1 Ocak 2015 Perşembe

İletişimin Tarihi Önemi (veya Derslik Önemi)

Bu makalemde neler bulacağınıza dair kısa bir video oluşturdum. Videoyu izledikten sonra okumayı tercih edebilirsiniz.


İletişim… Hayatımızın her anında var olan, bazen farkında bile olmadığımız, ama onsuz yapamadığımız bir olgu. Fakat bu basit gibi görünen kavram, tarihin en eski dönemlerinden beri üzerine düşünülmüş, tartışılmış ve belki de bugün bildiğimizden çok daha derin anlamlar yüklenmiş.

 

Duygu ve düşüncelerimizi, bilgi ve tecrübelerimizi, haberleri ve anekdotları, duyduklarımızı ve gördüklerimizi temasta olduklarımıza iletişimle aktarabiliriz. Bu iletişim; sözlü, yazılı veya beden diliyle olabilir.

 

Ağzı olan konuşabilir, kalemi ve klavyesi olan yazabilir; ama her duyulan, her yazılan anlaşılmaz. Eğer iletişim düzeyimiz iyiyse konuştuklarımız da yazdıklarımız da daha iyi anlaşılır. Karşı tarafı daha iyi anlarız, ilişkilerimiz daha sağlıklı ilerler, yaşam kalitemiz artar.

 

Eşimizle, çocuklarımızla, anne - babamızla, kardeşlerimizle, komşumuzla, yakın arkadaşlarımızla, çalışma arkadaşlarımızla, astlarımızla, üstlerimizle kurduğumuz iletişimin kapsamı, kalitesi ve başarısı elbette birbirinden farklı olacaktır. Önemli olan, “nabza göre şerbet” misali kiminle, nerede, ne zaman, hangi şartlar altında nasıl iletişim kurduğumuzun farkına vararak iletişimimizi kurgulayabilmektir.

 

İyi iletişim becerilerine sahipseniz sosyal hayatta daha mutlu, iş hayatında daha başarılı olabilirsiniz.

 

Hal böyleyken iletişim üzerine ne kadar düşündük, ne kadar okuduk, ne kadar araştırdık, ne kadar ders aldık?

 

Gerçekten ilk ne zaman iletişim dersi aldınız?

 

Bazılarınızın “ne ilki, hiç iletişim dersi almadık ki” dediğini duyar gibi oluyorum.

 

Halbuki matematik, fizik, kimya, biyoloji kadar gerekli bir ders bence. İletişim hakkında bilgisi ve bilinci yüksek toplumların huzur ve mutluluk seviyesinin de yüksek olacağına inanıyorum.

 

Keşke ortaokuldan itibaren böyle bir ders olsa müfredatta.

 

Gelin önce tarihten iletişim dersleri alalım, sonra sözü varacağı noktaya ulaştıralım.

 

Yola çıkmadan: Tarih boyunca iki okul çarpıştı

 

Bu yazıyı hazırlarken beş bin yıllık bir listeye baktım ve şunu fark ettim: İnsanlık iletişim üzerine düşünmeye başladığı günden beri iki ayrı okul birbiriyle kavga ediyor.

 

·         Birinci okul: Ahlakçılar. Onlara göre iletişim, iyi insan olmanın uzantısıdır. Ptahhotep'ten Konfüçyüs'e, Sokrates'ten Quintilian'a, Mevlânâ'dan Cüceloğlu'na uzanan bu damarın özeti şudur: Doğruyu söyle, dinle, nazik ol, niyetin temiz olsun. İyi olmayan, iyi konuşamaz.

 

·         İkinci okul: Faydacılar. Onlara göre iletişim bir güç aracıdır. Sofistlerden Machiavelli'ye, oradan bugünkü algı yönetimine uzanan bu damarın özeti ise şu: Mutlak doğru yoktur, ikna edici doğru vardır. Ne olduğun değil, nasıl göründüğün önemlidir.

 

Bu iki okul beş bin yıldır çarpışıyor. Ve açık söyleyeyim: tarih boyunca ahlakçılar daha çok yazdı, ama faydacılar daha çok kazandı.

 

Bu yazıyı okurken bu çarpışmayı aklınızın bir köşesinde tutun. Sonunda buna döneceğiz.

 

BİRİNCİ ÇAĞ: BİLGELİK ÇAĞI (MÖ 3200 – 500)

 

Önce alet geldi: Yazı

İletişim tarihinin ilk büyük kırılması bir düşünce değil, bir icattır: yazı.

 

MÖ 3200 dolaylarında Sümerler çivi yazısını bulduğunda insanlık ilk defa zamanı aştı. O güne kadar söylenen söz, söylendiği anda kaybolurdu. Yazıyla birlikte söz kalıcı oldu. Ölmüş bir adam artık konuşabiliyordu. Bugün Ptahhotep'in beş bin yıl önce oğluna verdiği öğütleri okuyabiliyorsak, sebebi budur.

 

İkinci büyük kırılma MÖ 1050 dolaylarında Fenike alfabesiyle geldi. Çivi yazısı ve hiyeroglif yüzlerce işaret gerektiriyordu; bunları öğrenmek bir ömür sürüyordu, dolayısıyla okuryazarlık rahiplerin ve katiplerin tekelindeydi. Fenikeliler işi 22 harfe indirdi. Bu, tarihin ilk iletişim demokratikleşmesidir. Yazı, sarayın malı olmaktan çıkıp tüccarın, denizcinin, sıradan insanın malı oldu.

 

Aklınızda tutun: iletişim tarihinde her sadeleşme, iletişimi yaygınlaştırmıştır. Bugün de öyledir. Anlaşılmayan söz, söz değildir.

 

Ptahhotep: Tarihin ilk iletişim uzmanı

Eski Mısır'da bir vezir olan Ptahhotep (MÖ 2400 civarı), tarihteki ilk “iletişim uzmanı” sayılabilir. Oğluna iyi bir yönetici ve iyi bir insan olması için yazdığı öğütler, dünyanın bilinen en eski kitaplarından biri olarak kabul edilir.

 

Ptahhotep'in tespitleri bugün bile geçerli:

-          Dinlemek konuşmaktan önce gelir. İyi dinleyen, konuşanın gönlünü kazanır.

-          Gereksiz konuşmaktan kaçın. “Söz gümüşse sükût altındır” prensibinin beş bin yıl öncesi.

-          Öfkeyle konuşma, gerçeğe sadık kal.

 

Şunu bir düşünün: Piramitler henüz yeniyken bir adam oturmuş, “önce dinle, öfkeyle konuşma” diye yazmış. Aradan beş bin yıl geçmiş, biz hâlâ aynı şeyi öğrenemedik.

 

Şuruppak: Sözün senet olması

Sümerlerden bize kalan “Şuruppak'ın Oğlu Ziusudra'ya Öğütleri”, Ptahhotep ile çağdaş, hatta ondan biraz daha eski olabilecek bir metindir. Burada da sosyal iletişim üzerine tavsiyeler var:

·         “Kavgaya karışma, sakin konuş.”

·         “Yalan söyleme, sözün senet olsun.”

 

İki farklı medeniyet, birbirinden habersiz, aynı sonuca varıyor. Bu tesadüf değil. İnsan doğası her yerde aynı olduğu için, iletişimin kuralları da her yerde aynı çıkıyor.

 

Hititler: Diplomasi bir iletişim biçimidir

Hitit kralı I. Şuppiluliuma (MÖ 1344–1322) döneminde devletlerarası ilişkiler artık düzenli yazışmalarla yürütülüyordu. Amarna mektupları olarak bilinen bu yazışmalar, tarihin ilk profesyonel diplomatik iletişim örnekleridir.

 

Ve Hitit arşivlerinde tarihin en ünlü iletişim kazalarından biri kayıtlıdır: Mısır'dan gelen bir mektupta, kocasını kaybetmiş bir kraliçe Hitit kralından kendisine bir prens göndermesini, onunla evleneceğini yazar. Şuppiluliuma bu teklife inanmaz. Doğrulamak için elçi gönderir, cevap bekler, aylar geçer. Nihayet oğlunu yola çıkardığında iş işten geçmiştir; prens yolda öldürülür ve iki devlet savaşa tutuşur.

 

Buradan çıkarılacak ders çok modern: İletişimde şüphe etmek de, gecikmek de bedel ödetir. Doğrulamak akıllıcadır ama doğrulama süreci sonucu öldürecek kadar uzarsa, ortada doğrulanacak bir şey kalmaz. Bugün gelen bir e - postaya bir hafta cevap vermeyen yöneticinin yaptığı da aynı hatadır; sadece bedeli daha küçüktür.

 

Homeros: Ezberlenebilen söz, yaşayan sözdür

İlyada ve Odysseia'nın yazarı olarak bilinen İzmirli Homeros (MÖ 9. yüzyıl dolayları), yazının henüz yaygın olmadığı bir çağda binlerce dizeyi nasıl aktardı?

 

Cevap, iletişim tekniğinde: kalıp kullanarak. “Çevik ayaklı Akhilleus”, “gül parmaklı şafak”, “şarap rengi deniz”… Bu tekrar eden sıfatlar süs değildir; ozanın hafızasına destek olan, dinleyicinin zihnine kazınan birer hafıza çengelidir.

 

Bugünkü sloganların, reklam jinglelarının, akılda kalan cümlelerin atası budur. Homeros bize şunu öğretir: Akılda kalmayan mesaj, iletilmiş sayılmaz.

 

Konfüçyüs: Bir ülkeyi yönetseydim önce dili düzeltirdim

MÖ 551–479 arasında yaşamış Konfüçyüs, öğretileriyle asırlardır insanlara rehberlik etmiştir. Kendisine “Bir ülkeyi yönetseydiniz ilk işiniz ne olurdu?” diye sorulduğunda verdiği cevap efsanedir: “Dili düzeltirdim.

 

Şaşıran öğrencilerine açıklaması daha da çarpıcıdır: Kelimeler doğru kullanılmazsa düşünceler doğru anlatılamaz; düşünceler doğru anlatılamazsa yapılması gerekenler yapılamaz; işler yapılamazsa ahlak ve sanat bozulur; ahlak bozulursa adalet şaşar; adalet şaşarsa halk ne yapacağını bilemez.

 

Yani Konfüçyüs'e göre bir ülkenin çöküşü, kelimelerin yozlaşmasıyla başlar. Bugün siyasetteki, iş dünyasındaki ve medyadaki dile bakınca, adamın ne demek istediğini daha iyi anlıyoruz.

 

Bir sözü daha var: Asil insan, sözlerinde yavaş, eylemlerinde hızlı olmalıdır. Çok konuşmak değil, öz konuşup iş yapmak erdemdir.

 

Sun Tzu: Muğlak talimat, kaybedilmiş savaştır

“Savaş Sanatı” ile tanınan Çinli bilge Sun Tzu, komutanların ve devlet adamlarının doğru iletişimle zafer kazanabileceğini söyler:

·         Güvenilirlik esastır. Askerinin güvenini kazanmayan komutan savaşı kazanamaz.

·         Talimat net olmalıdır. Muğlak ve birbiriyle çelişen emirler orduyu felç eder. (Not: Talimatı net anlaşılmadıysa suç askerin değil, komutanındır. Sun Tzu bunu açıkça söyler.)

·         Dinlemek şarttır. Astlarının görüşünü almayan komutan, sahayı göremez.

·         Motivasyon iletişimle sağlanır.

 

Bu dört madde, bugün herhangi bir yöneticilik kitabının ilk sayfasına konsa kimse yadırgamaz.

 

Birinci çağın özeti: İnsanlık daha yazıyı yeni bulmuşken iletişimin temel kurallarını çoktan koymuştu: Dinle. Az ve öz konuş. Doğru söyle. Öfkeyle konuşma. Sözünün arkasında dur. Kelimeleri doğru seç. Beş bin yıldır bu listeye kayda değer bir madde eklenmedi. Sadece unutuldu ve yeniden hatırlandı.

 

İKİNCİ ÇAĞ: RETORİK ÇAĞI (MÖ 500 – MS 150)

 

Bu çağda iletişim, bilgelik öğüdü olmaktan çıkıp öğretilebilir bir teknik hâline geldi. Yani tarihte ilk defa “iletişim dersi” verilmeye başlandı. (Evet, bu yazının tezi 2.500 yıl önce zaten uygulanmıştı. Biz sonra vazgeçtik.)

 

Koraks ve Tisias: İlk iletişim öğretmenleri

MÖ 5. yüzyılda Sicilya'da yaşayan Koraks ve Tisias, iletişimi teknik bir disiplin olarak ele alan ilk kişilerdir. Mahkemelerde kendini savunmak zorunda kalan sıradan insanlar için ikna edici konuşma sanatını formüle ettiler.

 

Bir konuşmanın giriş  -  gelişme  -  sonuç şeklinde düzenlenmesi gerektiğini ilk onlar söyledi. Yani bugün ilkokulda “kompozisyonun üç bölümü vardır” diye öğrendiğimiz şey, 2.500 yıllık bir iletişim buluşudur.

 

Dikkat edin: retorik, mahkemede kendini savunamayan insanların ihtiyacından doğdu. İletişim eğitimi, en başından beri bir hak arama aracıydı.

 

Sofistler: “Mutlak doğru yoktur, ikna edici doğru vardır

Protagoras ve Gorgias gibi Sofist filozoflar (MÖ 5. yüzyıl), iletişimi bir güç ve ikna aracı olarak gördüler. Onlara göre mutlak doğru yoktu; ikna edici olan doğruydu. Sözcüklerin gücüyle en zayıf argümanı bile en güçlü hâle getirmeyi öğrettiler ve bunu para karşılığı yaptılar.

 

Bu, modern algı yönetiminin ve propagandanın atasıdır. İkinci okul, yani faydacılar, tarih sahnesine burada çıktı.

 

Aiskhylos: Duyulmayan doğrunun trajedisi

Antik Yunan'ın büyük trajedi yazarı Aiskhylos (MÖ 525–455), Agamemnon oyununda iletişim tarihinin en acı sahnesini yazmıştır. Kâhin Kassandra geleceği doğru bilir. Saraya gelecek felaketi görür, haykırır, anlatır. Ama ona lanet edilmiştir: doğruyu söyleyecek, kimse inanmayacaktır. Sonunda felaket aynen gerçekleşir.

 

Bu hikâyeyi neden anlatıyorum? Çünkü iletişim sadece “doğruyu söylemek” değildir. Doğruyu söyleyip anlaşılamamak da bir iletişim başarısızlığıdır ve faturası yine söyleyene çıkar. Her işyerinde, her ailede bir Kassandra vardır: haklıdır, uyarmıştır, dinlenmemiştir. Ama tarih onu haklı değil, etkisiz sayar.

 

Sokrates: Konuş ki seni göreyim

Sokrates (MÖ 469–399) diyaloğu çok önemsemiş ve teorize etmiştir. “Sokratik Yöntem” olarak bilinen bu teknik, aslında iletişimin temel taşlarından biridir: doğru bilgiye ulaşmanın yolu, karşılıklı konuşmak ve sorgulamaktan geçer.

 

Ona atfedilen meşhur söz şudur: “Konuş ki seni göreyim.”

 

Sokrates bu sözle, bir insanın giysisinin, statüsünün, görünüşünün onun kim olduğu hakkında hiçbir şey söylemediğini vurgular. Bir insanı gerçekten görmek, ancak o kişi düşüncesini kelimeye döktüğünde mümkündür. Dil, karakterin en net aynasıdır.

 

Yani iletişim sadece bilgi aktarımı değildir; nasıl düşündüğünüzü, değer yargılarınızı ve bilgeliğinizi ele veren bir eylemdir. Ağzınızı açtığınız an, kim olduğunuzu söylemiş olursunuz.

 

Platon: Tarihin ilk teknoloji eleştirisi

Platon (MÖ 424–348) iletişimi eğitim ve liderlik bağlamında ele alır:

·         İyi bir eğitim, bireyin düşünme ve dolayısıyla iletişim yeteneğini geliştirir. Bireyleri arasında iyi iletişim olan topluluklar daha az iç çatışma yaşar, dışarıya karşı daha çok birlik olur.

·         İyi bir lider halkla etkili iletişim kurmalı, halkın arasına karışabilmeli, dertleri dinlemeli, yapamadıklarını açıklayabilmelidir. Halkıyla yüzleşmekten çekinmemelidir.

·         İletişim dürüstlük temelinde olmalı, yalandan ve manipülasyondan kaçınılmalıdır.

·         İletişimin önündeki engeller vardır: önyargılar, yanlış anlamalar, kötü niyet.

 

Ama Platon'un en ilginç yanı başka. Phaidros diyaloğunda, Sokrates'in ağzından yazıyı eleştirir. Der ki: Yazı insanın hafızasını zayıflatacak, insanlar bilmeden bildiklerini sanacak, üstelik yazılı metne soru soramazsınız, o size cevap vermez.

 

Düşünün: Tarihin ilk teknoloji eleştirisi, 2.400 yıl önce, yazıya karşı yapılmış. Bugün “çocuklar tablete bakmaktan kitap okumuyor” diye şikâyet ederken, aslında Platon'un cümlelerini tekrarlıyoruz. Her yeni iletişim aracı, kendinden önceki nesli endişelendirir. Bu da iletişim tarihinin değişmez kurallarından biri.

 

Aristoteles: İletişimi bilim yapan adam

İletişimi bilimsel bir çerçeveye oturtan ve en kapsamlı teoriyi yazan kişi Aristoteles'tir (MÖ 384–322). “Retorik” adlı eseri bugün hâlâ iletişim fakültelerinde temel kaynaktır.

 

Aristo, ikna edici iletişimin üç temel unsurunu belirlemiştir:

1.       Ethos: Konuşmacının güvenilirliği ve karakteri.

2.       Pathos: Dinleyicinin duygularına hitap etmesi.

3.       Logos: Mantıklı argümanlar ve kanıtlar sunması.

 

Bu üçlü, tarihte iletişim üzerine yapılmış en kalıcı tespittir. Bugün bir satış görüşmesini, bir siyasi konuşmayı, bir iş toplantısını veya bir aile tartışmasını bu üç başlıkla analiz edebilirsiniz.

 

Ve dikkat edin, Aristo ethos'u başa koymuştur. Yani mesajınızın gücü, önce sizin kim olduğunuza bağlıdır. Güvenilmeyen adamın en mantıklı argümanı bile inandırmaz.

 

Aristo'nun diğer tespitleri:

·         Konuşmacı dinleyicisini iyi tanımalı, onun ihtiyaç ve duygularına dikkat etmelidir.

·         İyi konuşma giriş, gelişme ve sonuçtan oluşur; mantıklı bir sırayla ilerler.

·         Konuşmadan önce konuya hazırlanmak şarttır; hazırlıksızlık etkiyi öldürür.

·         Retorik öğrenilir ve pratik yaparak geliştirilir.

 

Son madde bu yazının tezi için çok kıymetli. Aristo bile “bu iş çalışmayla olur” diyor. Peki biz bu çalışmayı ne zaman, nerede yapıyoruz?

 

Büyük İskender: Ortak dil, ortak hâkimiyet

Aristoteles'in öğrencisi Büyük İskender (MÖ 356–323), sadece askerî bir dehâ değildi. Fethettiği toprakları elinde tutabilmesinin sebebi, iletişimi bir birleştirme aracı olarak kullanmasıydı.

 

Yayıldığı coğrafyada ortak bir Yunanca (koine, yani “ortak dil”) yaygınlaştı. İskender Pers kıyafeti giydi, Pers adetlerini benimsedi, komutanlarını Pers soylularıyla evlendirdi. Bunlar jest değil, iletişim stratejisiydi: fethettiği halka “ben size yabancı değilim” mesajını veriyordu.

 

Buradan çıkan ders şu: Karşınızdakinin dilini konuşmuyorsanız, onu yönetemez, sadece bastırırsınız. Bu, bir imparatorluk için de, bir şirket için de, bir aile için de geçerlidir.

 

Cicero ve Caesar: Sözün iki yüzü

Romalı hatip Cicero (MÖ 106–43), iletişimi zirveye taşıyan isimdir. Ona göre iyi bir hatip sadece ağzı laf yapan biri değil; kültürlü, ahlaklı ve bilgili biri olmalıdır. Cicero, konuşma sanatının felsefeden, tarihten ve hukuktan beslenmesi gerektiğini savundu. Yani içi boş güzel konuşmaya karşı çıktı.

 

Roma'nın efsanevi generali Julius Caesar (MÖ 100–44) ise sözü bambaşka kullandı. Gallia Savaşı Hatıraları'nı, kendinden üçüncü tekil şahısla söz ederek yazdı: “Caesar şunu yaptı, Caesar bunu emretti.” Neden? Çünkü birinci tekil şahıs övünme gibi durur; üçüncü tekil şahıs ise tarafsız bir tarih anlatısı izlenimi verir.

 

Bu, tarihin en zekice kişisel marka çalışmalarından biridir. Caesar, kendi propagandasını objektif tarih kılığında Roma'ya okuttu. Bugün “üçüncü kişi ağzından yazılmış” şirket bültenlerini, LinkedIn tanıtımlarını görünce Caesar'ı hatırlayın.

 

Quintilian: İlk iletişim müfredatı

MS 1. yüzyılda yaşayan Quintilian, “Bir Hatibin Yetiştirilmesi” adlı 12 ciltlik dev eserinde iletişimin beşikten mezara süren bir eğitim süreci olduğunu anlatır. Belki de tarihin ilk kapsamlı iletişim müfredatı budur (ve bu yazının tezini 2.000 yıl önce hayata geçirmiştir).

 

Quintilian'ın çocuğun konuşmayı öğrenme evresinden başlayıp yetişkinliğe kadar uzanan programı, bugünkü okul müfredatlarının çoğundan daha kapsamlıdır. Beden dilini de ihmal etmemiş, jest ve mimiklerin nasıl kullanılacağına dair tarihin en detaylı teknik analizlerini yapmıştır: hangi parmak nasıl durmalı, togayla nasıl hareket edilmeli…

 

Ama en kıymetli tespiti şudur: Retorik, kötü adamın elinde tehlikeli bir silahtır. Sadece ahlaklı insan gerçek hatip olabilir.

 

Quintilian burada, Sofistlere ve onların çocuklarına açıkça meydan okur: Güzel konuşmayı ahlaktan ayırırsanız, elinizde bir erdem değil, bir silah kalır.

 

Epiktetos: İki kulak, bir ağız

Denizli (Hierapolis) doğumlu Stoacı filozof Epiktetos (MS 50–135), dinlemenin önemini belki de en sert vurgulayan isimdir. Ona atfedilen meşhur söz şudur: “İki kulağımız ve bir ağzımız var; demek ki konuşmaktan iki kat fazla dinlemeliyiz.” (Bu söz Kıbrıslı Zenon'a da atfedilir; kimin olduğu tartışmalıdır ama Stoa okulunun ortak fikri olduğu kesindir.)

 

Epiktetos'un asıl katkısı şu ayrımdır: Çoğu insan cevap vermek için dinler; oysa anlamak için dinlemek gerekir. Az konuşup çok dinleyen insan hem daha az hata yapar, hem karşısındakini onurlandırır, hem de gereksiz tartışmaların stresinden kurtulur.

 

Bugün “aktif dinleme” diye kurslarda öğretilen şeyin özü, iki bin yıl önce bir azat edilmiş kölenin ağzından çıkmış.

 

Tacitus: İletişimin kalitesi, özgürlüğün kalitesidir

Romalı tarihçi ve senatör Tacitus (MS 56–120), iletişim kalitesinin o toplumdaki özgürlük ortamıyla doğru orantılı olduğunu savunan ilk düşünürlerden biridir. Ona göre baskı rejimlerinde hitabet ölür, yerini dalkavukluk alır.

 

Neden artık Cicero gibi büyük hatipler çıkmıyor?” sorusuna verdiği cevap manidardır: “Çünkü cumhuriyet bitti.

 

Bu tespit sadece siyaset için geçerli değildir. Korkunun hâkim olduğu bir işyerinde de kimse gerçeği söylemez; herkes patronun duymak istediğini söyler. Toplantılar dolar, ama içi boşalır. İletişimin kalitesi, konuşanın cesaretine bağlıdır; cesaret ise ortamın özgürlüğüne.

 

İkinci çağın özeti: İletişim bu çağda öğretilebilir bir bilime dönüştü, kurumsal bir eğitimi oldu, kitapları yazıldı. Aristo çerçeveyi kurdu, Quintilian müfredatı yazdı. Ama aynı çağda Sofistler de “doğru değil, ikna edici olan kazanır” diyerek karşı bayrağı açtı. Bu kavga hâlâ sürüyor.

 

ÜÇÜNCÜ ÇAĞ: İNANÇ VE HİKMET ÇAĞI (150 – 1500)

 

Papa I. Gregory: Herkese aynı dille konuşulmaz

500'lü yıllarda yaşamış Papa 1.Gregory, “Çobanlık Kuralı” adlı eserinde kırka yakın farklı insan tipi tanımlamış ve her biriyle nasıl iletişim kurulacağını ayrı ayrı anlatmıştır: “Herkese aynı dille konuşulmaz. Erkekle kadına, gençle yaşlıya, fakirle zengine, neşeliyle üzgüne farklı hitap edilmelidir.

 

Bu, yazının başında söylediğim “nabza göre şerbet” ilkesinin bin beş yüz yıl öncesidir. Ve bugün pazarlamada “hedef kitle segmentasyonu” diye para karşılığı öğretilen şeyin ta kendisidir.

 

El - Cahiz: Doğu'nun ilk iletişim bilimcisi

Abbasi döneminde yaşamış El - Cahiz (776–868), Doğu'nun ilk “iletişim bilimcisi” sayılabilir. El - Beyan ve't - Tebyin (İfade ve Açıklama) adlı eseri doğrudan iletişim, retorik ve dilbilim üzerinedir. Bu kitapta El - Cahiz:

·         Bazen susmanın konuşmaktan daha etkili bir iletişim aracı olduğunu savunur.

·         El - kol hareketlerinin (jestlerin) anlamı nasıl tamamladığını inceler.

·         Konuşma bozukluklarının fizyolojik ve psikolojik nedenlerini araştırır. (Kekemelik üzerine yaptığı gözlemler, çağının çok ötesindedir.)

·         İletişimin temel kuralını koyar: Açıklık. Anlaşılmayan söz, söz değildir.

 

Fârâbî: Aristo'yu Doğu'ya taşıyan adam

Fârâbî (872–950), Aristoteles'in Retorik'ini İslam düşüncesine kazandıran isimdir. Ona göre bir toplumu bir arada tutan şey ortak inanç ve ortak dildir; erdemli şehrin lideri de halkına hakikati anlatabilmek için hitabeti bilmek zorundadır.

 

Fârâbî'nin özgün katkısı, iletişimi muhatabın seviyesine göre kademelendirmesidir: Filozofa burhan (kesin kanıt), aydına cedel (tartışma), halka ise hitabet ve temsil (örnek, benzetme, hikâye) ile anlatılır.

 

Bunu bugünkü dile çevirelim: Karşınızdakinin anlayacağı dili seçmezseniz, ne kadar haklı olduğunuzun hiçbir önemi yoktur. Mühendisin mühendisle konuştuğu gibi müşteriyle konuşması, doktorun tıp diliyle hastaya derdini anlatmaya çalışması hep bu hatadır.

 

Yusuf Has Hacib: Dil, kaderi belirler

11. yüzyılda yaşamış Karahanlı Türkü Yusuf Has Hacib, devlet adamlarına öğütler veren kitabı Kutadgu Bilig'de şöyle der: “İnsanda dilince değişir kader; ya yurda baş olur, ya başı gider.

 

Yani ağzından çıkan söz, seni ya yükseltir ya bitirir. Bir yöneticinin kariyeri hakkında söylenmiş belki de en özlü cümle budur.

 

Yusuf Has Hacib'in yöneticilere öğütleri şunlardır:

·         İstişare et. İyi lider, çevresindeki akıllı insanların görüşüne değer verir.

·         Söz hakkında adil ol. Herkesin konuşma hakkı olduğunu kabul et.

·         Dürüst ol. Yanıltıcı bilgi verme.

·         Empati kur. Halkın ve çalışanların ihtiyaçlarını ve duygularını anlamaya çalış.

·         Kaba konuşma. Nazik ve saygılı bir üslup benimse.

·         Örnek ol. Davranışın sözünü doğrulasın.

 

Mevlânâ: Söylediğin, karşındakinin anladığı kadardır

Mevlânâ Celâleddîn - i Rûmî (1207–1273), iletişimin en büyük paradoksuna parmak basar: “Sen ne dersen de, söylediğin, karşındakinin anladığı kadardır.” Bu cümle, bence bu yazıdaki en önemli cümledir. Çünkü iletişimin başarı ölçütünü konuşandan alıp dinleyene verir.

 

Çoğumuz şöyle düşünürüz: “Ben söyledim, anlamadıysa suç benim değil.” Mevlânâ diyor ki hayır, suç senin. Çünkü iletişim tek taraflı bir yayın değildir. Karşı tarafın seviyesini, ruh hâlini ve kapasitesini gözetmeyen bir konuşma, konuşma değil gürültüdür.

 

Ona atfedilen bir söz daha vardır: “Aynı dili konuşanlar değil, aynı duyguları paylaşanlar anlaşabilir.

 

Mevlânâ'nın öğrettiği pratik ders şudur: Anlaşılmadığınızda öfkelenmek yerine üslubunuzu değiştirin. Aynı cümleyi daha yüksek sesle tekrarlamak iletişim değildir; inatlaşmadır.

 

Yunus Emre: Söz ola kese savaşı

13. yüzyılın büyük Türk ozanı Yunus Emre, bütün bu kitapların anlattığını iki mısraya sığdırmıştır: “Söz ola kese savaşı, söz ola kestire başı.” Beş bin yıllık iletişim tarihini tek dizede özetlemek… İşte bu ustalıktır.

 

Dinler ne diyor?

Müslümanlık, Hristiyanlık, Musevilik, Zerdüştlük, Hinduizm ve Budizm'e baktığımızda hepsinin ortak bir noktada birleştiğini görüyoruz: Nasıl konuşursan öyle yaşarsın.

 

Müslümanlık. İslam'da iletişim, güzel ahlakın bir yansımasıdır; sözün içeriği kadar üslubu da önemlidir. Allah, Hz. Musa'yı Firavun'a gönderirken bile ona “kavl - i leyyin” (yumuşak söz) söylemesini emreder (Taha, 44). Yani en zalim muhataba bile üslup gözetilir. Hucurat Suresi'nde alay etmek, lakap takmak ve gıybet kesin dille yasaklanmıştır. Hz. Muhammed'in “Ya hayır söyle ya da sus” buyruğu, iletişimin kalitesizleştiği yerde sessizliğin daha erdemli olduğunu belirtir. “Tebessüm sadakadır” sözü ise beden dilinin değerine yapılmış bir vurgudur. Kendisi “El - Emin” yani güvenilir olarak bilinirdi; istişareyi severdi, ayrım yapmadan herkesle diyalog kurardı ve birinin sözünü kesmeyi bile kul hakkı sayardı.

 

Hristiyanlık. Söz (Logos) yaratıcı bir güce sahiptir. Yakup'un Mektubu'nda dil, koca gemiyi yönlendiren küçücük bir dümene benzetilir: küçük bir organdır ama tüm yaşamın yönünü değiştirir. Pavlus, ağızdan çıkan sözün dinleyene fayda vermesi gerektiğini söyler (Efesliler 4:29). Temel ilke sevgidir: gerçeği söylerken bile sevgiyle söylemek. Hz. İsa'nın altın kuralı “insanlara, size davranılmasını istediğiniz gibi davranın” empatinin en özlü tarifidir.

 

Musevilik. Dilin kullanımı konusunda belki de en detaylı kurallara sahip dindir. Süleyman'ın Özdeyişleri'nde “Dilin gücünde ölüm ve yaşam vardır” (18:21) denir. “Lashon Hara” (kötü dil) büyük bir günahtır: doğru olsa bile bir başkası hakkında olumsuz konuşmak yasaktır. Öğretiye göre dedikodu üç kişiyi birden öldürür: söyleyeni, dinleyeni ve hakkında konuşulanı.

 

Zerdüştlük. İnancın temel direği doğrudan iletişim üzerinedir: Humata, Hukhta, Hvarshta, yani “iyi düşünce”,” iyi söz”, “iyi eylem”. Dikkat edin, “iyi söz” tam ortada durur: düşünce ile eylem arasındaki köprüdür. Zerdüşt'e göre söz sadece bilgi aktarımı değil, gerçekliği inşa eden bir eylemdir; ağızdan çıkan her söz evrendeki düzeni ya güçlendirir ya bozar.

 

Hinduizm. Söz (Vak) tanrısal bir güç kabul edilir. “Söz bir oktur; ağızdan çıktıktan sonra geri dönmez.” Bhagavad Gita'da konuşma disiplini şöyle tarif edilir: huzursuzluk vermeyen, doğru, hoş ve faydalı sözler söylemek. Dürüstlük temel erdemdir ama ahimsa (şiddetsizlik) ile dengelenir; sözlü şiddet de şiddettir. Özet: Doğruyu söyle, hoşa gideni söyle; ama kırıcı olan doğruyu söyleme.

 

Budizm. İletişim, Nirvana'ya giden Sekiz Aşamalı Yol'un doğrudan bir parçasıdır: Samma Vaca, yani Doğru Söz. Dört şeyi yasaklar: yalan söylemek, ara bozucu konuşmak, kaba ve kırıcı konuşmak, boş konuşmak. Öğretiye göre sözlerin karması vardır; ağızdan çıkan her kelime bir enerji yayar ve döner dolaşır sahibine gelir.

 

Din

Anahtar kavram

Yasakladığı

Öğütlediği

Müslümanlık

Kavl - i leyyin (yumuşak söz)

Gıybet, alay, lakap takma

Ya hayır söyle ya sus

Hristiyanlık

Logos (söz/kelam)

Kötü söz, öfkeli dil

Gerçeği sevgiyle söyle

Musevilik

Lashon Hara (kötü dil)

Doğru olsa bile dedikodu

Diline hâkim ol

Zerdüştlük

Hukhta (iyi söz)

Yalan (Druj)

İyi düşün, iyi söyle, iyi yap

Hinduizm

Vak (söz) + Ahimsa

Kaba ve kırıcı söz

Doğruyu incitmeden söyle

Budizm

Samma Vaca (doğru söz)

Yalan, iftira, kabalık, boş laf

Farkındalıkla konuş

 

Gördüğünüz gibi, birbirinden binlerce kilometre ve yüzlerce yıl uzakta doğmuş altı inanç, aynı dört şeyi söylüyor: Yalan söyleme. Dedikodu yapma. Kaba konuşma. Boş konuşma.

 

Bu kadar farklı kaynağın bu kadar aynı şeyi söylemesi tesadüf olamaz. Demek ki bu kurallar keyfi değil; insanın bir arada yaşayabilmesinin asgari şartları.

 

Üçüncü çağın özeti: Bu çağda iletişim, tekniğin ötesine geçip ahlakın ve inancın merkezine yerleşti. Ortak sonuç şu oldu: Sözünü düzeltmeden hayatını düzeltemezsin.

 

DÖRDÜNCÜ ÇAĞ: MATBAA VE AKIL ÇAĞI (1450 – 1900)

 

Gutenberg: Tarihin en büyük iletişim devrimi

1450'lerde Johannes Gutenberg hareketli harflerle baskıyı Avrupa'da uygulamaya soktuğunda, iletişim tarihinin en büyük kırılması yaşandı. O güne kadar bir kitap, bir keşişin aylarca elle kopyalamasıyla çoğaltılıyordu. Kitap pahalıydı, nadirdi, kilisenin ve sarayın malıydı. Matbaadan sonra kitap ucuzladı, çoğaldı, halkın eline geçti.

 

Sonuçlarını sayalım: Reform hareketi (Luther'in tezleri matbaa sayesinde haftalar içinde Avrupa'ya yayıldı), okuryazarlığın patlaması, ulusal dillerin standartlaşması, bilimsel devrim, ulus devletlerin doğuşu, gazetenin icadı ve nihayet kamuoyu denen şeyin ortaya çıkışı.

 

Şu tespiti aklınızda tutun: Bir toplumun kaderini, o toplumda bilginin ne kadar hızlı ve ne kadar ucuz yayıldığı belirler. Matbaayı geç alan toplumlar, tarih yarışını da geç aldı. Bu, bizim coğrafyamız için üzerinde uzun uzun düşünülecek bir cümledir.

 

Machiavelli: Herkesin tersini söyleyen adam

Niccolo Machiavelli (1469–1527), “Prens” adlı eserinde iletişime ahlaki değil, tamamen faydacı bir açıdan yaklaştı. Bu yazıda okuduğunuz herkes “dürüst ol” derken, o çıkıp “öyle görünmen yeter” dedi.

·         Herkes senin dışarıdan nasıl göründüğünü görür; ancak çok az insan gerçekte kim olduğunu hisseder.” Ona göre bir liderin dindar, dürüst veya merhametli olması gerekmez; ama mutlaka öyle görünmesi gerekir. İletişim, vitrini düzenleme sanatıdır.

·         Üslup duruma göre değişmelidir. Tuzakları fark etmek için tilki, kurtları korkutmak için aslan olmak gerekir.

·         Söz tutmak çıkara bağlıdır. Sözünü tutmak zararınaysa, akıllı hükümdar sözünde durmaz.

·         Sevilmek mi, korkulmak mı? İkisi birden olamıyorsa korkulmak daha güvenlidir; çünkü sevgi pamuk ipliğine bağlıdır, korku ise sürer.

 

Machiavelli bu yazının anti - kahramanıdır. Ama şunu da kabul edelim: modern siyasetin, reklamcılığın ve “kişisel marka” endüstrisinin temelini o atmıştır. Bugün algı yönetimi diye ne varsa kökü Sofistlerde, gövdesi Machiavelli'dedir.

 

Buraya bir not düşeyim, çünkü asıl mesele burada: Machiavelli haklı olabilir ama kısa vadede. Görünüşe oynayan adam gerçekten de hızlı yükselir. Ama tarih bize şunu da gösteriyor: vitrinle mağaza uyuşmadığında, er ya da geç birisi mağazaya bakar. Ve o gün, kurulan her şey bir anda çöker. Machiavelli'nin öğrettiği iletişim hızlıdır ama kırılgandır; Quintilian'ınki yavaştır ama kalıcıdır.

 

Montaigne: Beni çelişen adam eğitir

16. yüzyıl Fransız düşünürü Michel de Montaigne (1533–1592), sohbeti bir “zihin egzersizi” olarak görür ve bize bugün en çok ihtiyacımız olan şeyi söyler: “Benimle aynı fikirde olan biriyle konuşmaktan zevk almam; ondan bir şey öğrenemem. Benimle çelişen kişi beni eğitir.

 

Ona göre iletişim bir onaylanma aracı değildir. Eleştiriyi ve farklı fikri kişisel saldırı olarak değil, zihni bileyen bir fırsat olarak görmek gerekir. Farklılığa tahammül edebilen insan, egosu her an zedelenmediği için çok daha özgür yaşar.

 

Bugün herkesin kendi fikrini onaylayan insanlarla çevrelendiği bir çağda, Montaigne'in bu cümlesi bir ilaç niteliğindedir.

 

Locke: İletişim bir kodlama işidir

Aydınlanma filozofu John Locke (1632–1704), iletişimi “zihindeki fikirlerin kelimelere dökülüp karşı tarafa aktarılması” süreci olarak tanımlayan ilk modern düşünürlerdendir. Yani kodlama ve kod açma.

 

Locke'un uyarısı şudur: Aynı kelime iki insanın zihninde farklı şeye karşılık gelebilir. “Adalet” dediğinizde sizin kastettiğinizle karşınızdakinin anladığı aynı olmayabilir. Anlaşmazlıkların çoğu fikir ayrılığından değil, kelime ayrılığından doğar.

 

Bir tartışmaya girmeden önce “sen bu kelimeden ne anlıyorsun?” diye sormanın kaç kavgayı önleyeceğini bir düşünün.

 

Telgraf: İletişim ulaşımdan hızlı olunca

1844'te telgrafın yaygınlaşmasıyla tarihte ilk kez haber, onu taşıyandan hızlı gitmeye başladı. O güne dek bir mesaj, ancak atın, geminin veya insanın gidebildiği hızda giderdi. Telgraf bu bağı kopardı.

 

Sonucu şu oldu: Dünya küçüldü, ticaret hızlandı, savaşların yönetimi değişti, gazetecilik “son dakika” kavramını keşfetti. Ve insanlık ilk kez anlık haber baskısını tattı; artık her şeyi hemen bilmek istiyorduk.

 

Kierkegaard: Gevezelik çağı başlıyor

Gazetelerin yaygınlaşmasıyla birlikte ilk medya eleştirisini yapan kişi Soren Kierkegaard'dır (1813–1855). Ona göre basın, bireysel ve samimi iletişimi öldürmüş, yerine “kamuoyu” denen hayali bir canavar yaratmıştır.

 

Kierkegaard, herkesin konuştuğu ama kimsenin bir şey söylemediği bir “gevezelik çağı”nın başladığını söyledi. Bunu 1800'lerde söylediğini hatırlatayım. Bugün sosyal medyaya bakıp ne diyeceğini tahmin etmek zor değil.

 

Mill: Yanlış fikir bile susturulmamalıdır

John Stuart Mill (1806–1873), iletişimin hukuksal ve toplumsal zemini olan düşünce ve ifade özgürlüğünü en net savunan isimdir. Ona göre yanlış bir fikir bile susturulmamalıdır; çünkü doğruyla çarpıştığında doğrunun daha net anlaşılmasını sağlar.

 

Mill'in tezi Montaigne'in kişisel tavrının toplumsal karşılığıdır: Bir toplum, itiraz edilebildiği ölçüde doğruya yaklaşır. Tacitus'un “cumhuriyet bitti” dediği yerde iletişim ölür; Mill'in savunduğu yerde ise gelişir.

 

Dördüncü çağın özeti: Matbaa bilgiyi halka indirdi, telgraf mesafeyi öldürdü, gazete kamuoyunu doğurdu. İletişim artık bireyler arası bir mesele olmaktan çıkıp toplumsal bir güç hâline geldi. Machiavelli bu gücün nasıl kullanılacağını, Mill ise nasıl korunacağını yazdı.

 

BEŞİNCİ ÇAĞ: BİLİM ÇAĞI (1900 – 2000)

 

Shannon ve Weaver: İletişimin en büyük düşmanı gürültüdür

Claude Shannon ve Warren Weaver, “İletişimin Matematiksel Kuramı” (1948) adlı çalışmalarıyla iletişimi sosyal bir aktivite olmaktan çıkarıp bir mühendislik şemasına oturttular: kaynak > kodlama > kanal > kod açma > alıcı.

 

Onlara göre iletişimdeki en büyük düşman gürültüdür. Ve bu sadece fiziki gürültü değildir; önyargılar, dikkatsizlik, yorgunluk, kültürel farklar, kelime kargaşası… hepsi birer gürültüdür.

 

Buradaki ders çok pratiktir: Mesajınızın net olması yetmez; gürültüyü de azaltmanız gerekir. Doğru mesajı yanlış zamanda, yanlış yerde, yanlış ruh hâlindeki bir insana söylerseniz, mesaj gitmez. Kavganın ortasında söylenen en doğru cümle bile duyulmaz.

 

Wittgenstein: Dilimin sınırları, dünyamın sınırlarıdır

20. yüzyılın en etkili filozoflarından Ludwig Wittgenstein (1889 - 1951), dilin zihnimizi nasıl kuşattığını anlatır: “Dilimin sınırları, dünyamın sınırlarıdır.” Yani kelime dağarcığınız ne kadar darsa, dünyayı algılama ve sorun çözme kapasiteniz de o kadar dardır. Kendini ifade edemeyen insan öfkeye sığınır. Çünkü elinde kelime yoksa geriye ses yükseltmek, masaya vurmak, küsmek kalır.

 

Bu cümle, bu yazının tezi için belki de en güçlü bilimsel dayanaktır. Çocuğunuza kelime öğretmek, ona sadece Türkçe öğretmek değildir; ona kendini ifade edebilme ve öfkeye başvurmama kabiliyeti kazandırmaktır.

 

Atatürk: Önce dili düzeltti

Konfüçyüs'e “bir ülkeyi yönetseydin ilk işin ne olurdu?” diye sorulduğunda “dili düzeltirdim” dediğini yukarıda yazmıştım. Mustafa Kemal Atatürk, bu cevabı 2.400 yıl sonra uygulamaya koyan liderlerden biridir.

 

Harf devrimi (1928), Türk Dil Kurumu'nun kuruluşu (1932) ve dilde sadeleşme çalışmaları, doğrudan bir iletişim projesidir: halkın okuyup yazabilmesini, anladığı dille konuşulmasını sağlamak.

 

Atatürk'ün kendisi de güçlü bir hatipti. 1927'de Nutuk'u altı gün boyunca, günlerce süren oturumlarda bizzat okuması, hem tarihe kayıt düşme hem de anlatısını doğrudan aktarma çabasıydı. Sloganlaştırma becerisi ise ayrı bir konudur: “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir”, “Yurtta sulh, cihanda sulh”, “Ne mutlu Türküm diyene”… Bunlar Homeros'un kalıplarıyla aynı işlevi görür: akılda kalır, dolayısıyla yaşar.

 

Carnegie: İnsana kendini önemli hissettirin

Profesyonel hayatın ilk iletişim eğitimcilerinden Dale Carnegie (1888-1955), iletişimin merkezine “egoyu” değil “karşıdakini” koydu: “İletişim, karşıdakine kendini önemli hissettirme sanatıdır.

 

Ona göre en iyi konuşmacı, karşısındakine kendisinden bahsetme fırsatı veren ve onu can kulağıyla dinleyendir. İnsanların en sevdiği kelime kendi isimleridir.

 

Basit gibi görünüyor ama bir deneyin: Bir insanın adını hatırlayıp seslendiğinizde yüzünde oluşan değişikliği izleyin.

 

Carl Rogers: Dinlemenin tekniği

Herkes “dinle” diyor da, dinlemek nasıl yapılır? Bu sorunun cevabını sistemleştiren kişi psikolog Carl Rogers'tır (1902–1987). Rogers'ın “empatik dinleme” dediği şey, susmak değildir. Karşınızdakinin anlattığını, onun duygusuyla birlikte anlamaya çalışmak ve anladığınızı ona geri yansıtmaktır: “Yani bu durum seni yalnız bırakılmış hissettirdi, öyle mi?

 

Rogers'ın en önemli tespiti şudur: İnsanlar çoğu zaman çözüm değil, anlaşılmak ister. Karşınızdaki derdini anlatırken hemen akıl vermeye başlarsanız, iletişim orada biter. Önce anlaşıldığını hissetsin; çözümü çoğu zaman kendisi bulur.

 

Watzlawick: İletişim kurmamak imkânsızdır

Avusturyalı kuramcı Paul Watzlawick (1921–2007), iletişimin belki de en sarsıcı kuralını koydu:  “İletişim kurmamak imkânsızdır.”

 

Ne demek bu? Susmak da bir mesajdır. Cevap vermemek de bir mesajdır. Surat asmak, arkasını dönmek, telefonu açmamak, toplantıda hiç konuşmamak… hepsi mesajdır ve karşı taraf bunları mutlaka bir şekilde yorumlar.

 

Yani ben bir şey demedim ki” diye bir savunma yoktur. Demediğiniz şey de konuşur. Küsen eşin, sessiz kalan çocuğun, mesajı okuyup cevap vermeyen arkadaşın hepsi yüksek sesle konuşmaktadır.

 

Watzlawick'in bu tespiti, aşağıda söyleyeceğim şeyin bilimsel karşılığıdır: İletişim yoksa, iletişimsizlik vardır. Boşluk diye bir seçenek yoktur.

 

Lasswell: Bunu kim söylüyor ve amacı ne?

Harold Lasswell, 1948'de iletişimi analiz etmek için bugün hâlâ kullanılan formülü yazdı: “Kim, kime, hangi kanaldan, ne söylüyor ve hangi etkiyle?

 

Lasswell'in bize kazandırdığı alışkanlık şudur: Bir mesajı değerlendirirken sadece söylenene bakmayın; “bunu kim söylüyor ve amacı ne?” diye sorun.

 

Bu soru, bugün bir haberi paylaşmadan önce sorulması gereken tek sorudur. Ve maalesef en az sorulanıdır.

 

McLuhan: Araç, mesajdır

Kanadalı iletişim kuramcısı Marshall McLuhan, Medyayı Anlamak (Understanding Media, 1964) adlı eserinde tarihin en tartışılan iletişim tespitini yaptı: “Araç, mesajdır.”

 

Ne demek istiyor? Televizyonda ne izlediğinizin (içeriğin) sandığınız kadar önemi yoktur; televizyonun kendisi sizin dünyayı algılama biçiminizi değiştirir. Araç, içeriği şekillendirir. Mektupla söylenen bir söz, telefonla söylenen aynı sözden farklıdır; yüz yüze söylenenden ise bambaşkadır.

 

McLuhan aynı zamanda elektronik iletişim sayesinde dünyanın “küresel bir köye” dönüşeceğini, herkesin birbirinden anında haberdar olacağını söyleyerek interneti daha o yıllarda öngörmüştür.

 

Not düşelim: Platon 2.400 yıl önce yazının hafızayı öldüreceğinden endişeleniyordu. McLuhan televizyonun algıyı değiştirdiğini söyledi. Bugün akıllı telefonlar için aynı tartışmayı yapıyoruz. Araç değişiyor, endişe aynı kalıyor.

 

Drucker: Söylenmeyeni duymak

Modern yönetim biliminin babası sayılan Peter Drucker (1909–2005), iş dünyası için iletişimin en kritik tanımını yapmıştır: “İletişimdeki en önemli şey, söylenmeyeni duymaktır.

 

İnsanlar her zaman duygularını veya ihtiyaçlarını kelimelere dökemezler. Korkular, çekinceler ve arzular satır aralarındadır. Gerçek iletişimci, kelimelerin arkasındaki duyguyu okuyan kişidir.

 

Eşinizin, çocuğunuzun veya iş arkadaşınızın söyleyemediğini duyduğunuzda, aranızda derin bir bağ ve güven kurulur. “İyiyim” diyen ama iyi olmayan bir insanı fark edebilmek, bütün iletişim kitaplarından daha değerlidir.

 

Thomas Gordon: İletişim öğretilebilir bir beceridir

Psikolog Thomas Gordon (1918–2002), bu yazının tezini bir program hâline getiren adamdır. “Etkili Anne - Baba Eğitimi” ve “Etkili Öğretmenlik Eğitimi” programlarıyla iletişimi bir yetenek olmaktan çıkarıp öğretilebilir bir beceri olarak kurgulamıştır.

 

En bilinen katkısı “ben dili”dir. Şu farka bakın:

·         Sen hep geç kalıyorsun, sorumsuzsun!” > suçlama. Karşı taraf savunmaya geçer.

·         Beklerken endişeleniyorum ve programım aksıyor.” > duygu bildirimi. Karşı taraf dinler.

 

İkisi de aynı olayı anlatıyor. Ama biri kavga başlatıyor, diğeri çözüm. Gordon'ın öğrettiği şey, dünyanın en basit ve en çok işe yarayan iletişim tekniklerinden biridir. Ve okulda öğretilmediği için çoğumuz kırk yaşından sonra tesadüfen öğreniyoruz.

 

Rosenberg: Şiddetsiz iletişim

Amerikalı psikolog Marshall Rosenberg (1934–2015), modern dünyada iletişimin kalitesini artırmaya yönelik en sistematik yaklaşımı geliştirdi: Şiddetsiz İletişim.

 

Ona göre iletişimimiz genellikle yargılayıcıdır: “Sen tembelsin”, “Hatalısın.” Rosenberg bunun yerine dört adımlı bir formül önerir:

 

Gözlem > Duygu > İhtiyaç > Rica

 

“Bu hafta üç akşam yemeğe gelmedin (gözlem). Bu beni yalnız hissettiriyor (duygu). Birlikte vakit geçirmeye ihtiyacım var (ihtiyaç). Haftada bir akşamı birlikte planlayabilir miyiz? (rica)”

 

Ve en güzel cümlesi: “Yargılarımız, karşılanmamış ihtiyaçlarımızın trajik ifadeleridir.

 

Yani birisi size sert davrandığında, aslında karşılanmamış bir ihtiyacını beceriksizce ifade ediyordur. Bunu bilmek, sinirlenmeden önce durup düşünmeyi öğretir.

 

Ursula K. Le Guin: Dinlemek, alan açmaktır

Bilimkurgu ve fantastik edebiyatın en önemli yazarlarından Ursula K. Le Guin (1929–2018), dinlemeyi pasif bir hâl değil, bir eylem olarak görür. Ona göre konuşmak çoğu zaman bir güç gösterisidir; dinlemek ise bir kabul ediş ve alan açma eylemidir.

 

İletişim, iki kişinin birbirine kelime fırlatması değil, ortak bir anlam havuzu oluşturmasıdır. Kazanan - kaybeden yoktur; ya ikisi de anlaşır ya ikisi de anlaşamaz.

 

Chomsky: Manipülasyona karşı uyanık olun

Dilbilimci ve medya eleştirmeni Noam Chomsky, kitle iletişim araçlarının halkı bilgilendirmek için değil, güç sahiplerinin çıkarına uygun “rıza üretmek” için çalıştığını savunur.

 

Chomsky'nin uyarısı Lasswell'in sorusunu tamamlar: Bir mesaj karşınıza çıktığında sadece “doğru mu?” diye değil, “bu bana neden şimdi ve bu şekilde gösteriliyor?” diye sorun.

 

Doğan Cüceloğlu: Canların birbirine değmesi

Ülkemizin en tanınan iletişim uzmanı Doğan Cüceloğlu'na göre iletişim, kelimelerin alışverişi değil, canların birbirine değmesidir.

 

Cüceloğlu'nun en kıymetli tespiti şudur: Her insan, karşısındakinden (özellikle anne - babasından, öğretmeninden ve yöneticisinden) şu beş mesajı duymak için çırpınır. İletişim, kelimelerle değil, tavırla bu mesajları verme sanatıdır:

1.       Umursanıyorum. (Seni görüyorum, fark ettim.)

2.       Kabul ediliyorum. (Seni olduğun gibi, yargılamadan kabul ediyorum.)

3.       Değerliyim. (Sen benim için önemlisin, yer dolduran bir eşya değilsin.)

4.       Yeterliyim. (Sana güveniyorum, yapabilirsin.)

5.       Seviliyorum. (Varlığından mutluluk duyuyorum.)

 

İkinci kıymetli tespiti ise niyet üzerinedir. Cüceloğlu'na göre iletişim kazalarının çoğunun altında kelime hatası değil, niyet bozukluğu yatar: hükmetmek, aşağılamak, hava atmak, suçlamak. “İletişime başlamadan önce niyetini kontrol et. Niyetin bağ kurmak mı, yoksa haklı çıkmak mı? Eğer niyetin üzüm yemek değil de bağcıyı dövmekse, dünyanın en iyi hitabet sanatını da bilsen o iletişim zehirlidir.”

 

Ve iletişimin en büyük kanserinin samimiyetsizlik olduğunu söyler: İçinizden gelenle ağzınızdan çıkan bir olsun. Maskeyle konuşursanız, karşınızdaki de maskeyle cevap verir.

 

Beşinci çağın özeti: Bu çağda iletişim ölçülebilir bir bilime, öğretilebilir bir tekniğe ve bir meslek dalına dönüştü. Shannon şemasını çizdi, Rogers dinlemeyi öğretti, Gordon müfredatını yazdı, Rosenberg formülünü kurdu. Yani insanlık artık iletişimin nasıl öğretileceğini de biliyor. Sorumuz şu: Öyleyse neden öğretmiyoruz?

 

ALTINCI ÇAĞ: EKRAN ÇAĞI (2000 – …)

 

Şimdi bugüne gelelim. Çünkü tarihin bu bölümünü biz yazıyoruz.

 

İnsanlık tarihinde hiçbir nesil bizim kadar çok iletişmedi. Cebimizde, tarihin bütün kütüphanelerinden daha fazla bilgiye ulaşan ve dünyanın öbür ucundaki insanla saniyede konuşmamızı sağlayan bir alet taşıyoruz. Günde onlarca, yüzlerce mesaj yazıyoruz.

 

Ama hiçbir nesil de bu kadar az anlaşmadı.

 

Ekran Çağı'nın iletişimimize yaptıklarını sıralayayım:

·         Yazışıyoruz ama konuşmuyoruz. Bir mesaj, sesin tonundan, yüzün ifadesinden ve bedenin duruşundan yoksundur. Aynı cümle, kime ve nasıl okunduğuna göre bambaşka anlaşılır. “Tamam.” yazdınız; karşı taraf onu kızgınlık sandı. Kavga çıktı. Bunu hepimiz yaşadık. İletişimin yüzde kaçının kelimelerde olduğunu düşünürseniz, ekranda ne kadarını kaybettiğimizi anlarsınız.

·         Klavye cesareti icat oldu. Karşımızdakinin yüzünü görmediğimiz için, söylediğimiz cümlenin acıttığını da görmüyoruz. Yüz yüze söylemeye asla cesaret edemeyeceğimiz sözleri klavyeyle rahatça yazıyoruz. Musevilikteki “Lashon Hara”, bugün “yorum” adı altında serbestçe işleniyor.

·         Dinlemeyi bıraktık, sıramızı beklemeye başladık. Epiktetos “anlamak için dinleyin” demişti. Bugün insanlar birbirini dinlemiyor; karşısındaki konuşurken kendi cevabını hazırlıyor. Sosyal medya bunu bir kültür hâline getirdi: herkes yayın yapıyor, kimse almıyor. Kierkegaard'ın “gevezelik çağı” dediği şeyin zirvesindeyiz.

·         Kelime hazinemiz daralıyor. Wittgenstein “dilimin sınırları dünyamın sınırlarıdır” demişti. Karakter sınırlarına sıkışmış, kısaltmalarla konuşan, duygusunu kelime yerine surat işaretiyle anlatan bir nesil yetişiyor. Kendini ifade edemeyen insanın öfkeye sığındığını hatırlayın.

·         Sofistler kazandı. Algoritmalar bize doğru olanı değil, tıklanan olanı gösteriyor. En yüksek sesle, en abartılı biçimde, en kışkırtıcı şekilde konuşan görünüyor. Protagoras ve Gorgias'ın “mutlak doğru yoktur, ikna edici doğru vardır” tezi, 2.500 yıl sonra sanayileşti.

·         Kendi yankı odalarımızda yaşıyoruz. Montaigne “beni çelişen adam eğitir” demişti. Bugün ise herkes kendisiyle aynı düşünenleri takip ediyor, farklı düşüneni engelliyor. Böylece hem haklı hem de cahil kalıyoruz.

 

Yanlış anlaşılmasın: Teknolojiye karşı değilim. Platon yazıya karşı çıktı, haksız çıktı. Kierkegaard gazeteye çıkıştı, gazete kaldı. Araçlar gelir, gider. Ama şunu görmemiz gerekiyor: Araçlarımız beş bin yılda inanılmaz gelişti, becerimiz aynı kaldı.

 

Elimizde uzay çağı bir iletişim aracı, kafamızda ise mağara çağından kalma bir iletişim eğitimi var.

 

Peki ne yapmalı?

 

Bu yazının başında sormuştum: Gerçekten ilk ne zaman iletişim dersi aldınız?

 

Çoğumuzun cevabı “hiç” veya “kırk yaşımdan sonra, bir kursta, hem de kendi paramla” oluyor.

 

Halbuki bakın neyi ıskalıyoruz:

·         Boşanmaların büyük kısmının altında iletişim kazaları yatıyor.

·         İşten ayrılmaların temel sebebi ücret değil, yöneticiyle kurulan iletişim.

·         Okuldaki akran zorbalığı, bir iletişim ve empati sorunu.

·         Trafikte, komşulukta, siyasette yaşadığımız kavgaların çoğu, meramını anlatamamaktan ve anlamak için dinlememekten doğuyor.

 

Beş bin yıldır herkes aynı şeyi söylüyor, biz hâlâ öğretmiyoruz. Matematik öğretiyoruz; çocuğumuz integral çözüyor ama arkadaşına kırılmadan itiraz etmeyi bilmiyor. Biyoloji öğretiyoruz; hücreyi biliyor ama karşısındakinin yüzündeki üzüntüyü okuyamıyor.

 

Öneriyorum: İletişim, ortaokuldan itibaren müfredatta bağımsız bir ders olsun.

 

Peki bu derste ne öğretilecek? Havada kalmasın diye taslağını da ben çıkarayım:

1.       Dinleme. Anlamak için dinlemekle cevap vermek için dinlemenin farkı. Aktif ve empatik dinleme teknikleri. (Epiktetos, Rogers)

2.       Ben dili. Suçlamadan derdini anlatmak. “Sen şöylesin” yerine “ben böyle hissediyorum”. (Gordon)

3.       Geri bildirim. Kişiliği değil davranışı eleştirmek. Övgüyü ve eleştiriyi doğru yerde, doğru zamanda vermek.

4.       Empati. Karşındakinin yerine geçebilmek; onun ihtiyacını ve duygusunu okuyabilmek. (Cüceloğlu'nun beş mesajı)

5.       Çatışma çözümü. Kavga etmeden anlaşmazlığı çözmek. Uzlaşma, müzakere, özür dileme ve affetme.

6.       Beden dili. Sözsüz iletişimi okumak ve yönetmek. (Quintilian, El - Cahiz)

7.       İkna ile manipülasyon farkı. Ethos - Pathos - Logos nedir, propaganda nedir, “bunu kim söylüyor ve amacı ne?” (Aristo, Lasswell, Chomsky)

8.       Dijital iletişim ve mahremiyet. Yazılı mesajın tuzakları, klavye cesareti, dijital ayak izi, paylaşmadan önce doğrulama.

9.       Konuşma ve sunum. Topluluk önünde derdini anlatabilmek. Giriş - gelişme - sonuç. (Koraks ve Tisias'tan beri değişmedi.)

10.   Yazılı ifade ve kelime hazinesi. Çünkü dilinin sınırları, dünyanın sınırlarıdır. (Wittgenstein)

 

Bu on maddeyi öğrenmiş bir nesil; daha az kavga eder, daha az boşanır, daha az küser, işini daha iyi yapar ve daha mutlu yaşar. Buna inanıyorum.

 

Ders gelene kadar anne - babalara üç ödev:

·         Evde dinlendiğini hissettirin. Çocuğunuz konuşurken telefonu bırakın ve yüzüne bakın. Dinlenmeyi tatmayan çocuk, dinlemeyi de öğrenmez.

·         Kendi dilinizi düzeltin. Çocuk, size söylediklerinizi değil, sizi taklit eder. Evde bağırarak konuşuluyorsa, o çocuk dünyayla bağırarak konuşur.

·         Kelime hediye edin. Kitap okutun, okuyun, birlikte konuşun. Çocuğunuza vereceğiniz en kalıcı miras, duygusunu anlatabilecek kadar kelimesinin olmasıdır.

 

Son söz

Beş bin yıllık bir yolculuk yaptık. Mısırlı bir vezirden başladık, Sümer tabletlerine, Yunan meydanlarına, Roma mahkemelerine, Anadolu dergâhlarına, Avrupa matbaalarına ve nihayet elimizdeki ekrana geldik.

 

Ve şunu gördük: İletişimin önemi günümüze ait değildir. İnsanlık bunun değerini binlerce yıl önce keşfetmiş ve nasıl olması gerektiğini neredeyse bugünküyle aynı şekilde tarif etmiştir. Büyük ihtimalle insanlık konuşmaya başladığı günden beri iletişimin önemini vurgulamaktadır.

 

Yazının başında iki okulun çarpıştığını söylemiştim. Ahlakçılariyi ol ki iyi konuşasın” dedi; faydacılariyi görün, yeter” dedi. Şimdi cevabımı vereyim: Machiavelli'nin yolu kısa vadede kazandırır, ama kurduğu her şey vitrin kalınlığındadır. Quintilian'ın yolu yavaştır, ama ömürlüktür. Bir insanı, bir aileyi, bir şirketi ve bir ülkeyi ayakta tutan da ikincisidir. Çocuklarımıza hangisini öğreteceğiz? İşte bütün mesele bu.

 

Bilirsiniz; iletişim yoksa, iletişimsizlik vardır. İletişimsizlik yüzünden başımıza pek çok kötü şey gelmiştir. Geç kalmışızdır, yanlış yapmışızdır, yanlış anlaşılmışızdır, yanlış anlamışızdır, ziyan etmişizdir, çatışmışızdır, küsmüşüzdür, boşanmışızdır, kovulmuşuzdur, rezil olmuşuzdur.

 

İletişimsizlik yaşam kalitemizi böylesine bozuyorsa, çocuklarımıza erken yaşta iletişimin önemini anlatmamız, doğru iletişim için ne yapmaları gerektiğini söylememiz ve göstermemiz gerekmez mi?

 

Çocuklarımızın, torunlarımızın ve gelecek nesillerin daha az iletişim sorunu yaşaması, birlikte daha mutlu yaşamaları için İletişim Dersleri başlasın, diyorum.

 

Siz ne dersiniz?