Bu makalemde neler bulacağınıza dair kısa bir video
oluşturdum. Videoyu izledikten sonra okumayı tercih edebilirsiniz.
İletişim… Hayatımızın her anında var olan, bazen farkında bile olmadığımız, ama onsuz yapamadığımız bir olgu. Fakat bu basit gibi görünen kavram, tarihin en eski dönemlerinden beri üzerine düşünülmüş, tartışılmış ve belki de bugün bildiğimizden çok daha derin anlamlar yüklenmiş.
Duygu ve düşüncelerimizi, bilgi ve tecrübelerimizi,
haberleri ve anekdotları, duyduklarımızı ve gördüklerimizi temasta
olduklarımıza iletişimle aktarabiliriz. Bu iletişim; sözlü, yazılı veya beden
diliyle olabilir.
Ağzı olan konuşabilir, kalemi ve klavyesi olan yazabilir;
ama her duyulan, her yazılan anlaşılmaz. Eğer iletişim düzeyimiz iyiyse
konuştuklarımız da yazdıklarımız da daha iyi anlaşılır. Karşı tarafı daha iyi
anlarız, ilişkilerimiz daha sağlıklı ilerler, yaşam kalitemiz artar.
Eşimizle, çocuklarımızla, anne - babamızla, kardeşlerimizle,
komşumuzla, yakın arkadaşlarımızla, çalışma arkadaşlarımızla, astlarımızla,
üstlerimizle kurduğumuz iletişimin kapsamı, kalitesi ve başarısı elbette
birbirinden farklı olacaktır. Önemli olan, “nabza göre şerbet” misali
kiminle, nerede, ne zaman, hangi şartlar altında nasıl iletişim kurduğumuzun
farkına vararak iletişimimizi kurgulayabilmektir.
İyi iletişim becerilerine sahipseniz sosyal hayatta daha
mutlu, iş hayatında daha başarılı olabilirsiniz.
Hal böyleyken iletişim üzerine ne kadar düşündük, ne kadar
okuduk, ne kadar araştırdık, ne kadar ders aldık?
Gerçekten ilk ne zaman iletişim dersi aldınız?
Bazılarınızın “ne ilki, hiç iletişim dersi almadık ki”
dediğini duyar gibi oluyorum.
Halbuki matematik, fizik, kimya, biyoloji kadar gerekli bir
ders bence. İletişim hakkında bilgisi ve bilinci yüksek toplumların huzur ve
mutluluk seviyesinin de yüksek olacağına inanıyorum.
Keşke ortaokuldan itibaren böyle bir ders olsa müfredatta.
Gelin önce tarihten iletişim dersleri alalım, sonra sözü
varacağı noktaya ulaştıralım.
Yola çıkmadan: Tarih boyunca iki okul çarpıştı
Bu yazıyı hazırlarken beş bin yıllık bir listeye baktım ve
şunu fark ettim: İnsanlık iletişim üzerine düşünmeye başladığı günden beri iki
ayrı okul birbiriyle kavga ediyor.
·
Birinci okul: Ahlakçılar. Onlara göre
iletişim, iyi insan olmanın uzantısıdır. Ptahhotep'ten Konfüçyüs'e,
Sokrates'ten Quintilian'a, Mevlânâ'dan Cüceloğlu'na uzanan bu damarın özeti
şudur: Doğruyu söyle, dinle, nazik ol, niyetin temiz olsun. İyi olmayan, iyi
konuşamaz.
·
İkinci okul: Faydacılar. Onlara göre
iletişim bir güç aracıdır. Sofistlerden Machiavelli'ye, oradan bugünkü algı
yönetimine uzanan bu damarın özeti ise şu: Mutlak doğru yoktur, ikna edici
doğru vardır. Ne olduğun değil, nasıl göründüğün önemlidir.
Bu iki okul beş bin yıldır çarpışıyor. Ve açık söyleyeyim:
tarih boyunca ahlakçılar daha çok yazdı, ama faydacılar daha çok
kazandı.
Bu yazıyı okurken bu çarpışmayı aklınızın bir köşesinde
tutun. Sonunda buna döneceğiz.
BİRİNCİ ÇAĞ: BİLGELİK ÇAĞI (MÖ 3200 – 500)
Önce alet geldi: Yazı
İletişim tarihinin ilk büyük kırılması bir düşünce değil,
bir icattır: yazı.
MÖ 3200 dolaylarında Sümerler çivi yazısını
bulduğunda insanlık ilk defa zamanı aştı. O güne kadar söylenen söz, söylendiği
anda kaybolurdu. Yazıyla birlikte söz kalıcı oldu. Ölmüş bir adam artık
konuşabiliyordu. Bugün Ptahhotep'in beş bin yıl önce oğluna verdiği
öğütleri okuyabiliyorsak, sebebi budur.
İkinci büyük kırılma MÖ 1050 dolaylarında Fenike
alfabesiyle geldi. Çivi yazısı ve hiyeroglif yüzlerce işaret
gerektiriyordu; bunları öğrenmek bir ömür sürüyordu, dolayısıyla okuryazarlık
rahiplerin ve katiplerin tekelindeydi. Fenikeliler işi 22 harfe indirdi. Bu,
tarihin ilk iletişim demokratikleşmesidir. Yazı, sarayın malı olmaktan
çıkıp tüccarın, denizcinin, sıradan insanın malı oldu.
Aklınızda tutun: iletişim tarihinde her sadeleşme, iletişimi
yaygınlaştırmıştır. Bugün de öyledir. Anlaşılmayan söz, söz değildir.
Ptahhotep: Tarihin ilk iletişim uzmanı
Eski Mısır'da bir vezir olan Ptahhotep (MÖ 2400
civarı), tarihteki ilk “iletişim uzmanı” sayılabilir. Oğluna iyi bir yönetici
ve iyi bir insan olması için yazdığı öğütler, dünyanın bilinen en eski
kitaplarından biri olarak kabul edilir.
Ptahhotep'in tespitleri bugün bile geçerli:
-
Dinlemek konuşmaktan önce gelir.
İyi dinleyen, konuşanın gönlünü kazanır.
-
Gereksiz konuşmaktan kaçın. “Söz
gümüşse sükût altındır” prensibinin beş bin yıl öncesi.
-
Öfkeyle konuşma, gerçeğe sadık kal.
Şunu bir düşünün: Piramitler henüz yeniyken bir adam
oturmuş, “önce dinle, öfkeyle konuşma” diye yazmış. Aradan beş bin yıl geçmiş,
biz hâlâ aynı şeyi öğrenemedik.
Şuruppak: Sözün senet olması
Sümerlerden bize kalan “Şuruppak'ın Oğlu Ziusudra'ya
Öğütleri”, Ptahhotep ile çağdaş, hatta ondan biraz daha eski olabilecek bir
metindir. Burada da sosyal iletişim üzerine tavsiyeler var:
·
“Kavgaya karışma, sakin konuş.”
·
“Yalan söyleme, sözün senet olsun.”
İki farklı medeniyet, birbirinden habersiz, aynı sonuca
varıyor. Bu tesadüf değil. İnsan doğası her yerde aynı olduğu için, iletişimin
kuralları da her yerde aynı çıkıyor.
Hititler: Diplomasi bir iletişim biçimidir
Hitit kralı I. Şuppiluliuma (MÖ 1344–1322) döneminde
devletlerarası ilişkiler artık düzenli yazışmalarla yürütülüyordu.
Amarna mektupları olarak bilinen bu yazışmalar, tarihin ilk profesyonel
diplomatik iletişim örnekleridir.
Ve Hitit arşivlerinde tarihin en ünlü iletişim
kazalarından biri kayıtlıdır: Mısır'dan gelen bir mektupta, kocasını
kaybetmiş bir kraliçe Hitit kralından kendisine bir prens göndermesini, onunla
evleneceğini yazar. Şuppiluliuma bu teklife inanmaz. Doğrulamak için elçi
gönderir, cevap bekler, aylar geçer. Nihayet oğlunu yola çıkardığında iş işten
geçmiştir; prens yolda öldürülür ve iki devlet savaşa tutuşur.
Buradan çıkarılacak ders çok modern: İletişimde şüphe
etmek de, gecikmek de bedel ödetir. Doğrulamak akıllıcadır ama doğrulama
süreci sonucu öldürecek kadar uzarsa, ortada doğrulanacak bir şey kalmaz. Bugün
gelen bir e - postaya bir hafta cevap vermeyen yöneticinin yaptığı da aynı
hatadır; sadece bedeli daha küçüktür.
Homeros: Ezberlenebilen söz, yaşayan sözdür
İlyada ve Odysseia'nın yazarı olarak bilinen İzmirli Homeros
(MÖ 9. yüzyıl dolayları), yazının henüz yaygın olmadığı bir çağda binlerce
dizeyi nasıl aktardı?
Cevap, iletişim tekniğinde: kalıp kullanarak. “Çevik
ayaklı Akhilleus”, “gül parmaklı şafak”, “şarap rengi deniz”… Bu
tekrar eden sıfatlar süs değildir; ozanın hafızasına destek olan, dinleyicinin
zihnine kazınan birer hafıza çengelidir.
Bugünkü sloganların, reklam jinglelarının, akılda kalan
cümlelerin atası budur. Homeros bize şunu öğretir: Akılda kalmayan mesaj,
iletilmiş sayılmaz.
Konfüçyüs: Bir ülkeyi yönetseydim önce dili düzeltirdim
MÖ 551–479 arasında yaşamış Konfüçyüs, öğretileriyle
asırlardır insanlara rehberlik etmiştir. Kendisine “Bir ülkeyi yönetseydiniz
ilk işiniz ne olurdu?” diye sorulduğunda verdiği cevap efsanedir: “Dili
düzeltirdim.”
Şaşıran öğrencilerine açıklaması daha da çarpıcıdır: Kelimeler
doğru kullanılmazsa düşünceler doğru anlatılamaz; düşünceler doğru
anlatılamazsa yapılması gerekenler yapılamaz; işler yapılamazsa ahlak ve sanat
bozulur; ahlak bozulursa adalet şaşar; adalet şaşarsa halk ne yapacağını
bilemez.
Yani Konfüçyüs'e göre bir ülkenin çöküşü, kelimelerin
yozlaşmasıyla başlar. Bugün siyasetteki, iş dünyasındaki ve medyadaki dile
bakınca, adamın ne demek istediğini daha iyi anlıyoruz.
Bir sözü daha var: Asil insan, sözlerinde yavaş,
eylemlerinde hızlı olmalıdır. Çok konuşmak değil, öz konuşup iş yapmak
erdemdir.
Sun Tzu: Muğlak talimat, kaybedilmiş savaştır
“Savaş Sanatı” ile tanınan Çinli bilge Sun Tzu,
komutanların ve devlet adamlarının doğru iletişimle zafer kazanabileceğini
söyler:
·
Güvenilirlik esastır. Askerinin güvenini
kazanmayan komutan savaşı kazanamaz.
·
Talimat net olmalıdır. Muğlak ve
birbiriyle çelişen emirler orduyu felç eder. (Not: Talimatı net anlaşılmadıysa
suç askerin değil, komutanındır. Sun Tzu bunu açıkça söyler.)
·
Dinlemek şarttır. Astlarının görüşünü
almayan komutan, sahayı göremez.
·
Motivasyon iletişimle sağlanır.
Bu dört madde, bugün herhangi bir yöneticilik kitabının ilk
sayfasına konsa kimse yadırgamaz.
Birinci
çağın özeti:
İnsanlık daha yazıyı yeni bulmuşken iletişimin temel kurallarını çoktan
koymuştu: Dinle. Az ve öz konuş. Doğru söyle. Öfkeyle konuşma. Sözünün
arkasında dur. Kelimeleri doğru seç. Beş bin yıldır bu listeye kayda
değer bir madde eklenmedi. Sadece unutuldu ve yeniden hatırlandı.
İKİNCİ ÇAĞ: RETORİK ÇAĞI (MÖ 500 – MS 150)
Bu çağda iletişim, bilgelik öğüdü olmaktan çıkıp öğretilebilir
bir teknik hâline geldi. Yani tarihte ilk defa “iletişim dersi” verilmeye
başlandı. (Evet, bu yazının tezi 2.500 yıl önce zaten uygulanmıştı. Biz sonra
vazgeçtik.)
Koraks ve Tisias: İlk iletişim öğretmenleri
MÖ 5. yüzyılda Sicilya'da yaşayan Koraks ve Tisias,
iletişimi teknik bir disiplin olarak ele alan ilk kişilerdir. Mahkemelerde
kendini savunmak zorunda kalan sıradan insanlar için ikna edici konuşma
sanatını formüle ettiler.
Bir konuşmanın giriş - gelişme - sonuç
şeklinde düzenlenmesi gerektiğini ilk onlar söyledi. Yani bugün ilkokulda “kompozisyonun
üç bölümü vardır” diye öğrendiğimiz şey, 2.500 yıllık bir iletişim
buluşudur.
Dikkat edin: retorik, mahkemede kendini savunamayan
insanların ihtiyacından doğdu. İletişim eğitimi, en başından beri bir hak arama
aracıydı.
Sofistler: “Mutlak doğru yoktur, ikna edici doğru
vardır”
Protagoras ve Gorgias gibi Sofist filozoflar
(MÖ 5. yüzyıl), iletişimi bir güç ve ikna aracı olarak gördüler. Onlara göre
mutlak doğru yoktu; ikna edici olan doğruydu. Sözcüklerin gücüyle en zayıf
argümanı bile en güçlü hâle getirmeyi öğrettiler ve bunu para karşılığı yaptılar.
Bu, modern algı yönetiminin ve propagandanın
atasıdır. İkinci okul, yani faydacılar, tarih sahnesine burada çıktı.
Aiskhylos: Duyulmayan doğrunun trajedisi
Antik Yunan'ın büyük trajedi yazarı Aiskhylos (MÖ
525–455), Agamemnon oyununda iletişim tarihinin en acı sahnesini
yazmıştır. Kâhin Kassandra geleceği doğru bilir. Saraya gelecek felaketi görür,
haykırır, anlatır. Ama ona lanet edilmiştir: doğruyu söyleyecek, kimse
inanmayacaktır. Sonunda felaket aynen gerçekleşir.
Bu hikâyeyi neden anlatıyorum? Çünkü iletişim sadece “doğruyu
söylemek” değildir. Doğruyu söyleyip anlaşılamamak da bir iletişim
başarısızlığıdır ve faturası yine söyleyene çıkar. Her işyerinde, her
ailede bir Kassandra vardır: haklıdır, uyarmıştır, dinlenmemiştir. Ama tarih
onu haklı değil, etkisiz sayar.
Sokrates: Konuş ki seni göreyim
Sokrates (MÖ 469–399) diyaloğu çok önemsemiş ve
teorize etmiştir. “Sokratik Yöntem” olarak bilinen bu teknik, aslında
iletişimin temel taşlarından biridir: doğru bilgiye ulaşmanın yolu,
karşılıklı konuşmak ve sorgulamaktan geçer.
Ona atfedilen meşhur söz şudur: “Konuş ki seni göreyim.”
Sokrates bu sözle, bir insanın giysisinin, statüsünün,
görünüşünün onun kim olduğu hakkında hiçbir şey söylemediğini vurgular. Bir
insanı gerçekten görmek, ancak o kişi düşüncesini kelimeye döktüğünde
mümkündür. Dil, karakterin en net aynasıdır.
Yani iletişim sadece bilgi aktarımı değildir; nasıl
düşündüğünüzü, değer yargılarınızı ve bilgeliğinizi ele veren bir eylemdir. Ağzınızı
açtığınız an, kim olduğunuzu söylemiş olursunuz.
Platon: Tarihin ilk teknoloji eleştirisi
Platon (MÖ 424–348) iletişimi eğitim ve liderlik
bağlamında ele alır:
·
İyi bir eğitim, bireyin düşünme ve dolayısıyla
iletişim yeteneğini geliştirir. Bireyleri arasında iyi iletişim olan
topluluklar daha az iç çatışma yaşar, dışarıya karşı daha çok birlik olur.
·
İyi bir lider halkla etkili iletişim kurmalı,
halkın arasına karışabilmeli, dertleri dinlemeli, yapamadıklarını
açıklayabilmelidir. Halkıyla yüzleşmekten çekinmemelidir.
·
İletişim dürüstlük temelinde olmalı, yalandan ve
manipülasyondan kaçınılmalıdır.
·
İletişimin önündeki engeller vardır: önyargılar,
yanlış anlamalar, kötü niyet.
Ama Platon'un en ilginç yanı başka. Phaidros diyaloğunda,
Sokrates'in ağzından yazıyı eleştirir. Der ki: Yazı insanın
hafızasını zayıflatacak, insanlar bilmeden bildiklerini sanacak, üstelik yazılı
metne soru soramazsınız, o size cevap vermez.
Düşünün: Tarihin ilk teknoloji eleştirisi,
2.400 yıl önce, yazıya karşı yapılmış. Bugün “çocuklar tablete bakmaktan
kitap okumuyor” diye şikâyet ederken, aslında Platon'un cümlelerini
tekrarlıyoruz. Her yeni iletişim aracı, kendinden önceki nesli endişelendirir.
Bu da iletişim tarihinin değişmez kurallarından biri.
Aristoteles: İletişimi bilim yapan adam
İletişimi bilimsel bir çerçeveye oturtan ve en kapsamlı
teoriyi yazan kişi Aristoteles'tir (MÖ 384–322). “Retorik” adlı eseri
bugün hâlâ iletişim fakültelerinde temel kaynaktır.
Aristo, ikna edici iletişimin üç temel unsurunu
belirlemiştir:
1.
Ethos: Konuşmacının güvenilirliği ve
karakteri.
2.
Pathos: Dinleyicinin duygularına hitap
etmesi.
3.
Logos: Mantıklı argümanlar ve kanıtlar
sunması.
Bu üçlü, tarihte iletişim üzerine yapılmış en kalıcı
tespittir. Bugün bir satış görüşmesini, bir siyasi konuşmayı, bir iş
toplantısını veya bir aile tartışmasını bu üç başlıkla analiz edebilirsiniz.
Ve dikkat edin, Aristo ethos'u başa koymuştur. Yani
mesajınızın gücü, önce sizin kim olduğunuza bağlıdır. Güvenilmeyen adamın en
mantıklı argümanı bile inandırmaz.
Aristo'nun diğer tespitleri:
·
Konuşmacı dinleyicisini iyi tanımalı, onun
ihtiyaç ve duygularına dikkat etmelidir.
·
İyi konuşma giriş, gelişme ve sonuçtan oluşur;
mantıklı bir sırayla ilerler.
·
Konuşmadan önce konuya hazırlanmak şarttır;
hazırlıksızlık etkiyi öldürür.
·
Retorik öğrenilir ve pratik yaparak
geliştirilir.
Son madde bu yazının tezi için çok kıymetli. Aristo bile “bu
iş çalışmayla olur” diyor. Peki biz bu çalışmayı ne zaman, nerede
yapıyoruz?
Büyük İskender: Ortak dil, ortak hâkimiyet
Aristoteles'in öğrencisi Büyük İskender (MÖ 356–323),
sadece askerî bir dehâ değildi. Fethettiği toprakları elinde tutabilmesinin
sebebi, iletişimi bir birleştirme aracı olarak kullanmasıydı.
Yayıldığı coğrafyada ortak bir Yunanca (koine, yani “ortak
dil”) yaygınlaştı. İskender Pers kıyafeti giydi, Pers adetlerini benimsedi,
komutanlarını Pers soylularıyla evlendirdi. Bunlar jest değil, iletişim
stratejisiydi: fethettiği halka “ben size yabancı değilim” mesajını
veriyordu.
Buradan çıkan ders şu: Karşınızdakinin dilini
konuşmuyorsanız, onu yönetemez, sadece bastırırsınız. Bu, bir imparatorluk
için de, bir şirket için de, bir aile için de geçerlidir.
Cicero ve Caesar: Sözün iki yüzü
Romalı hatip Cicero (MÖ 106–43), iletişimi zirveye
taşıyan isimdir. Ona göre iyi bir hatip sadece ağzı laf yapan biri değil;
kültürlü, ahlaklı ve bilgili biri olmalıdır. Cicero, konuşma sanatının
felsefeden, tarihten ve hukuktan beslenmesi gerektiğini savundu. Yani içi
boş güzel konuşmaya karşı çıktı.
Roma'nın efsanevi generali Julius Caesar (MÖ 100–44)
ise sözü bambaşka kullandı. Gallia Savaşı Hatıraları'nı, kendinden üçüncü
tekil şahısla söz ederek yazdı: “Caesar şunu yaptı, Caesar bunu emretti.”
Neden? Çünkü birinci tekil şahıs övünme gibi durur; üçüncü tekil şahıs ise
tarafsız bir tarih anlatısı izlenimi verir.
Bu, tarihin en zekice kişisel marka çalışmalarından biridir.
Caesar, kendi propagandasını objektif tarih kılığında Roma'ya okuttu. Bugün “üçüncü
kişi ağzından yazılmış” şirket bültenlerini, LinkedIn tanıtımlarını görünce
Caesar'ı hatırlayın.
Quintilian: İlk iletişim müfredatı
MS 1. yüzyılda yaşayan Quintilian, “Bir Hatibin
Yetiştirilmesi” adlı 12 ciltlik dev eserinde iletişimin beşikten mezara süren
bir eğitim süreci olduğunu anlatır. Belki de tarihin ilk kapsamlı iletişim
müfredatı budur (ve bu yazının tezini 2.000 yıl önce hayata geçirmiştir).
Quintilian'ın çocuğun konuşmayı öğrenme evresinden başlayıp
yetişkinliğe kadar uzanan programı, bugünkü okul müfredatlarının çoğundan daha
kapsamlıdır. Beden dilini de ihmal etmemiş, jest ve mimiklerin nasıl
kullanılacağına dair tarihin en detaylı teknik analizlerini yapmıştır: hangi
parmak nasıl durmalı, togayla nasıl hareket edilmeli…
Ama en kıymetli tespiti şudur: Retorik, kötü adamın
elinde tehlikeli bir silahtır. Sadece ahlaklı insan gerçek hatip olabilir.
Quintilian burada, Sofistlere ve onların çocuklarına açıkça
meydan okur: Güzel konuşmayı ahlaktan ayırırsanız, elinizde bir erdem değil,
bir silah kalır.
Epiktetos: İki kulak, bir ağız
Denizli (Hierapolis) doğumlu Stoacı filozof Epiktetos
(MS 50–135), dinlemenin önemini belki de en sert vurgulayan isimdir. Ona
atfedilen meşhur söz şudur: “İki kulağımız ve bir ağzımız var; demek ki
konuşmaktan iki kat fazla dinlemeliyiz.” (Bu söz Kıbrıslı Zenon'a da
atfedilir; kimin olduğu tartışmalıdır ama Stoa okulunun ortak fikri olduğu
kesindir.)
Epiktetos'un asıl katkısı şu ayrımdır: Çoğu insan cevap
vermek için dinler; oysa anlamak için dinlemek gerekir. Az konuşup
çok dinleyen insan hem daha az hata yapar, hem karşısındakini onurlandırır, hem
de gereksiz tartışmaların stresinden kurtulur.
Bugün “aktif dinleme” diye kurslarda öğretilen şeyin özü,
iki bin yıl önce bir azat edilmiş kölenin ağzından çıkmış.
Tacitus: İletişimin kalitesi, özgürlüğün kalitesidir
Romalı tarihçi ve senatör Tacitus (MS 56–120),
iletişim kalitesinin o toplumdaki özgürlük ortamıyla doğru orantılı olduğunu
savunan ilk düşünürlerden biridir. Ona göre baskı rejimlerinde hitabet ölür,
yerini dalkavukluk alır.
“Neden artık Cicero gibi büyük hatipler çıkmıyor?”
sorusuna verdiği cevap manidardır: “Çünkü cumhuriyet bitti.”
Bu tespit sadece siyaset için geçerli değildir. Korkunun
hâkim olduğu bir işyerinde de kimse gerçeği söylemez; herkes patronun duymak
istediğini söyler. Toplantılar dolar, ama içi boşalır. İletişimin kalitesi,
konuşanın cesaretine bağlıdır; cesaret ise ortamın özgürlüğüne.
İkinci
çağın özeti:
İletişim bu çağda öğretilebilir bir bilime dönüştü, kurumsal bir eğitimi oldu,
kitapları yazıldı. Aristo çerçeveyi kurdu, Quintilian müfredatı yazdı. Ama aynı
çağda Sofistler de “doğru değil, ikna edici olan kazanır” diyerek karşı
bayrağı açtı. Bu kavga hâlâ sürüyor.
ÜÇÜNCÜ ÇAĞ: İNANÇ VE HİKMET ÇAĞI (150 – 1500)
Papa I. Gregory: Herkese aynı dille konuşulmaz
500'lü yıllarda yaşamış Papa 1.Gregory, “Çobanlık
Kuralı” adlı eserinde kırka yakın farklı insan tipi tanımlamış ve her biriyle
nasıl iletişim kurulacağını ayrı ayrı anlatmıştır: “Herkese aynı dille
konuşulmaz. Erkekle kadına, gençle yaşlıya, fakirle zengine, neşeliyle üzgüne
farklı hitap edilmelidir.”
Bu, yazının başında söylediğim “nabza göre şerbet”
ilkesinin bin beş yüz yıl öncesidir. Ve bugün pazarlamada “hedef kitle
segmentasyonu” diye para karşılığı öğretilen şeyin ta kendisidir.
El - Cahiz: Doğu'nun ilk iletişim bilimcisi
Abbasi döneminde yaşamış El - Cahiz (776–868),
Doğu'nun ilk “iletişim bilimcisi” sayılabilir. El - Beyan ve't - Tebyin
(İfade ve Açıklama) adlı eseri doğrudan iletişim, retorik ve dilbilim
üzerinedir. Bu kitapta El - Cahiz:
·
Bazen susmanın konuşmaktan daha etkili
bir iletişim aracı olduğunu savunur.
·
El - kol hareketlerinin (jestlerin) anlamı nasıl
tamamladığını inceler.
·
Konuşma bozukluklarının fizyolojik ve psikolojik
nedenlerini araştırır. (Kekemelik üzerine yaptığı gözlemler, çağının çok
ötesindedir.)
·
İletişimin temel kuralını koyar: Açıklık.
Anlaşılmayan söz, söz değildir.
Fârâbî: Aristo'yu Doğu'ya taşıyan adam
Fârâbî (872–950), Aristoteles'in Retorik'ini İslam
düşüncesine kazandıran isimdir. Ona göre bir toplumu bir arada tutan şey ortak
inanç ve ortak dildir; erdemli şehrin lideri de halkına hakikati
anlatabilmek için hitabeti bilmek zorundadır.
Fârâbî'nin özgün katkısı, iletişimi muhatabın seviyesine
göre kademelendirmesidir: Filozofa burhan (kesin kanıt), aydına cedel
(tartışma), halka ise hitabet ve temsil (örnek, benzetme, hikâye)
ile anlatılır.
Bunu bugünkü dile çevirelim: Karşınızdakinin anlayacağı
dili seçmezseniz, ne kadar haklı olduğunuzun hiçbir önemi yoktur.
Mühendisin mühendisle konuştuğu gibi müşteriyle konuşması, doktorun tıp diliyle
hastaya derdini anlatmaya çalışması hep bu hatadır.
Yusuf Has Hacib: Dil, kaderi belirler
11. yüzyılda yaşamış Karahanlı Türkü Yusuf Has Hacib,
devlet adamlarına öğütler veren kitabı Kutadgu Bilig'de şöyle der: “İnsanda
dilince değişir kader; ya yurda baş olur, ya başı gider.”
Yani ağzından çıkan söz, seni ya yükseltir ya bitirir. Bir
yöneticinin kariyeri hakkında söylenmiş belki de en özlü cümle budur.
Yusuf Has Hacib'in yöneticilere öğütleri şunlardır:
·
İstişare et. İyi lider, çevresindeki
akıllı insanların görüşüne değer verir.
·
Söz hakkında adil ol. Herkesin konuşma
hakkı olduğunu kabul et.
·
Dürüst ol. Yanıltıcı bilgi verme.
·
Empati kur. Halkın ve çalışanların
ihtiyaçlarını ve duygularını anlamaya çalış.
·
Kaba konuşma. Nazik ve saygılı bir üslup
benimse.
·
Örnek ol. Davranışın sözünü doğrulasın.
Mevlânâ: Söylediğin, karşındakinin anladığı kadardır
Mevlânâ Celâleddîn - i Rûmî (1207–1273), iletişimin
en büyük paradoksuna parmak basar: “Sen ne dersen de, söylediğin,
karşındakinin anladığı kadardır.” Bu cümle, bence bu yazıdaki en önemli
cümledir. Çünkü iletişimin başarı ölçütünü konuşandan alıp dinleyene verir.
Çoğumuz şöyle düşünürüz: “Ben söyledim, anlamadıysa suç
benim değil.” Mevlânâ diyor ki hayır, suç senin. Çünkü iletişim tek taraflı
bir yayın değildir. Karşı tarafın seviyesini, ruh hâlini ve kapasitesini
gözetmeyen bir konuşma, konuşma değil gürültüdür.
Ona atfedilen bir söz daha vardır: “Aynı dili konuşanlar
değil, aynı duyguları paylaşanlar anlaşabilir.”
Mevlânâ'nın öğrettiği pratik ders şudur: Anlaşılmadığınızda
öfkelenmek yerine üslubunuzu değiştirin. Aynı cümleyi daha yüksek sesle
tekrarlamak iletişim değildir; inatlaşmadır.
Yunus Emre: Söz ola kese savaşı
13. yüzyılın büyük Türk ozanı Yunus Emre, bütün bu
kitapların anlattığını iki mısraya sığdırmıştır: “Söz ola kese savaşı,
söz ola kestire başı.” Beş bin yıllık iletişim tarihini tek dizede
özetlemek… İşte bu ustalıktır.
Dinler ne diyor?
Müslümanlık, Hristiyanlık, Musevilik, Zerdüştlük, Hinduizm
ve Budizm'e baktığımızda hepsinin ortak bir noktada birleştiğini görüyoruz: Nasıl
konuşursan öyle yaşarsın.
Müslümanlık. İslam'da iletişim, güzel ahlakın bir
yansımasıdır; sözün içeriği kadar üslubu da önemlidir. Allah, Hz. Musa'yı
Firavun'a gönderirken bile ona “kavl - i leyyin” (yumuşak söz)
söylemesini emreder (Taha, 44). Yani en zalim muhataba bile üslup gözetilir.
Hucurat Suresi'nde alay etmek, lakap takmak ve gıybet kesin dille
yasaklanmıştır. Hz. Muhammed'in “Ya hayır söyle ya da sus” buyruğu,
iletişimin kalitesizleştiği yerde sessizliğin daha erdemli olduğunu belirtir. “Tebessüm
sadakadır” sözü ise beden dilinin değerine yapılmış bir vurgudur. Kendisi “El
- Emin” yani güvenilir olarak bilinirdi; istişareyi severdi, ayrım yapmadan
herkesle diyalog kurardı ve birinin sözünü kesmeyi bile kul hakkı sayardı.
Hristiyanlık. Söz (Logos) yaratıcı bir güce sahiptir.
Yakup'un Mektubu'nda dil, koca gemiyi yönlendiren küçücük bir dümene
benzetilir: küçük bir organdır ama tüm yaşamın yönünü değiştirir. Pavlus,
ağızdan çıkan sözün dinleyene fayda vermesi gerektiğini söyler (Efesliler
4:29). Temel ilke sevgidir: gerçeği söylerken bile sevgiyle söylemek. Hz.
İsa'nın altın kuralı “insanlara, size davranılmasını istediğiniz gibi
davranın” empatinin en özlü tarifidir.
Musevilik. Dilin kullanımı konusunda belki de en
detaylı kurallara sahip dindir. Süleyman'ın Özdeyişleri'nde “Dilin gücünde
ölüm ve yaşam vardır” (18:21) denir. “Lashon Hara” (kötü dil) büyük bir
günahtır: doğru olsa bile bir başkası hakkında olumsuz konuşmak yasaktır.
Öğretiye göre dedikodu üç kişiyi birden öldürür: söyleyeni, dinleyeni ve
hakkında konuşulanı.
Zerdüştlük. İnancın temel direği doğrudan iletişim
üzerinedir: Humata, Hukhta, Hvarshta, yani “iyi düşünce”,” iyi söz”, “iyi eylem”.
Dikkat edin, “iyi söz” tam ortada durur: düşünce ile eylem arasındaki köprüdür.
Zerdüşt'e göre söz sadece bilgi aktarımı değil, gerçekliği inşa eden bir
eylemdir; ağızdan çıkan her söz evrendeki düzeni ya güçlendirir ya bozar.
Hinduizm. Söz (Vak) tanrısal bir güç kabul edilir. “Söz
bir oktur; ağızdan çıktıktan sonra geri dönmez.” Bhagavad Gita'da konuşma
disiplini şöyle tarif edilir: huzursuzluk vermeyen, doğru, hoş ve faydalı
sözler söylemek. Dürüstlük temel erdemdir ama ahimsa (şiddetsizlik) ile
dengelenir; sözlü şiddet de şiddettir. Özet: Doğruyu söyle, hoşa gideni
söyle; ama kırıcı olan doğruyu söyleme.
Budizm. İletişim, Nirvana'ya giden Sekiz Aşamalı
Yol'un doğrudan bir parçasıdır: Samma Vaca, yani Doğru Söz. Dört şeyi yasaklar:
yalan söylemek, ara bozucu konuşmak, kaba ve kırıcı konuşmak, boş konuşmak.
Öğretiye göre sözlerin karması vardır; ağızdan çıkan her kelime bir enerji
yayar ve döner dolaşır sahibine gelir.
|
Din |
Anahtar kavram |
Yasakladığı |
Öğütlediği |
|
Müslümanlık |
Kavl - i leyyin (yumuşak söz) |
Gıybet, alay, lakap takma |
Ya hayır söyle ya sus |
|
Hristiyanlık |
Logos (söz/kelam) |
Kötü söz, öfkeli dil |
Gerçeği sevgiyle söyle |
|
Musevilik |
Lashon Hara (kötü dil) |
Doğru olsa bile dedikodu |
Diline hâkim ol |
|
Zerdüştlük |
Hukhta (iyi söz) |
Yalan (Druj) |
İyi düşün, iyi söyle, iyi yap |
|
Hinduizm |
Vak (söz) + Ahimsa |
Kaba ve kırıcı söz |
Doğruyu incitmeden söyle |
|
Budizm |
Samma Vaca (doğru söz) |
Yalan, iftira, kabalık, boş laf |
Farkındalıkla konuş |
Gördüğünüz gibi, birbirinden binlerce kilometre ve yüzlerce
yıl uzakta doğmuş altı inanç, aynı dört şeyi söylüyor: Yalan söyleme.
Dedikodu yapma. Kaba konuşma. Boş konuşma.
Bu kadar farklı kaynağın bu kadar aynı şeyi söylemesi
tesadüf olamaz. Demek ki bu kurallar keyfi değil; insanın bir arada
yaşayabilmesinin asgari şartları.
Üçüncü
çağın özeti: Bu
çağda iletişim, tekniğin ötesine geçip ahlakın ve inancın merkezine yerleşti.
Ortak sonuç şu oldu: Sözünü düzeltmeden hayatını düzeltemezsin.
DÖRDÜNCÜ ÇAĞ: MATBAA VE AKIL ÇAĞI (1450 – 1900)
Gutenberg: Tarihin en büyük iletişim devrimi
1450'lerde Johannes Gutenberg hareketli harflerle
baskıyı Avrupa'da uygulamaya soktuğunda, iletişim tarihinin en büyük kırılması
yaşandı. O güne kadar bir kitap, bir keşişin aylarca elle kopyalamasıyla
çoğaltılıyordu. Kitap pahalıydı, nadirdi, kilisenin ve sarayın malıydı.
Matbaadan sonra kitap ucuzladı, çoğaldı, halkın eline geçti.
Sonuçlarını sayalım: Reform hareketi (Luther'in tezleri
matbaa sayesinde haftalar içinde Avrupa'ya yayıldı), okuryazarlığın patlaması,
ulusal dillerin standartlaşması, bilimsel devrim, ulus devletlerin doğuşu,
gazetenin icadı ve nihayet kamuoyu denen şeyin ortaya çıkışı.
Şu tespiti aklınızda tutun: Bir toplumun kaderini, o
toplumda bilginin ne kadar hızlı ve ne kadar ucuz yayıldığı belirler. Matbaayı
geç alan toplumlar, tarih yarışını da geç aldı. Bu, bizim coğrafyamız için
üzerinde uzun uzun düşünülecek bir cümledir.
Machiavelli: Herkesin tersini söyleyen adam
Niccolo Machiavelli (1469–1527), “Prens” adlı
eserinde iletişime ahlaki değil, tamamen faydacı bir açıdan yaklaştı. Bu
yazıda okuduğunuz herkes “dürüst ol” derken, o çıkıp “öyle görünmen
yeter” dedi.
·
“Herkes senin dışarıdan nasıl göründüğünü
görür; ancak çok az insan gerçekte kim olduğunu hisseder.” Ona göre bir
liderin dindar, dürüst veya merhametli olması gerekmez; ama mutlaka öyle
görünmesi gerekir. İletişim, vitrini düzenleme sanatıdır.
·
Üslup duruma göre değişmelidir. Tuzakları fark
etmek için tilki, kurtları korkutmak için aslan olmak gerekir.
·
Söz tutmak çıkara bağlıdır. Sözünü tutmak
zararınaysa, akıllı hükümdar sözünde durmaz.
·
Sevilmek mi, korkulmak mı? İkisi birden
olamıyorsa korkulmak daha güvenlidir; çünkü sevgi pamuk ipliğine bağlıdır,
korku ise sürer.
Machiavelli bu yazının anti - kahramanıdır. Ama şunu
da kabul edelim: modern siyasetin, reklamcılığın ve “kişisel marka”
endüstrisinin temelini o atmıştır. Bugün algı yönetimi diye ne varsa kökü
Sofistlerde, gövdesi Machiavelli'dedir.
Buraya bir not düşeyim, çünkü asıl mesele burada:
Machiavelli haklı olabilir ama kısa vadede. Görünüşe oynayan adam gerçekten de
hızlı yükselir. Ama tarih bize şunu da gösteriyor: vitrinle mağaza
uyuşmadığında, er ya da geç birisi mağazaya bakar. Ve o gün, kurulan her
şey bir anda çöker. Machiavelli'nin öğrettiği iletişim hızlıdır ama
kırılgandır; Quintilian'ınki yavaştır ama kalıcıdır.
Montaigne: Beni çelişen adam eğitir
16. yüzyıl Fransız düşünürü Michel de Montaigne
(1533–1592), sohbeti bir “zihin egzersizi” olarak görür ve bize bugün en çok
ihtiyacımız olan şeyi söyler: “Benimle aynı fikirde olan biriyle konuşmaktan
zevk almam; ondan bir şey öğrenemem. Benimle çelişen kişi beni eğitir.”
Ona göre iletişim bir onaylanma aracı değildir. Eleştiriyi
ve farklı fikri kişisel saldırı olarak değil, zihni bileyen bir fırsat olarak
görmek gerekir. Farklılığa tahammül edebilen insan, egosu her an zedelenmediği
için çok daha özgür yaşar.
Bugün herkesin kendi fikrini onaylayan insanlarla
çevrelendiği bir çağda, Montaigne'in bu cümlesi bir ilaç niteliğindedir.
Locke: İletişim bir kodlama işidir
Aydınlanma filozofu John Locke (1632–1704), iletişimi
“zihindeki fikirlerin kelimelere dökülüp karşı tarafa aktarılması”
süreci olarak tanımlayan ilk modern düşünürlerdendir. Yani kodlama ve kod
açma.
Locke'un uyarısı şudur: Aynı kelime iki insanın zihninde
farklı şeye karşılık gelebilir. “Adalet” dediğinizde sizin kastettiğinizle
karşınızdakinin anladığı aynı olmayabilir. Anlaşmazlıkların çoğu fikir
ayrılığından değil, kelime ayrılığından doğar.
Bir tartışmaya girmeden önce “sen bu kelimeden ne
anlıyorsun?” diye sormanın kaç kavgayı önleyeceğini bir düşünün.
Telgraf: İletişim ulaşımdan hızlı olunca
1844'te telgrafın yaygınlaşmasıyla tarihte ilk kez haber,
onu taşıyandan hızlı gitmeye başladı. O güne dek bir mesaj, ancak atın,
geminin veya insanın gidebildiği hızda giderdi. Telgraf bu bağı kopardı.
Sonucu şu oldu: Dünya küçüldü, ticaret hızlandı, savaşların
yönetimi değişti, gazetecilik “son dakika” kavramını keşfetti. Ve insanlık ilk
kez anlık haber baskısını tattı; artık her şeyi hemen bilmek istiyorduk.
Kierkegaard: Gevezelik çağı başlıyor
Gazetelerin yaygınlaşmasıyla birlikte ilk medya eleştirisini
yapan kişi Soren Kierkegaard'dır (1813–1855). Ona göre basın, bireysel
ve samimi iletişimi öldürmüş, yerine “kamuoyu” denen hayali bir canavar
yaratmıştır.
Kierkegaard, herkesin konuştuğu ama kimsenin bir şey
söylemediği bir “gevezelik çağı”nın başladığını söyledi. Bunu 1800'lerde
söylediğini hatırlatayım. Bugün sosyal medyaya bakıp ne diyeceğini tahmin etmek
zor değil.
Mill: Yanlış fikir bile susturulmamalıdır
John Stuart Mill (1806–1873), iletişimin hukuksal ve
toplumsal zemini olan düşünce ve ifade özgürlüğünü en net savunan isimdir. Ona
göre yanlış bir fikir bile susturulmamalıdır; çünkü doğruyla
çarpıştığında doğrunun daha net anlaşılmasını sağlar.
Mill'in tezi Montaigne'in kişisel tavrının toplumsal
karşılığıdır: Bir toplum, itiraz edilebildiği ölçüde doğruya yaklaşır.
Tacitus'un “cumhuriyet bitti” dediği yerde iletişim ölür; Mill'in savunduğu
yerde ise gelişir.
Dördüncü
çağın özeti:
Matbaa bilgiyi halka indirdi, telgraf mesafeyi öldürdü, gazete kamuoyunu
doğurdu. İletişim artık bireyler arası bir mesele olmaktan çıkıp toplumsal bir
güç hâline geldi. Machiavelli bu gücün nasıl kullanılacağını, Mill ise nasıl
korunacağını yazdı.
BEŞİNCİ ÇAĞ: BİLİM ÇAĞI (1900 – 2000)
Shannon ve Weaver: İletişimin en büyük düşmanı gürültüdür
Claude Shannon ve Warren Weaver, “İletişimin
Matematiksel Kuramı” (1948) adlı çalışmalarıyla iletişimi sosyal bir aktivite
olmaktan çıkarıp bir mühendislik şemasına oturttular: kaynak > kodlama >
kanal > kod açma > alıcı.
Onlara göre iletişimdeki en büyük düşman gürültüdür.
Ve bu sadece fiziki gürültü değildir; önyargılar, dikkatsizlik, yorgunluk,
kültürel farklar, kelime kargaşası… hepsi birer gürültüdür.
Buradaki ders çok pratiktir: Mesajınızın net olması
yetmez; gürültüyü de azaltmanız gerekir. Doğru mesajı yanlış zamanda,
yanlış yerde, yanlış ruh hâlindeki bir insana söylerseniz, mesaj gitmez.
Kavganın ortasında söylenen en doğru cümle bile duyulmaz.
Wittgenstein: Dilimin sınırları, dünyamın sınırlarıdır
20. yüzyılın en etkili filozoflarından Ludwig
Wittgenstein (1889 - 1951), dilin zihnimizi nasıl kuşattığını anlatır: “Dilimin
sınırları, dünyamın sınırlarıdır.” Yani kelime dağarcığınız ne kadar darsa,
dünyayı algılama ve sorun çözme kapasiteniz de o kadar dardır. Kendini ifade
edemeyen insan öfkeye sığınır. Çünkü elinde kelime yoksa geriye ses
yükseltmek, masaya vurmak, küsmek kalır.
Bu cümle, bu yazının tezi için belki de en güçlü bilimsel
dayanaktır. Çocuğunuza kelime öğretmek, ona sadece Türkçe öğretmek değildir;
ona kendini ifade edebilme ve öfkeye başvurmama kabiliyeti kazandırmaktır.
Atatürk: Önce dili düzeltti
Konfüçyüs'e “bir ülkeyi yönetseydin ilk işin ne olurdu?”
diye sorulduğunda “dili düzeltirdim” dediğini yukarıda yazmıştım.
Mustafa Kemal Atatürk, bu cevabı 2.400 yıl sonra uygulamaya koyan liderlerden
biridir.
Harf devrimi (1928), Türk Dil Kurumu'nun kuruluşu (1932) ve
dilde sadeleşme çalışmaları, doğrudan bir iletişim projesidir: halkın
okuyup yazabilmesini, anladığı dille konuşulmasını sağlamak.
Atatürk'ün kendisi de güçlü bir hatipti. 1927'de Nutuk'u
altı gün boyunca, günlerce süren oturumlarda bizzat okuması, hem tarihe kayıt
düşme hem de anlatısını doğrudan aktarma çabasıydı. Sloganlaştırma becerisi ise
ayrı bir konudur: “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir”, “Yurtta sulh,
cihanda sulh”, “Ne mutlu Türküm diyene”… Bunlar Homeros'un
kalıplarıyla aynı işlevi görür: akılda kalır, dolayısıyla yaşar.
Carnegie: İnsana kendini önemli hissettirin
Profesyonel hayatın ilk iletişim eğitimcilerinden Dale
Carnegie (1888-1955), iletişimin merkezine “egoyu” değil “karşıdakini”
koydu: “İletişim, karşıdakine kendini önemli hissettirme sanatıdır.”
Ona göre en iyi konuşmacı, karşısındakine kendisinden
bahsetme fırsatı veren ve onu can kulağıyla dinleyendir. İnsanların en sevdiği
kelime kendi isimleridir.
Basit gibi görünüyor ama bir deneyin: Bir insanın adını
hatırlayıp seslendiğinizde yüzünde oluşan değişikliği izleyin.
Carl Rogers: Dinlemenin tekniği
Herkes “dinle” diyor da, dinlemek nasıl yapılır? Bu
sorunun cevabını sistemleştiren kişi psikolog Carl Rogers'tır
(1902–1987). Rogers'ın “empatik dinleme” dediği şey, susmak değildir.
Karşınızdakinin anlattığını, onun duygusuyla birlikte anlamaya çalışmak ve
anladığınızı ona geri yansıtmaktır: “Yani bu durum seni yalnız bırakılmış
hissettirdi, öyle mi?”
Rogers'ın en önemli tespiti şudur: İnsanlar çoğu zaman
çözüm değil, anlaşılmak ister. Karşınızdaki derdini anlatırken hemen akıl
vermeye başlarsanız, iletişim orada biter. Önce anlaşıldığını hissetsin; çözümü
çoğu zaman kendisi bulur.
Watzlawick: İletişim kurmamak imkânsızdır
Avusturyalı kuramcı Paul Watzlawick (1921–2007),
iletişimin belki de en sarsıcı kuralını koydu: “İletişim kurmamak imkânsızdır.”
Ne demek bu? Susmak da bir mesajdır. Cevap vermemek de bir
mesajdır. Surat asmak, arkasını dönmek, telefonu açmamak, toplantıda hiç
konuşmamak… hepsi mesajdır ve karşı taraf bunları mutlaka bir şekilde yorumlar.
Yani “ben bir şey demedim ki” diye bir savunma
yoktur. Demediğiniz şey de konuşur. Küsen eşin, sessiz kalan çocuğun,
mesajı okuyup cevap vermeyen arkadaşın hepsi yüksek sesle konuşmaktadır.
Watzlawick'in bu tespiti, aşağıda söyleyeceğim şeyin
bilimsel karşılığıdır: İletişim yoksa, iletişimsizlik vardır. Boşluk diye bir
seçenek yoktur.
Lasswell: Bunu kim söylüyor ve amacı ne?
Harold Lasswell, 1948'de iletişimi analiz etmek için
bugün hâlâ kullanılan formülü yazdı: “Kim, kime, hangi kanaldan, ne söylüyor
ve hangi etkiyle?”
Lasswell'in bize kazandırdığı alışkanlık şudur: Bir mesajı
değerlendirirken sadece söylenene bakmayın; “bunu kim söylüyor ve amacı ne?”
diye sorun.
Bu soru, bugün bir haberi paylaşmadan önce sorulması gereken
tek sorudur. Ve maalesef en az sorulanıdır.
McLuhan: Araç, mesajdır
Kanadalı iletişim kuramcısı Marshall McLuhan, Medyayı
Anlamak (Understanding Media, 1964) adlı eserinde tarihin en tartışılan
iletişim tespitini yaptı: “Araç, mesajdır.”
Ne demek istiyor? Televizyonda ne izlediğinizin (içeriğin)
sandığınız kadar önemi yoktur; televizyonun kendisi sizin dünyayı algılama
biçiminizi değiştirir. Araç, içeriği şekillendirir. Mektupla söylenen bir söz,
telefonla söylenen aynı sözden farklıdır; yüz yüze söylenenden ise bambaşkadır.
McLuhan aynı zamanda elektronik iletişim sayesinde dünyanın “küresel
bir köye” dönüşeceğini, herkesin birbirinden anında haberdar olacağını
söyleyerek interneti daha o yıllarda öngörmüştür.
Not düşelim: Platon 2.400 yıl önce yazının hafızayı
öldüreceğinden endişeleniyordu. McLuhan televizyonun algıyı değiştirdiğini
söyledi. Bugün akıllı telefonlar için aynı tartışmayı yapıyoruz. Araç
değişiyor, endişe aynı kalıyor.
Drucker: Söylenmeyeni duymak
Modern yönetim biliminin babası sayılan Peter Drucker
(1909–2005), iş dünyası için iletişimin en kritik tanımını yapmıştır: “İletişimdeki
en önemli şey, söylenmeyeni duymaktır.”
İnsanlar her zaman duygularını veya ihtiyaçlarını kelimelere
dökemezler. Korkular, çekinceler ve arzular satır aralarındadır. Gerçek
iletişimci, kelimelerin arkasındaki duyguyu okuyan kişidir.
Eşinizin, çocuğunuzun veya iş arkadaşınızın söyleyemediğini
duyduğunuzda, aranızda derin bir bağ ve güven kurulur. “İyiyim” diyen
ama iyi olmayan bir insanı fark edebilmek, bütün iletişim kitaplarından daha
değerlidir.
Thomas Gordon: İletişim öğretilebilir bir beceridir
Psikolog Thomas Gordon (1918–2002), bu yazının tezini
bir program hâline getiren adamdır. “Etkili Anne - Baba Eğitimi” ve “Etkili
Öğretmenlik Eğitimi” programlarıyla iletişimi bir yetenek olmaktan çıkarıp
öğretilebilir bir beceri olarak kurgulamıştır.
En bilinen katkısı “ben dili”dir. Şu farka bakın:
·
“Sen hep geç kalıyorsun, sorumsuzsun!” >
suçlama. Karşı taraf savunmaya geçer.
·
“Beklerken endişeleniyorum ve programım
aksıyor.” > duygu bildirimi. Karşı taraf dinler.
İkisi de aynı olayı anlatıyor. Ama biri kavga başlatıyor,
diğeri çözüm. Gordon'ın öğrettiği şey, dünyanın en basit ve en çok işe yarayan
iletişim tekniklerinden biridir. Ve okulda öğretilmediği için çoğumuz kırk
yaşından sonra tesadüfen öğreniyoruz.
Rosenberg: Şiddetsiz iletişim
Amerikalı psikolog Marshall Rosenberg (1934–2015),
modern dünyada iletişimin kalitesini artırmaya yönelik en sistematik yaklaşımı
geliştirdi: Şiddetsiz İletişim.
Ona göre iletişimimiz genellikle yargılayıcıdır: “Sen
tembelsin”, “Hatalısın.” Rosenberg bunun yerine dört adımlı bir
formül önerir:
Gözlem > Duygu > İhtiyaç > Rica
“Bu hafta üç akşam yemeğe gelmedin (gözlem). Bu
beni yalnız hissettiriyor (duygu). Birlikte vakit geçirmeye ihtiyacım
var (ihtiyaç). Haftada bir akşamı birlikte planlayabilir miyiz? (rica)”
Ve en güzel cümlesi: “Yargılarımız, karşılanmamış
ihtiyaçlarımızın trajik ifadeleridir.”
Yani birisi size sert davrandığında, aslında karşılanmamış
bir ihtiyacını beceriksizce ifade ediyordur. Bunu bilmek, sinirlenmeden önce
durup düşünmeyi öğretir.
Ursula K. Le Guin: Dinlemek, alan açmaktır
Bilimkurgu ve fantastik edebiyatın en önemli yazarlarından Ursula
K. Le Guin (1929–2018), dinlemeyi pasif bir hâl değil, bir eylem olarak
görür. Ona göre konuşmak çoğu zaman bir güç gösterisidir; dinlemek ise bir
kabul ediş ve alan açma eylemidir.
İletişim, iki kişinin birbirine kelime fırlatması değil, ortak
bir anlam havuzu oluşturmasıdır. Kazanan - kaybeden yoktur; ya ikisi de
anlaşır ya ikisi de anlaşamaz.
Chomsky: Manipülasyona karşı uyanık olun
Dilbilimci ve medya eleştirmeni Noam Chomsky, kitle
iletişim araçlarının halkı bilgilendirmek için değil, güç sahiplerinin çıkarına
uygun “rıza üretmek” için çalıştığını savunur.
Chomsky'nin uyarısı Lasswell'in sorusunu tamamlar: Bir mesaj
karşınıza çıktığında sadece “doğru mu?” diye değil, “bu bana neden
şimdi ve bu şekilde gösteriliyor?” diye sorun.
Doğan Cüceloğlu: Canların birbirine değmesi
Ülkemizin en tanınan iletişim uzmanı Doğan Cüceloğlu'na göre
iletişim, kelimelerin alışverişi değil, canların birbirine değmesidir.
Cüceloğlu'nun en kıymetli tespiti şudur: Her insan,
karşısındakinden (özellikle anne - babasından, öğretmeninden ve yöneticisinden)
şu beş mesajı duymak için çırpınır. İletişim, kelimelerle değil, tavırla bu
mesajları verme sanatıdır:
1.
Umursanıyorum. (Seni görüyorum, fark
ettim.)
2.
Kabul ediliyorum. (Seni olduğun gibi,
yargılamadan kabul ediyorum.)
3.
Değerliyim. (Sen benim için önemlisin,
yer dolduran bir eşya değilsin.)
4.
Yeterliyim. (Sana güveniyorum,
yapabilirsin.)
5.
Seviliyorum. (Varlığından mutluluk
duyuyorum.)
İkinci kıymetli tespiti ise niyet üzerinedir.
Cüceloğlu'na göre iletişim kazalarının çoğunun altında kelime hatası değil, niyet
bozukluğu yatar: hükmetmek, aşağılamak, hava atmak, suçlamak. “İletişime
başlamadan önce niyetini kontrol et. Niyetin bağ kurmak mı, yoksa haklı çıkmak
mı? Eğer niyetin üzüm yemek değil de bağcıyı dövmekse, dünyanın en iyi hitabet
sanatını da bilsen o iletişim zehirlidir.”
Ve iletişimin en büyük kanserinin samimiyetsizlik
olduğunu söyler: İçinizden gelenle ağzınızdan çıkan bir olsun. Maskeyle
konuşursanız, karşınızdaki de maskeyle cevap verir.
Beşinci
çağın özeti: Bu
çağda iletişim ölçülebilir bir bilime, öğretilebilir bir tekniğe ve bir meslek
dalına dönüştü. Shannon şemasını çizdi, Rogers dinlemeyi öğretti, Gordon
müfredatını yazdı, Rosenberg formülünü kurdu. Yani insanlık artık iletişimin
nasıl öğretileceğini de biliyor. Sorumuz şu: Öyleyse neden öğretmiyoruz?
ALTINCI ÇAĞ: EKRAN ÇAĞI (2000 – …)
Şimdi bugüne gelelim. Çünkü tarihin bu bölümünü biz
yazıyoruz.
İnsanlık tarihinde hiçbir nesil bizim kadar çok iletişmedi.
Cebimizde, tarihin bütün kütüphanelerinden daha fazla bilgiye ulaşan ve
dünyanın öbür ucundaki insanla saniyede konuşmamızı sağlayan bir alet
taşıyoruz. Günde onlarca, yüzlerce mesaj yazıyoruz.
Ama hiçbir nesil de bu kadar az anlaşmadı.
Ekran Çağı'nın iletişimimize yaptıklarını sıralayayım:
·
Yazışıyoruz ama konuşmuyoruz. Bir mesaj,
sesin tonundan, yüzün ifadesinden ve bedenin duruşundan yoksundur. Aynı cümle,
kime ve nasıl okunduğuna göre bambaşka anlaşılır. “Tamam.” yazdınız; karşı
taraf onu kızgınlık sandı. Kavga çıktı. Bunu hepimiz yaşadık. İletişimin yüzde
kaçının kelimelerde olduğunu düşünürseniz, ekranda ne kadarını kaybettiğimizi
anlarsınız.
·
Klavye cesareti icat oldu.
Karşımızdakinin yüzünü görmediğimiz için, söylediğimiz cümlenin acıttığını da
görmüyoruz. Yüz yüze söylemeye asla cesaret edemeyeceğimiz sözleri klavyeyle
rahatça yazıyoruz. Musevilikteki “Lashon Hara”, bugün “yorum” adı altında
serbestçe işleniyor.
·
Dinlemeyi bıraktık, sıramızı beklemeye
başladık. Epiktetos “anlamak için dinleyin” demişti. Bugün insanlar
birbirini dinlemiyor; karşısındaki konuşurken kendi cevabını hazırlıyor. Sosyal
medya bunu bir kültür hâline getirdi: herkes yayın yapıyor, kimse almıyor.
Kierkegaard'ın “gevezelik çağı” dediği şeyin zirvesindeyiz.
·
Kelime hazinemiz daralıyor. Wittgenstein “dilimin
sınırları dünyamın sınırlarıdır” demişti. Karakter sınırlarına sıkışmış,
kısaltmalarla konuşan, duygusunu kelime yerine surat işaretiyle anlatan bir
nesil yetişiyor. Kendini ifade edemeyen insanın öfkeye sığındığını hatırlayın.
·
Sofistler kazandı. Algoritmalar bize
doğru olanı değil, tıklanan olanı gösteriyor. En yüksek sesle, en
abartılı biçimde, en kışkırtıcı şekilde konuşan görünüyor. Protagoras ve
Gorgias'ın “mutlak doğru yoktur, ikna edici doğru vardır” tezi, 2.500
yıl sonra sanayileşti.
·
Kendi yankı odalarımızda yaşıyoruz.
Montaigne “beni çelişen adam eğitir” demişti. Bugün ise herkes kendisiyle aynı
düşünenleri takip ediyor, farklı düşüneni engelliyor. Böylece hem haklı hem de
cahil kalıyoruz.
Yanlış anlaşılmasın: Teknolojiye karşı değilim. Platon
yazıya karşı çıktı, haksız çıktı. Kierkegaard gazeteye çıkıştı, gazete kaldı.
Araçlar gelir, gider. Ama şunu görmemiz gerekiyor: Araçlarımız beş bin yılda
inanılmaz gelişti, becerimiz aynı kaldı.
Elimizde uzay çağı bir iletişim aracı, kafamızda ise mağara
çağından kalma bir iletişim eğitimi var.
Peki ne yapmalı?
Bu yazının başında sormuştum: Gerçekten ilk ne zaman
iletişim dersi aldınız?
Çoğumuzun cevabı “hiç” veya “kırk yaşımdan sonra,
bir kursta, hem de kendi paramla” oluyor.
Halbuki bakın neyi ıskalıyoruz:
·
Boşanmaların büyük kısmının altında iletişim
kazaları yatıyor.
·
İşten ayrılmaların temel sebebi ücret değil,
yöneticiyle kurulan iletişim.
·
Okuldaki akran zorbalığı, bir iletişim ve empati
sorunu.
·
Trafikte, komşulukta, siyasette yaşadığımız
kavgaların çoğu, meramını anlatamamaktan ve anlamak için dinlememekten doğuyor.
Beş bin yıldır herkes aynı şeyi söylüyor, biz hâlâ
öğretmiyoruz. Matematik öğretiyoruz; çocuğumuz integral çözüyor ama arkadaşına
kırılmadan itiraz etmeyi bilmiyor. Biyoloji öğretiyoruz; hücreyi biliyor ama
karşısındakinin yüzündeki üzüntüyü okuyamıyor.
Öneriyorum: İletişim, ortaokuldan itibaren müfredatta
bağımsız bir ders olsun.
Peki bu derste ne öğretilecek? Havada kalmasın diye
taslağını da ben çıkarayım:
1.
Dinleme. Anlamak için dinlemekle cevap
vermek için dinlemenin farkı. Aktif ve empatik dinleme teknikleri. (Epiktetos,
Rogers)
2.
Ben dili. Suçlamadan derdini anlatmak. “Sen
şöylesin” yerine “ben böyle hissediyorum”. (Gordon)
3.
Geri bildirim. Kişiliği değil davranışı
eleştirmek. Övgüyü ve eleştiriyi doğru yerde, doğru zamanda vermek.
4.
Empati. Karşındakinin yerine geçebilmek;
onun ihtiyacını ve duygusunu okuyabilmek. (Cüceloğlu'nun beş mesajı)
5.
Çatışma çözümü. Kavga etmeden
anlaşmazlığı çözmek. Uzlaşma, müzakere, özür dileme ve affetme.
6.
Beden dili. Sözsüz iletişimi okumak ve
yönetmek. (Quintilian, El - Cahiz)
7.
İkna ile manipülasyon farkı. Ethos - Pathos
- Logos nedir, propaganda nedir, “bunu kim söylüyor ve amacı ne?” (Aristo,
Lasswell, Chomsky)
8.
Dijital iletişim ve mahremiyet. Yazılı
mesajın tuzakları, klavye cesareti, dijital ayak izi, paylaşmadan önce
doğrulama.
9.
Konuşma ve sunum. Topluluk önünde derdini
anlatabilmek. Giriş - gelişme - sonuç. (Koraks ve Tisias'tan beri değişmedi.)
10.
Yazılı ifade ve kelime hazinesi. Çünkü
dilinin sınırları, dünyanın sınırlarıdır. (Wittgenstein)
Bu on maddeyi öğrenmiş bir nesil; daha az kavga eder, daha
az boşanır, daha az küser, işini daha iyi yapar ve daha mutlu yaşar. Buna
inanıyorum.
Ders gelene kadar anne - babalara üç ödev:
·
Evde dinlendiğini hissettirin. Çocuğunuz
konuşurken telefonu bırakın ve yüzüne bakın. Dinlenmeyi tatmayan çocuk,
dinlemeyi de öğrenmez.
·
Kendi dilinizi düzeltin. Çocuk, size
söylediklerinizi değil, sizi taklit eder. Evde bağırarak konuşuluyorsa, o çocuk
dünyayla bağırarak konuşur.
·
Kelime hediye edin. Kitap okutun, okuyun,
birlikte konuşun. Çocuğunuza vereceğiniz en kalıcı miras, duygusunu
anlatabilecek kadar kelimesinin olmasıdır.
Son söz
Beş bin yıllık bir yolculuk yaptık. Mısırlı bir vezirden
başladık, Sümer tabletlerine, Yunan meydanlarına, Roma mahkemelerine, Anadolu
dergâhlarına, Avrupa matbaalarına ve nihayet elimizdeki ekrana geldik.
Ve şunu gördük: İletişimin önemi günümüze ait değildir.
İnsanlık bunun değerini binlerce yıl önce keşfetmiş ve nasıl olması gerektiğini
neredeyse bugünküyle aynı şekilde tarif etmiştir. Büyük ihtimalle insanlık
konuşmaya başladığı günden beri iletişimin önemini vurgulamaktadır.
Yazının başında iki okulun çarpıştığını söylemiştim. Ahlakçılar
“iyi ol ki iyi konuşasın” dedi; faydacılar “iyi görün, yeter”
dedi. Şimdi cevabımı vereyim: Machiavelli'nin yolu kısa vadede kazandırır, ama
kurduğu her şey vitrin kalınlığındadır. Quintilian'ın yolu yavaştır, ama
ömürlüktür. Bir insanı, bir aileyi, bir şirketi ve bir ülkeyi ayakta tutan da
ikincisidir. Çocuklarımıza hangisini öğreteceğiz? İşte bütün mesele bu.
Bilirsiniz; iletişim yoksa, iletişimsizlik vardır. İletişimsizlik
yüzünden başımıza pek çok kötü şey gelmiştir. Geç kalmışızdır, yanlış
yapmışızdır, yanlış anlaşılmışızdır, yanlış anlamışızdır, ziyan etmişizdir,
çatışmışızdır, küsmüşüzdür, boşanmışızdır, kovulmuşuzdur, rezil olmuşuzdur.
İletişimsizlik yaşam kalitemizi böylesine bozuyorsa,
çocuklarımıza erken yaşta iletişimin önemini anlatmamız, doğru iletişim için ne
yapmaları gerektiğini söylememiz ve göstermemiz gerekmez mi?
Çocuklarımızın, torunlarımızın ve gelecek nesillerin daha az
iletişim sorunu yaşaması, birlikte daha mutlu yaşamaları için İletişim
Dersleri başlasın, diyorum.
Siz ne dersiniz?
