar reklamverenin işini yeterince anlamadan
yaratıcı fikirler üretir, bazen de reklamverenler ajansın yaratıcılığına hiç
alan bırakmazdı. Oysa iyi bir reklam kampanyası, reklamverenin ticari
hedefleriyle reklam ajansının yaratıcı becerisinin buluştuğu yerde ortaya
çıkar. Reklamveren ajansına ne istediğini iyi anlatmalı, ajans da müşterisinin
yalnızca ürününü değil, işini, pazarını ve müşterilerini tanımalıdır.)
Bir reklamveren olarak kendinize şu soruları sorun
·
Reklamı kimin için yapıyoruz; herkese mi,
gerçekten satın alma ihtimali olanlara mı?
·
Reklamımızın söylediği vaat rakiplerden farklı
ve inanılır mı?
·
Reklamı gören kişi hangi markanın konuştuğunu
hemen anlayabilecek mi?
·
Bugünkü satışı mı, gelecekteki marka tercihini
mi, yoksa ikisini birlikte mi hedefliyoruz? Bütçeyi bu iki iş arasında nasıl
bölüyoruz?
·
Başarıyı sadece erişim, tıklama ve beğeniyle mi,
yoksa satış ve marka göstergeleriyle de mi ölçeceğiz?
·
Reklamda verdiğimiz sözü ürünümüz, bayimiz ve
hizmetimiz gerçekten tutuyor mu?
Son söz
Reklamcılık tellaldan gazeteye, afişten radyoya,
televizyondan internete ve cep telefonuna uzandı. Her yeni mecra önceki dönemin
alışkanlıklarını sarstı; ama hiçbiri eskisini tamamen ortadan kaldırmadı. Radyo
gazeteyi, televizyon radyoyu, internet televizyonu yok etmedi. Her biri reklam
bütçelerinin dağılımını ve reklamın dilini değiştirdi. Bu yolculukta reklamın
tüketiciye söylediği cümle de değişti:
Reklamın cümlesi nasıl değişti?
|
Dönem |
Reklamın
tüketiciye söylediği |
|
İlk çağlar |
Ben
buradayım. |
|
1800’ler |
Benim de
satacak bir ürünüm var. |
|
1900–1940 |
Benim ürünüm
daha iyi. |
|
1940–1970 |
Beni tercih
etmen için açık bir neden var. |
|
1970–1990 |
Ben diğer
markalardan farklıyım. |
|
1990’lar–2000’ler |
Sana doğru
yerde ve doğru anda ulaşabilirim. |
|
Bugün |
Seninle
konuşabilir, sonucunu ölçebilirim. |
Bu tablo elbette bir sadeleştirme. Bugün de yalnızca “ben
buradayım” diyen reklamlar yapılıyor; 1960’larda da duygusal ve yaratıcı
reklamlar vardı. Ama her dönemin reklama kattığı baskın sesi gösteriyor. Ve
hiçbir yenilik iyi bir vaadin, tüketiciyi anlama çabasının ve tutarlı marka
davranışının yerini tutmadı.
Bugün reklam yapmak geçmişe göre çok daha kolay. Küçük bir
işletme bile sosyal medyada kendi reklamını yayımlayabiliyor. Buna karşılık
tüketicinin dikkatini çekmek her zamankinden zor. Bu nedenle reklam bütçesini
büyütmeden önce fikrimizi büyütmek, mecraya karar vermeden önce ne
söyleyeceğimizi belirlemek gerekiyor.
İyi reklam hem satışa katkı sağlar hem de markaya değer
katar. Bugün kasaya giren parayla yarın müşterinin zihninde kalacak yer
arasında bağ kurabildiğimiz ölçüde doğru reklam yapmış oluruz.
Kaynaklar: Notlarım, Kütüphanem ve İnternet






Hiç yorum yok:
Yorum Gönder