Bu makalemde neler bulacağınıza dair kısa bir video oluşturdum. Videoyu izledikten sonra okumayı tercih edebilirsiniz.
Yiğidin Kamçısı, Firmaların İlacı: Borç
Borçsuz firma yoktur. Borçlanmak işin doğasında vardır:
firmalar tedarikçiden mal alır, vadesi gelince öder; bankadan kredi çeker,
taksitini yatırır; devlete vergi tahakkuk ettirir, beyan döneminde öder.
Borçlanmak ve ödemek, bir işletmenin yaşadığı sürece devam eden, sonu gelmeyen
bir döngüdür.
Bu döngü kötü bir şey değildir. Borçlanma, bir işletmenin
büyümesi, yeni yatırımlar yapması ve rekabet avantajı kazanması için kaçınılmaz
ve doğru kullanıldığında oldukça verimli bir finansman aracıdır. Sorun, borcun
varlığında değil, yönetilememesindedir. Yönetilemeyen borç, firmayı likidite
krizine ve nihayetinde iflasa sürükleyebilir.
Bu nedenle borç yönetimi, sadece muhasebe veya finans
departmanının gündelik bir rutini değildir; üst yönetimin ve patronun masasında
düzenli olarak görüşülmesi gereken stratejik bir yönetim disiplinidir.
Bu makalede, size borcun kaynaklarından başlayıp, ödeme
önceliklendirmesine, faiz yapısı kararlarına, kur ve enflasyon riskine, kredi
konsolidasyonuna ve hukuki erken müdahale araçlarına kadar uçtan uca bir borç
yönetimi çerçevesi sunmaya çalışacağım.
Firmalar kimlere borçlanır?
Borç yönetimine başlamadan önce, bir firmanın aslında kaç
farklı tarafa borçlu olabileceğini görmek gerekir. Çoğu patron borcu
"banka kredisi" ile sınırlı düşünür; oysa tablo çok daha geniştir:
·
Tedarikçilerine borçlanır. Onlardan
aldığı hammaddeler, malzemeler ve hizmetler karşılığında veresiye olarak veya
vadeli olarak borçlanır. Ödemeyi anlaşılan tarihte yapar veya anlaşılan vadeye
uygun çek/senet verir.
·
Müşterilerine borçlanır. Müşterilerinden
ön ödeme (avans) veya bağlantı çekleri alır. Mal teslim edilene kadar bu para
teknik olarak firmanın müşterisine olan borcudur. Müşterilerinden aldığı
teminat mektupları ve depozitolar da bir nevi borçtur ve zamanı gelince iade
edilmesi gerekir.
·
Bankalara borçlanır. Firmalar ticari
faaliyetlerini sürdürmek, işletme sermayesini fonlamak veya yatırımlarını
finanse etmek amacıyla bankalardan borç alırlar, buna kredi denir. Farklı
farklı krediler (örneğin; KMH, Rotatif, Spot, BCH, İştara, Finansman, İpotek
Teminatlı) vardır.
·
Devlete borçlanır. Firmalar ticari
faaliyetlerini sürdürürken devlet adına tahsil ettikleri veya yasa gereği
ödemekle yükümlü oldukları tutarları belirli vadelerle devlete borçlanırlar. Özellikle
KDV, şirketin nihai tüketiciden devlet adına tahsil ettiği ve beyan dönemine
kadar elinde tuttuğu geçici bir kaynaktır (borçtur). Muhtasar (stopaj) ve
kurumlar vergisi de bu tip bir borçtur. Sosyal güvenlik ödemeleri (SGK
Primleri), personel maaşlarından kesilen ve işveren payı olarak devlete
ödenmesi gereken, vadesi yasal olarak belirlenmiş borçlardır.
·
Çalışanlara borçlanır. Maaşlar ve primler
birer hak ediştir. Çalışan görevini ifa ettikçe işveren çalışana borçlanır.
Ayrıca; bilançonun "Uzun Vadeli Yabancı Kaynaklar" kısmında yer alan,
çalışanların işten ayrılması durumunda ödenmesi yasal olarak zorunlu olan ve
zamanla biriken “Kıdem ve İhbar Tazminatı Karşılıkları” çok ciddi bir borç
yüküdür.
·
Ortaklara borçlanır. Özellikle holding
yapılanmalarında veya aile şirketlerinde, banka kredisi kullanmak yerine şirket
ortaklarından kaynak yaratılması sıkça görülen bir yöntemdir.
·
Yatırımcılara borçlanır. Büyük ve
kurumsal firmalar, banka aracılığını aradan çıkararak doğrudan sermaye
piyasalarındaki yatırımcılara borçlanabilirler. Uzun vadeli “tahvil” veya kısa
vadeli “bono” çıkararak borçlanabilir.
Ayrıca borçlanmanızı kolaylaştıran kredi benzeri (çek,
senet, DBS, faktoring, teminat mektubu, ipotek, vb) enstrümanlar da vardır.
Borç yönetimi, borçları ödeyemez hâle geldiğiniz anda
devreye alacağınız bir acil durum prosedürü değildir; kurumsallaşmanın bir
parçası olarak sürekli ve disiplinli takip edilmesi gereken bir faaliyetler
bütünüdür. Mikro işletmelerde ve KOBİ'lerde bu iş genellikle patronun
üzerindedir, çünkü işi havale edecek bir finans kadrosu henüz yoktur. Ama
finansçı yok diye borçlar kendi hâline bırakılamaz; kendi hâline bırakılan borç
birikir ve çığ olur.
Kavramsal Harita: Borç Yönetimi Hangi Büyük Resmin
Parçasıdır?
Borç yönetimini doğru konumlandırmak için önce dört kavramı
birbirinden ayırmak gerekir; çünkü patronlar bu terimleri sık sık birbirinin
yerine kullanır.
·
Finans Yönetimi (en geniş çerçeve):
Finans yönetimi, işletmenin tüm finansal faaliyetlerini kapsayan en geniş
kavramdır: fonların temin edilmesi, kaynakların yatırıma yönlendirilmesi, nakit
akışının düzenlenmesi, risklerin yönetilmesi ve finansal performansın değerlendirilmesi.
Genel stratejiden günlük nakit yönetimine kadar her şeyi içerir.
·
Finansman Yönetimi (fon bulma): Finansman
yönetimi, finans yönetiminin bir alt bileşenidir ve özellikle "fon
bulma" süreciyle ilgilenir: banka kredisi, tahvil ihracı, leasing,
faktoring veya öz kaynak artırımı gibi seçenekler arasından en uygun maliyetli fonu
bulmaya çalışır.
·
İşletme Sermayesi Yönetimi (günlük
denge): İşletme sermayesi yönetimi, firmanın günlük faaliyetlerini
sürdürebilmesi için gereken nakit, alacak, stok ve kısa vadeli borç dengesini
yönetir. Etkili bir işletme sermayesi yönetiminin amacı, likidite ile kârlılık
arasında denge kurmaktır: çok yüksek likidite kaynakların verimsiz
kullanılmasına yol açar, düşük likidite ise ödeme güçlüğü riskini büyütür.
·
Borç Yönetimi ve Alacak Yönetimi
(birbirini tamamlayan ikili): Borç yönetimi, firmanın finansal
yükümlülüklerinin planlanmasını, kontrol edilmesini ve zamanında ödenmesini
kapsar; amacı borçların maliyetini minimize etmek ve ödeme planını nakit
akışına uydurmaktır. Alacak yönetimi ise müşterilerden olan alacakların etkin
biçimde takip ve tahsilini ifade eder. İkisi arasında güçlü bir denge ilişkisi
vardır: alacak tahsil süresi uzar ama borç ödeme süresi kısa kalırsa firma
nakit sıkıntısı çeker; alacaklar hızlı tahsil edilip borçlar daha uzun vadede
ödenebiliyorsa firma likidite avantajı kazanır.
Borçlanmak
Firmalar faaliyetlerini sürdürebilmek, yatırım yapabilmek ve
büyüyebilmek için finansman ihtiyacı duyarlar. Bu ihtiyaç, öz kaynaklarla
karşılanamadığında borçlanma yoluna gidilir. Borçlanma yöntemleri; işletmenin
büyüklüğüne, faaliyet alanına, finansal yapısına ve piyasa koşullarına bağlı
olarak çeşitlilik gösterir.
·
Kısa Vadeli Borçlanma Yöntemleri:
Firmaların günlük operasyonlarını finanse etmek amacıyla kullandıkları
borçlanma yöntemleri genellikle kısa vadeli niteliktedir. Bunların başında
banka kredileri gelmektedir. İşletme kredileri, rotatif krediler ve ticari
kredi limitleri, firmaların nakit akışını düzenlemelerine yardımcı olur. Ayrıca
ticari alacakların tahsilat süresini beklemeden nakde çevrilmesini sağlayan
faktoring işlemleri de kısa vadeli finansman araçları arasında yer almaktadır.
Bir diğer önemli yöntem ise ticari kredi (vadeli alış) kullanımıdır. Firmalar,
tedarikçilerinden mal veya hizmet alırken belirli bir vadede ödeme yapmayı
kabul ederek fiilen faizsiz borçlanmış olurlar. Bu yöntem özellikle ticari
ilişkilerin güçlü olduğu sektörlerde yaygın olarak kullanılmaktadır.
·
Orta ve Uzun Vadeli Borçlanma Yöntemleri:
Yatırım ve kapasite artırımı gibi uzun vadeli finansman ihtiyaçlarında firmalar
genellikle banka yatırım kredilerine yönelmektedir. Bu krediler,
makine-teçhizat alımı, fabrika yatırımı veya büyük ölçekli projelerin
finansmanında kullanılır. Özellikle sabit faizli veya değişken faizli
yapı tercih edilerek maliyet yönetimi yapılabilir. Finansal kiralama (leasing)
yöntemi de önemli bir borçlanma alternatifidir. Bu yöntemde firma, ihtiyaç
duyduğu makine veya ekipmanı satın almak yerine kiralama yoluyla kullanır ve
belirli bir süre sonunda mülkiyet hakkını elde edebilir. Leasing, başlangıçta
yüksek nakit çıkışı gerektirmediği için avantaj sağlar.
·
Sermaye Piyasası Araçları: Daha büyük
ölçekli firmalar, finansman ihtiyaçlarını sermaye piyasaları aracılığıyla da
karşılayabilir. Tahvil ve bono ihracı bu kapsamda öne çıkan borçlanma
yöntemleridir. Firmalar tahvil ihraç ederek yatırımcılardan borçlanır ve
belirli bir vade sonunda ana para ile birlikte faiz öder. Bu yöntemin avantajı,
bankaya bağımlılığı azaltarak alternatif bir finansman kaynağı yaratmasıdır.
Ayrıca kira sertifikaları (sukuk) gibi alternatif finansal araçlar da özellikle
katılım finansı çerçevesinde kullanılan borçlanma yöntemleri arasında yer
almaktadır.
·
Devlet Destekli Borçlanma Araçları:
Firmaların borçlanma maliyetlerini azaltan önemli unsurlardan biri devlet
destekli finansman mekanizmalarıdır. KOSGEB, Kredi Garanti Fonu (KGF) ve
Eximbank gibi kurumlar aracılığıyla firmalara daha uygun koşullarda borçlanma
imkanı sağlanmaktadır. KOSGEB, faiz desteği veya faizsiz kredi seçenekleri
sunarken, KGF bankalardan alınan kredilere kefil olarak teminat sorununu
azaltmaktadır. Eximbank ise özellikle ihracat yapan firmalar için düşük
maliyetli kredi imkânları sağlamaktadır.
·
Alternatif Finansman Yöntemleri: Son
yıllarda gelişen finansal teknolojilerle birlikte alternatif borçlanma
yöntemleri de ortaya çıkmıştır. Bunlar arasında girişim finansmanı (venture
capital), kitlesel fonlama (crowdfunding) ve özel yatırım fonları yer
almaktadır. Her ne kadar bu yöntemler klasik borçlanma araçlarından farklılık
gösterse de, firmaların dış finansmana erişimini kolaylaştıran önemli
seçenekler olarak değerlendirilmektedir.
Firmalar için borçlanma yöntemleri oldukça geniş bir
yelpazeye sahiptir ve her yöntemin kendine özgü avantaj ve riskleri
bulunmaktadır. Kısa vadeli finansman araçları işletme sermayesini desteklerken,
uzun vadeli kredi ve leasing gibi yöntemler yatırımların finansmanında ön plana
çıkmaktadır. Sermaye piyasası araçları ve devlet destekli krediler ise
finansman maliyetlerini optimize etme imkânı sunmaktadır. Bu nedenle
işletmelerin finansman stratejilerini belirlerken maliyet, risk ve vade uyumunu
dikkate alarak en uygun borçlanma yöntemini seçmeleri büyük önem taşımaktadır.
Borç Yönetiminin Amaçları
Borç yönetiminin amacı sadece borçları günü geldiğinde
ödemek değildir. Asıl amaç, firmanın ihtiyaç duyduğu finansmanı en uygun
maliyetle sağlamak, nakit akışını korumak ve şirketi finansal risklerden uzak
tutmaktır. Başarılı bir borç yönetimi, şirketin bugününü kurtarmaktan çok
yarınını güvence altına almayı hedefler.
Bir firmanın borç yönetiminde ulaşmak istediği temel
hedefler şunlar olmalıdır:
·
Likiditeyi korumak ve ödeme güçlüğüne düşmemek.
·
Finansman maliyetlerini mümkün olduğunca düşük
tutmak.
·
Kısa vadeli ve uzun vadeli borçlar arasında
sağlıklı bir denge kurmak.
·
Kur, faiz ve vade risklerini kontrol altında
tutmak.
·
Bankalar, tedarikçiler ve yatırımcılar nezdinde
güvenilir bir finansal profil oluşturmak.
·
Büyüme ve yatırım kararlarını sürdürülebilir bir
finansman yapısıyla desteklemek.
·
Kriz dönemlerinde şirketin faaliyetlerini
kesintisiz sürdürebilmesini sağlamak.
Borç yönetiminin başarısı, borç bulabilmekle değil; alınan
borcu doğru yerde kullanmak, doğru zamanda geri ödemek ve şirketin nakit üretme
kapasitesiyle uyumlu bir borç yapısı kurabilmekle ölçülür. Nihai amaç, şirketi
borçsuz yapmak değil, borçlarını her koşulda yönetebilir durumda tutmaktır.
Bir firmanın borç yönetim stratejisi, borcun miktarsal
büyüklüğünden ziyade, borcun yapısı, maliyeti ve şirketin nakit yaratma
kapasitesi arasındaki uyuma odaklanmalıdır. Sağlıklı bir kurumsal borç yönetimi
üç temel sütun üzerine inşa edilir:
·
Borç Envanteri ve Maliyet Analizi: Stratejik
yönetimin ilk adımı, tüm borçları net bir şekilde listelemektir, mevcut mali
yükümlülüklerin eksiksiz bir röntgenini çekmektir. Firmalar; ticari borçlar,
banka kredileri, tahvil ihraçları ve finansal kiralama (leasing) gibi tüm
yükümlülüklerini vade yapısı (kısa/uzun vade), aylık (gün gün) ödeme tutarları,
faiz türü (sabit/değişken) ve para birimi bazında sınıflandırmalıdır.
·
Nakit Akışı ve Tahsilat Senkronizasyonu: Borçlar,
bilançodaki kâr rakamlarıyla değil, kasaya giren nakit ile ödenir. Bu nedenle
borç yönetimi, nakit akış yönetimi ile doğrudan entegre olmalıdır. Şirketin
Alacak Tahsilat Süresi (ATS) ile Borç Ödeme Süresi (BÖS) arasındaki denge borç
servis kapasitesini belirler. Alacak kalitesi zayıf, tahsilat döngüsü uzun olan
bir firmanın kısa vadeli borçlanma stratejisi izlemesi finansal intihar
niteliğindedir.
·
Finansal Rasyoların Yakından Takibi: Uluslararası
finansal standartlarda bir firmanın borçluluk sağlığı belirli rasyolarla
ölçülür. Borç yönetiminde kırmızı çizgileri belirleyen temel göstergeler
şunlardır:
o
Kaldıraç Oranı (Toplam Borç / Toplam Varlıklar):
Şirket varlıklarının ne kadarının borçla finanse edildiğini gösterir.
o
Borç Taşıma Kapasitesi (Net Borç / FAVÖK) :
Şirketin operasyonel kârlılığı ile borçlarını kaç yılda kapatabileceğini ölçer.
Bu oranın 3,5 - 4 seviyesinin üzerine çıkması risk sinyalidir.
o
Faiz Karşılama Oranı (EBIT / Faiz Giderleri):
Operasyonel kârın, borçların faiz yükünü karşılamada ne ölçüde yeterli olduğunu
gösterir.
o
Cari Oran (Dönen Varlıklar / Kısa Vadeli
Borçlar): Şirketin kısa vadeli borçlarını, kısa vadede paraya çevirebileceği
varlıklarla ne ölçüde karşılayabildiğini gösterir; 1’in altına inmesi likidite
açısından bir uyarı işaretidir.
Borç Yönetiminde Kurumsal Sorumluluk: Kim, Neyi Takip
Etmeli?
Borç yönetimi tek bir kişinin değil, birbirini tamamlayan
birkaç sorumluluk katmanının işidir. Büyük ve kurumsal firmalarda bu iş
genellikle Finans Direktörü (CFO) veya Hazine biriminin görevidir; gündelik
nakit pozisyonunu, kredi limitlerini ve vade takibini bu birim yürütür. Üst
yönetim ve yönetim kurulu ise gündelik işin değil, büyük resmin sahibidir:
kaldıraç oranı için belirlenen üst sınırlar, hangi para biriminden ne kadar
borçlanılabileceği, yeni bir kredi veya tahvil ihracının onayı gibi stratejik kararlar
bu seviyede alınır.
KOBİ’lerde ve mikro işletmelerde bu katmanlar genellikle tek
kişide, patronda birleşir. Bu durum kaçınılmazdır ama bir mazeret değildir;
aksine disiplinin daha kritik hale geldiği anlamına gelir. Pratikte işe yarayan
yöntem, gündelik takibi (haftalık nakit akışı tablosu, vade takvimi) ile
periyodik gözden geçirmeyi (aylık borç raporu, üç ayda bir rasyo
değerlendirmesi) takvime bağlamaktır. Kim yapıyor olursa olsun, “bu işi düzenli
olarak kimin, ne sıklıkla yaptığı” net olmadan borç yönetimi kâğıt üzerinde kalır.
Nakit Akış Projeksiyonu: Borç Yönetiminin Birinci Kuralı
Tüm borçlarınıza (küçük de olsalar, büyük de olsalar) hakim
olmalısınız. Borçlarınızı hangi günlerde ödemeniz gerektiğine dair bir
takviminiz olmalı. Aynı şekilde alacaklarınıza da hakim olmalısınız. Borçları
ödeme takviminizle, alacaklarınızı tahsil etme takviminizi birleştirmelisiniz.
Bu birleşmiş yeni takvime Nakit Akım Projeksiyonu (NAP) denir.
NAP takviminiz (tablonuz) her zaman önünüzdeki 13 haftayı (3
ayı) net bir şekilde gösteriyor olmalıdır (daha uzun vadeli ödemeleri aylık
olarak görmeniz yeterlidir). Bunu sağlayabilmek için bu tabloyu her gün
güncellemeniz gerekir. Yani ileriye dönük yeni borçlar ve yeni alacaklar bu
tabloya işlenmelidir.
NAP tablonuz sayesinde hangi haftalarda ödeme yapmakta
zorlanabileceğinizi görebilirsiniz. Böylece de hangi haftalar için para
ayırmanız, para bulmanız veya kredi çekmeniz gerektiğini kolayca
anlayabilirsiniz. Dar boğazı (ödeme zorluğunu) haftalar öncesinden görebilmek
Borç Yönetiminin birinci kuralıdır.
Nakit akış projeksiyonu tablonuz yoksa ve bu tabloyu her
hafta doldurup güncellemiyorsanız gelecekte yaşayacağınızı nakit
sıkışıklıklarına hazırlıklı olamazsınız. Ayrıca çekmeniz gereken krediyi de
doğru hesaplayamaz ve planlayamazsınız. Bu da büyük stres yaratır, panikle
maliyeti yüksek borçlanmalar yapabilirsiniz veya para bulamayıp iflasa
sürüklenebilirsiniz.
İlk Önce Hangi Borç Ödenmeli?
Her şirketin borcu vardır demiştik. Bu borçların bir kısmı
geriden gelirken, bir kısmı henüz yeni oluşmuştur. Bazı borçlar da önünüzdeki
haftalarda veya aylarda oluşacaktır. Yani bazı borçları ödemeniz için
üzerinizde baskı varken, bazı borçlar için üzerinizde baskı yoktur.
Elinize para geçtiğinde borçlarınızdan bazılarını ödemeniz
gerekir. Bir firmanın her gün ödemeleri olduğu gibi, her gün tahsilatları da
olur. Tahsilatlardan gelen tüm parayla doğru sıralamayla borçları ödemezseniz sizden
acil ödeme bekleyen alacaklılarınız sorun çıkarır, hem de ciddi sorun. Tahsilatlardan
gelen (veya borçlanarak elde ettiğiniz) parayla hangi ödemeleri yapacağınızı
çok iyi analiz ederek ödemelerinizi yapmalısınız.
Bir senaryo ile bunu anlatayım; Günlerden Cuma. Ödemeler
geldi, artık elinizde para var. Tüm borçları ödemeye yetmiyor ama bir kısmını
ödeyebilirsiniz. Hangisinden başlamalı? Borç ödeme sıralaması için benim önerim
aşağıdaki gibidir.
·
Yakın zamanda (örneğin bir hafta içinde) vadesi
gelecek olan çekiniz veya senediniz veya kredi kartı ödemeniz varsa onlara para
ayırın.
·
Üretimi durduracak veya ticaret döngüsünü
aksatacak borçları ödeyin. (Bunlar
kritik tedarikçilere borçlarınız da olabilir, çalışanlara borçlarınız da.)
·
Üzerine faiz binen borçlarınızı ödeyin, üzerine
faiz binmeyen borçlarınızı biraz daha bekletebilirsiniz. Ödemeye büyük faizli
olandan başlayın.
·
En eski borçları kapayın. Onları çok
beklettiniz. Üstelik yana yakıla da sizden ödeme talep ediyorlar. Ödemezseniz
hukuki yollara başvurabilirler. Ya da hakkınızda “iflas” söylentileri
çıkarabilirler.
·
Ödemenizi geciktirdiğiniz için size bir daha
ürün veya servis hizmeti vermeme ihtimali olan veya iskonto ayrıcalığınızı
iptal edecek olan tedarikçilerinize borçlarınızı kapayın.
·
Alacağını talep edene öncelik tanıyın, talep
etmeyene ödemeyi öteleyin. Çünkü onların acil para ihtiyacı yok demektir. Sizin
de bu hafta nakit kaynağınız sınırlı. Önümüzdeki haftalarda gelen
tahsilatlardan ödersiniz.
·
Küçük borçlardan kurtulun; yüz tane küçük borç
toplamda büyük bir tutara dönüşmez ama operasyonel gürültü yaratır.
·
Eğer yüklü tahsilat yaptıysanız ve kritik
borçları ödedikten sonra paranız arttıysa vadesi gelmeden kapatılabilecek
borçlar için karşı taraftan iskonto talep edin, güzel iskonto verirlerse
kapatın. Böylece ekstra iskonto almış olur ve karlılığınızı artırmış olursunuz.
Borçlarınız dağ gibiyse asla tahsilatlardan kar payı almayı
düşünmeyin. Yani patronlar şirketinden şahsına para çekmeden önce şirketinin
borçlarını ödemeye odaklanmalıdır. Aksi taktirde bu savurganlık iflasa yol
açar.
Ödeme Erteleme Pazarlığı
Gelen tahsilatla epey bir borcu ödediniz ama hala ödeme
yapamadığınız pek çok tedarikçi var. Onlara ne diyeceksiniz? Bir şey demeli
misiniz? Telefonlarına çıkmamak, mesajlarına dönememek olmaz. Ne
yapabilirsiniz?
Öncelikle ödeme yapamadığınız yerlere güven vermeniz
gerekir. Onlar aramadan siz arayın veya mesaj atın. “Nakit akışında kısa
süreli bir kayma yaşıyorum. Ödemenizi bu ay bitmeden yapacağımızdan emin
olabilirsiniz. Bizi birkaç hafta idare etmenizi rica ediyoruz. İleriki
alımlarımızda ödeme önceliğini size vereceğimizden emin olabilirsiniz”. Bu
tip bir açıklama alan her tedarikçi size karşı anlayışlı olacak ve sizi
sıkıştırmayacaktır. Hatta net tarih verebilirseniz (“Perşembe %30’unu,
pazartesi tamamını ödeyeceğim” gibi) karşı taraf daha olumlu yaklaşacaktır.
Hele hele kısmi ödeme yapıp net tarih verebilirseniz çok daha iyi dönüş
alırsınız.
Eğer yakın zamanda ödeme ihtimaliniz zayıfsa ve biraz daha
süreye ihtiyacınız varsa, vade farkı faturası karşılığında borcun ödeme
vadesini bir iki ay uzatmayı teklif etmelisiniz. Böylece tedarikçiniz finansman
yükünden kurtulacağı için beklemeyi göze alabilir.
Sizden tahsilat yapamayacağına dair şüphesi olan veya
sizinle ticareti bitirme aşamasına gelmiş olan veya size noterle ihtarname
çekme aşamasına gelen müşterinize elbette borcunuzu neden geciktirdiğinizi
açıklamanızı öneririm. Yapamadığınız bir tahsilat yüzündense veya batık bir
müşterinizden dolayıysa veya yatırım ödemelerindense veya nakit akım planlaması
hatası yüzündense bunu açıklayın. Geçici bir durum olduğuna onları ikna
ederseniz biraz daha beklemeyi göze alacaklardır.
Vadesi geçmiş borcunuz için söz verdiğiniz tarihte ödeme
yapmaya çalışın. En fazla 2 defa erteleme yapın. Sürekli söz verip tutmamak,
itibarınızı fena zedeler.
Borçları ödemek için yeterli tahsilatı yapamadığınız
haftalarda bazı borçlarınızı erteleyemeyecek durumdaysanız o zaman kredi
çekmeniz gerekecektir.
Kredi Kullanımı
Firmalar için kredi, alacak yönetiminin başarısız olduğu
anlarda devreye giren bir yedek lastiktir. Yeterince tahsilat yapamadığınızda
ödenmesi gereken kritik borçlarınızı kapamak için kredi çekmeniz gerekir.
Kredi çekmek borç yönetiminin bir parçasıdır ama alacak
yönetiminden bağımsız bir karar değildir. Aksine, doğru kredi kararı almak için
önce kendi alacak yapınızı (tahsilat hızınızı, vade dağılımınızı, müşteri
profilinizi) çok iyi bilmeniz gerekir. Yanlış kredi, sizi mevcut nakit
sıkışıklığından çıkarmak yerine daha derin bir batağa sürükleyebilir.
Kredi çekmek, sorunun geçici olduğu durumlarda doğrudur.
Yani şirket temelde sağlıklı, kârlı, sadece bir nakit döngüsü uyumsuzluğu veya
kısa süreli bir tahsilat sıkışıklığı yaşıyorsa, kredi en hızlı ve en az
"kalıcı hasar" bırakan çözümdür. Çünkü kredi geri ödenir, biter,
gider. Şirketin yapısında kalıcı bir değişiklik yaratmaz.
Ama soru şudur: Sorun gerçekten geçici mi, yoksa yapısal mı?
"Yanlış yatırımlardan dolayı kârlılık düşmüş, yeniden yapılanma
gerekiyor." Bu artık geçici bir nakit sıkışıklığı değil, yapısal bir
sorundur. Yapısal soruna kredi ile cevap vermek, kanayan bir yarayı bandajla
kapatmaktır; kanama bir süre görünmez olur ama devam eder, üstüne bir de faiz
yükü biner. Bu durumda firma daha fazla borçlanarak aslında sorunu büyütür; bir
gün o kredinin de taksitini ödeyemez hâle gelir.
Kredinin vadesi, ortalama tahsilat sürenizle (OTS) örtüşmelidir.
Tahsilat vadeniz kadar tedarikçinize ödeme yapmalısınız, ne fazla ne az. Aynı
mantık kredi için de geçerlidir.
·
Geçici bir tahsilat gecikmesi (örneğin bir-iki
büyük müşterinin 30-60 gün gecikmesi) için kısa vadeli (spot kredi, rotatif
kredi, KMH) kullanın.
·
Yapısal bir büyüme (yeni yatırım, artan stok
ihtiyacı, genişleyen müşteri portföyü) için orta-uzun vadeli yatırım kredisi
kullanın.
Şirketlerin finansal yönetiminde, büyüme ve nakit akışını
dengelemek için kredi kullanımı kaçınılmazdır. Ancak bazı kredi türleri,
içerdikleri yapısal riskler, maliyet mekanizmaları veya operasyonel yükler
nedeniyle şirketlerin olabildiğince uzak durması veya çok sınırlı, son çare
olarak kullanması gereken finansman araçlarıdır.
·
BCH (Borçlu Cari Hesap) / Rotatif Krediler
(Değişken Faiz Riskli): BCH, bankanın şirkete tanımladığı bir limit dahilinde
para çekip yatırabildiği, faizinin genellikle 3 ayda bir tahakkuk ettiği esnek
bir kredi türüdür. Çok popüler olmasına rağmen büyük bir tuzak barındırır: Faiz
oranı sabit değildir.
o
Neden uzak durulmalı? Ekonomik dalgalanmaların
ve enflasyonun yüksek olduğu dönemlerde bankalar bu kredinin faizini tek
taraflı olarak hızla yükseltebilir. Şirket, düşük faizle aldığını düşündüğü
borcun altında bir anda ezilebilir.
o
Doğru Kullanımı: Sadece birkaç günlük çok kısa
vadeli nakit sıkışıklıklarını (örneğin maaş veya gümrük ödemesi günü) çözüp
hemen kapatmak için kullanılmalı, uzun vadeli bir finansman aracı olarak asla
görülmemelidir.
o
KMH (Kredili Mevduat Hesabı) da BCH gibidir ama
daha çok bireylere ve mikro işletmelere açılır.
·
Spot Krediler (Sert Likidite Riski): Spot
kredilerde faiz oranı ve vade başlangıçta sabittir. Genellikle kısa vadeli (30,
60, 90 gün gibi) verilir ve anapara ile faiz vadenin son gününde tek seferde
(balon ödeme) ödenir.
o
Neden tehlikeli? Şirketler her ay taksit
ödemedikleri için geçici bir rahatlık hissederler. Ancak vade sonu geldiğinde,
tek seferde çok büyük bir nakit çıkışı yapılması gerekir. Eğer o dönemde
şirketin alacak tahsilatlarında bir gecikme yaşanırsa, şirket bir anda
temerrüde düşebilir.
o
Doğru Kullanımı: Sadece tahsilat günü kesin
olarak bilinen, çok yüksek montanlı ve garantili bir B2B projesinin köprü
finansmanı için tercih edilmelidir.
·
Döviz Cinsinden (FX) Krediler (Kur Riski):
Şirketin gelirleri yerel para birimi (TL) cinsindenken, sırf "faizi daha
düşük" diye Dolar veya Euro cinsinden kredi kullanması en büyük finansal
hatalardan biridir.
o
Neden uzak durulmalı? Kurda yaşanacak ani bir
sıçrama, şirketin borcunu bir gecede katlayabilir. Şirket operasyonel olarak
çok kârlı olsa bile, kur farkı zararı yüzünden bilançosu altüst olabilir ve
özkaynaklarını kaybedebilir.
o
Doğru Kullanımı: Sadece ve sadece doğal koruması
(natural hedge) olan, yani gelirlerinin tamamı veya çok büyük bir kısmı döviz
bazlı (ihracatçı) olan firmalar tarafından kullanılmalıdır.
·
KMH (Kredili Mevduat Hesabı) / Artı Para (En
Yüksek Maliyet): Şirket ticari hesabının
eksiye düşmesiyle devreye giren otomatik kredilerdir.
o
Neden uzak durulmalı? Bankacılık sistemindeki en
yüksek faiz oranları her zaman KMH hesaplarında uygulanır. Faiz günlük olarak
işler. Şirket farkında olmadan sürekli bu hesabı kullanırsa, operasyonel
kârının ciddi bir kısmını bankaya faiz olarak bırakır.
o
Doğru Kullanımı: Sadece otomatik ödeme
talimatlarının (fatura, vergi vb.) hesapta para unutulması durumunda gecikmeye
düşmemesi için acil durum sigortası olarak açık bırakılmalıdır.
·
Erken Dönem Factoring (Faktoring) Kredileri
(İtibar ve Maliyet Riski): Faktoring teknik olarak doğrudan bir banka kredisi
olmasa da, vadeli çek ve alacakların kırdırılarak nakde çevrilmesidir.
o
Neden uzak durulmalı? İlk olarak, toplam
maliyeti (komisyon + faiz) standart banka kredilerine göre genellikle çok daha
yüksektir. İkinci olarak, piyasada sürekli faktoring kullanan firmalar hakkında
"Nakit sıkışıklığı yaşıyor, durumu kötü" algısı oluşabilir. Bu durum
tedarikçilerle olan vadeli ticaret ilişkisine zarar verir.
o
Doğru Kullanımı: Çok istisnai, nakit akışının
tıkanma noktasına geldiği kriz anlarında kullanılmalıdır.
Şirketler için en güvenli kredi profili; sabit faizli, eşit
taksitli ve uzun vadeli olan kredilerdir. Bu yapı, gelecekteki nakit akışını
öngörülebilir kılar ve pazarın makroekonomik şoklarına karşı şirkete koruma
kalkanı sağlar.
Gereğinden fazla tutarda kredi çekmeyin. Nakit akış projeksiyonu
tablonuzun gösterdiği miktarda kredi çekin. Daha fazlası gereksiz faiz
maliyetidir, daha azı ise yetersiz kalır ve yine sıkışırsınız.
Çekmeyi düşündüğünüz kredinin taksitlerini nakit akış
tablonuza yerleştirin. Bu yerleşim sonrasında dar boğazlar oluşuyorsa ileride
yeniden kredi çekmeniz gerebilir. Dolayısıyla çekeceğiniz kredinin miktarını
artırmanız gerekebilir.
Yüklü ara ödemeleri olan kredilere dikkat edin. Yüklü ara
ödemeleri karşılayabileceğinizi nakit akım projeksiyonunda görebiliyorsanız o
krediyi çekebilirsiniz. Karşılayamıyorsanız mümkünse bu tip kredilerden uzak
durun.
Bankaların size tahsis ettiği kredi limitlerini,
müşterilerinize açtığınız kredi limitleriyle birlikte düşünün. Bu noktayı çoğu
firma gözden kaçırır. Siz müşterilerinize kredi (vadeli satış limiti) açarken
bankalardan da kendinize kredi kullanıyorsunuzdur. İkisi arasında bir denge kurmalısınız.
Müşterilerinize açtığınız toplam kredi limiti (yani piyasadan alacaklarınızın
potansiyel tavanı) ne kadar büyürse, kendi nakit ihtiyacınız da o kadar büyür.
Çünkü o kredi limitlerini kullanan müşterileriniz size vadeli ödeyecek, ama siz
tedarikçinize ve bankanıza daha kısa vadede ödeme yapmak zorunda kalacaksınız.
Eğer müşterilerinize verdiğiniz toplam kredi limitini büyütürken, kendi banka
kredi limitlerinizi de paralel büyütmüyorsanız, er ya da geç bir finansman açığıyla
karşılaşırsınız.
Son ve en stratejik nokta budur. Kredi çekmeden önce
kendinize şu soruyu sorun: "Bu krediye ihtiyacım, gerçekten nakit
yetersizliğinden mi kaynaklanıyor, yoksa kendi tahsilat disiplinsizliğimden mi?"
Eğer ortalama tahsilat süreniz 75 gün ve sektör ortalamanız
35 gün ise, sorununuz para bulmak değil, tahsilatınızı düzeltmektir. Bu durumda
kredi çekmek, hastalığı tedavi etmeden ağrı kesici almaktır; geçici rahatlık
verir ama asıl sorunu (gevşek tahsilat disiplini, kötü müşteri seçimi, takip
eksikliği) çözmez. Üstüne üstlük her yıl gereksiz faiz ödersiniz. Çoğu zaman
tahsilat disiplinini düzeltmenin maliyeti sıfırdır (sadece süreç ve takip
gerektirir), getirisi ise bankadan çekeceğiniz krediden kat be kat fazladır.
(Tahsilatlarınızı iyileştirmek için Alacak
Yönetimi adlı makaleme bakabilirsiniz.)
Kredi çekmek bazen kaçınılmaz ve doğru bir karardır;
özellikle büyüme finansmanı veya öngörülemeyen bir kriz anında. Ama her kredi
kararı, alacak yapınızı, tahsilat hızınızı ve nakit projeksiyonunuzu masaya
yatırmadan verilmemelidir. Aksi hâlde bankadan aldığınız nefes, sizi birkaç ay
sonra daha derin bir borç sarmalına sürükleyebilir.
Sabit Faiz mi, Değişken Faiz mi?
Kredi kullanırken çoğu firma vade ve taksite odaklanır, faiz
yapısını ise ikinci plana atar. Oysa borcun gerçek maliyetini belirleyen en
önemli unsurlardan biri faiz türüdür.
·
Sabit faizli kredilerde faiz oranı kredi
vadesi boyunca değişmez. Bu nedenle şirket gelecekte ne kadar faiz ödeyeceğini
baştan bilir. Nakit akışı planlaması kolaylaşır ve faiz artışlarına karşı
koruma sağlar. Bunun karşılığında bankalar genellikle sabit faizli kredilerde
biraz daha yüksek faiz talep ederler.
·
Değişken faizli kredilerde ise faiz oranı
belirli dönemlerde güncellenir. Faizlerin düştüğü dönemlerde kredi maliyeti
azalabilir. Ancak faizlerin yükseldiği dönemlerde kredi taksitleri ve toplam
finansman maliyeti beklenmedik şekilde artabilir.
Peki hangisi daha doğru? Bunun cevabı faiz beklentinize ve
risk iştahınıza bağlıdır. Eğer faizlerin yükseleceğini düşünüyorsanız sabit
faizli kredi tercih etmek genellikle daha güvenlidir. Eğer faizlerin düşeceğine
inanıyorsanız değişken faizli kredi daha düşük maliyet sağlayabilir.
Borç yönetiminde en büyük hata, bugünkü faiz oranlarının
gelecekte de aynı kalacağını varsaymaktır. Faizler değişir, piyasalar değişir,
ekonomik koşullar değişir. Değişmeyen tek şey ise vadesi geldiğinde ödenmesi
gereken borçtur.
Faizlerin Yükseldiği Dönemde Nasıl Pozisyon Alınmalı?
Faizlerin yükseliş trendine girdiği dönemlerde borç
yönetiminin temel amacı maliyet artışını sınırlandırmaktır. Bu dönemlerde:
·
Mümkünse sabit faizli krediler tercih
edilmelidir.
·
Mevcut değişken faizli kredilerin sabit faize
dönüştürülme imkânları araştırılmalıdır.
·
Kısa vadeli ve sık yenilenen kredilere
bağımlılık azaltılmalıdır.
·
Gereksiz kredi kullanımlarından kaçınılmalıdır.
·
Nakit akış projeksiyonları daha sık
güncellenmelidir.
Unutulmamalıdır ki faiz yükseliş dönemlerinde asıl risk
sadece daha fazla faiz ödemek değildir. Artan faiz giderleri kârlılığı azaltır,
nakit akışını bozar ve yeni krediye erişimi zorlaştırır.
Enflasyon ve Yüksek Faiz Ortamında Borç Yönetiminin
Farklılaşan Kuralları
Yüksek enflasyonlu ortamlarda borç yönetiminin matematiği
değişir. Nominal faiz oranı yüksek görünse de, enflasyondan arındırılmış reel
faiz negatif veya çok düşük olabilir; bu durumda sabit kıymet alımı için
kullanılan uzun vadeli, yerel para birimi cinsinden borç, zamanla enflasyon
karşısında “erir” ve şirket için avantaja dönüşebilir. Ancak bu avantajın
bedeli, kısa vadede çok daha yüksek nominal taksitler ve buna eşlik eden ağır
bir nakit akışı baskısıdır; enflasyondan kazanmak için önce o yüksek taksitleri
ödeyebilecek nakdi üretmek gerekir.
Fiyatlama gücü güçlü olan, yani maliyet artışlarını satış
fiyatlarına yansıtabilen firmalar için enflasyonist ortamda yerel para
borçlanması nispeten güvenlidir. Fiyatlama gücü zayıf, rekabetin sıkı olduğu
sektörlerdeki firmalar için ise aynı borç, gelirleri enflasyon kadar büyümediği
için gerçek bir tehdittir. Bu nedenle enflasyon dönemlerinde borç yönetimi,
sadece faiz oranına değil, şirketin enflasyona karşı fiyatlama esnekliğine de
bakarak şekillendirilmelidir. Ayrıca enflasyon muhasebesi uygulamasının bilanço
üzerindeki etkisi (parasal olmayan kalemlerin yeniden değerlemesi, borçluluk
rasyolarının görünümünü değiştirmesi) de göz ardı edilmemelidir.
Döviz Kredisi mi, TL Kredisi mi?
Eğer satışlarınızın önemli bir kısmı dövizli ise (ihracat
yapıyorsanız veya dövizli vadeli satış yapıyorsanız), döviz kredisi kullanmak makuldür;
dövizden gelen tahsilatınız, dövizli kredi taksitinizi doğal olarak karşılar. Ama
satışlarınız tamamen TL bazlıysa ve siz "döviz kredisinin faizi daha
düşük" diye cazibesine kapılıp döviz kredisi çekerseniz, kur arttığı anda
hem borcunuz katlanır hem de bu artışı karşılayacak dövizli bir geliriniz
yoktur.
Gelişmekte olan piyasalarda faaliyet gösteren firmaların en
büyük kırılganlık noktalarından biri döviz cinsi borçlanmadır. Gelir modeli
yerel para birimine dayalı olan ancak ham madde, makine yatırımı veya finansman
ihtiyacı nedeniyle döviz cinsi borçlanan firmalar, kur dalgalanmalarına karşı
açık pozisyon taşırlar.
Bu riskin yönetilmesinde iki temel strateji öne çıkar:
·
Doğal Korunma (Natural Hedging): Firmanın
borçlandığı yabancı para birimi ile aynı para biriminden gelir (ihracat, dövize
endeksli iç satış) yaratması sürecidir. Finansal maliyeti en düşük korunma
yöntemidir.
·
Finansal Korunma (Financial Hedging):
Doğal korunmanın mümkün olmadığı senaryolarda, türev araçların (Forward,
Opsiyon, Swap) kullanılması şarttır. Gelecekteki kur seviyesini bugünden
sabitlemek, firmaya bir prim maliyeti getirse de öngörülebilirlik sağlar ve kur
şoklarının bilançoyu tahrip etmesini engeller.
·
Kısmi Korunma (Partial Hedging): Açık
pozisyonun tamamını değil, belirli bir yüzdesini (örneğin yarısını) korumaya
almaktır. Hedging maliyetini sınırlarken, kurun firma aleyhine aşırı hareket
ettiği senaryolarda bilançoyu tamamen korumasız bırakmaz; pratikte birçok orta
ölçekli firma için doğal ve finansal korunma arasında dengeli bir orta yoldur.
Borç Optimizasyonu ve Yeniden Yapılandırma Stratejileri
Borç yönetimi, sadece mevcut borcu ödemek değil, borcun
yapısını sürekli olarak optimize etmektir. Piyasa koşullarının değiştiği veya
firmanın sıkışıklık yaşadığı dönemlerde şu proaktif stratejiler uygulanmalıdır:
·
Borç Konsolidasyonu (Borç Transferi):
Farklı finansal kurumlara olan, farklı vadeli ve yüksek faizli parça borçların,
daha düşük maliyetli ve tek bir uzun vadeli kredi çatısı altında toplanmasıdır.
Bu yöntem, operasyonel takibi kolaylaştırırken nakit akışı üzerindeki aylık
baskıyı azaltır.
·
Refinansman (Yeniden Finansman): Faiz
oranlarının düştüğü ekonomik konjonktürlerde, yüksek faizli eski borçların,
daha düşük faizli yeni kredilerle kapatılarak finansman giderlerinin minimize
edilmesidir.
·
Vade Yapısının Değiştirilmesi: Kısa
vadeli borçların, işletme sermayesini kilitlemesini önlemek amacıyla,
yatırımların geri dönüş sürelerine uygun olarak uzun vadeye yayılması (Vade
Uyumlaştırması) gerekir. Sabit kıymet yatırımları asla kısa vadeli kaynaklarla
finanse edilmemelidir.
Kredi Konsolidasyonu
Büyüyen firmaların çoğunda zamanla bir kredi yumağı oluşur.
Bir kredi işletme sermayesi için çekilmiştir, bir başkası yatırım malı alımı
için, bir üçüncüsü kriz döneminde nefes almak için. Aradan birkaç yıl geçince
patronun masasında 7-8, hatta 9 farklı kredi dosyası birikir. Her birinin
taksiti farklı, vadesi farklı, bazılarının yüklü ara ödemeleri vardır, bazıları
5 ay sonra bitecektir, bazılarının ise 20-25 ayı daha vardır.
Bu tablo sadece kafa karıştırıcı değildir, finansal
planlamayı da zorlaştırır. Nakit projeksiyonu bölümünde anlattığım haftalık
tabloyu hatırlayın. Her kredi taksiti, projeksiyon tablonuzda ayrı bir satır,
ayrı bir tarih, ayrı bir tutar olarak yer alır. Sekiz dokuz kredi olduğunda,
hangi ayda hangi büyük ödemenin üst üste bineceğini öngörmek gerçek bir uğraş
hâline gelir.
İşte bu noktada pek çok patron aklına şu çözümü getirir:
"Bütün bu kredileri kapatacak kadar yeni, tek bir kredi çekeyim. Vadeyi
de en uzununa, mesela 60 aya yayayım. Aylık taksitim düşsün, nakit akışım
rahatlasın."
Bu öneri kulağa çok mantıklı gelir. Çünkü gerçekten de işe
yarar; aylık taksit yükü belirgin biçimde düşer. Ama burada çok kritik bir
ayrımı gözden kaçırmamak gerekir: Aylık ödemenin hafiflemesi ile toplam
maliyetin düşmesi aynı şey değildir. Çoğu zaman bunlar birbirine tam ters
orantılıdır.
Kredilerin "Yaşına" Bakmadan Konsolidasyon
Yapmayın
Bir kredinin amortismanı şöyle işler: Kredinin ilk
dönemlerinde ödediğiniz taksitin büyük kısmı faizdir, küçük bir kısmı
anaparadır. Vade ilerledikçe bu oran tersine döner; taksitin büyük kısmı
anaparaya, küçük kısmı faize gider. Yani bir kredinin sonuna yaklaştıkça, o
kredi sizin için "ucuzlamış" durumdadır. Faiz yükünün en ağır kısmını
zaten ödemişsinizdir.
Şimdi düşünün: Son 5 ayı kalmış, faiz yükünün neredeyse
tamamını geride bırakmış bir krediyi alıp yeni çektiğiniz 60 aylık kredinin
içine gömerseniz ne olur? O krediyi yeniden sıfırdan, en pahalı faiz döneminden
başlatmış olursunuz. Tam kazanmaya başladığınız noktada parayı masaya geri
koyarsınız.
Bunu bir örnekle anlatayım: Diyelim ki; aylık %4 faizle
aldığınız 4 kredinin son durumları aşağıdaki gibi (dördüncü kredinin de 6 ayda
bir 2,4 milyon TL olarak ödendiğini varsayalım) ve aylık taksitlerini ödemek
için zorlanıyorsunuz. Bu kredileri kapamak için uzun vadeli kredi çekmeye karar
verdiniz.
|
Şimdiki Aylık |
Kalan |
Toplam Kredi |
|
|
1. Kredi |
500.000,00 |
5 |
2.500.000,00 |
|
2. Kredi |
250.000,00 |
9 |
2.250.000,00 |
|
3. Kredi |
425.000,00 |
28 |
11.900.000,00 |
|
4. Kredi |
400.000,00 |
24 |
9.600.000,00 |
|
1.575.000,00 |
16,67 |
26.250.000,00 |
Bir bankayla konuştunuz ve banka aylık %4 faizli 48 ay
vadeli yeni bir kredi vermeyi kabul etti. Bu durumda aşağıdaki hesaplamalara
ulaşırsınız.
|
Toplam Kredi Borcunuz |
26.250.000,00 |
|
Konsolidasyonla Kurtulacağınız Faiz Miktarı |
11.090.000,00 |
|
Kapama Ödemesi / Çekeceğiniz Kredi |
15.160.000,00 |
|
Çekeceğiniz Kredinin Taksit Sayısı |
48 |
|
Aylık Fazi Oranı |
4,00% |
|
Aylık Taksit Tutarı |
715.258,62 |
|
Toplam Geri Ödeme |
34.332.413,76 |
|
Toplam Ödenecek Faiz |
19.172.413,76 |
Yaklaşık 9 ay boyunca her ay yaklaşık 1,57 milyon TL ödemek
yerine her ay yaklaşık 715 bin TL ödemek için ekstradan 8 milyon TL (19-11=8)
faiz yükü altına gireceksiniz. Buna değer mi?
·
Önümüzdeki 9 ay boyunca her ay ekstra 860 bin TL
tahsilat yapamayacağınıza inanıyorsanız değer. (Aylık taksit yükünüzün 1,57
milyon TL'den 715 bin TL'ye düşmesi, her ay kasada yaklaşık 860 bin TL sıcak
para bırakır. Bu bakiye, şirketin operasyonel sürekliliği ve işletme sermayesi
için kritik bir can suyudur.)
·
Önümüzdeki 4 yıl boyunca aylık enflasyonun
ortalama %3-4 ve üzerinde olacağına inanıyorsanız değer.
·
Bu kredi konsolidasyonu yaparak önümüzdeki 4
yılda ekstra 8 milyon TL kar üretebileceğinize inanıyorsanız değer. (Uzun vadede katlanacağınız ekstra 8 milyon
TL faiz yükü, eğer yüksek enflasyonist bir ortam öngörülüyorsa zaman içinde
reel olarak eriyecektir. Ayrıca kasada kalan nakit, şirkete bu maliyetin
üzerinde bir getiri/kâr sağlama potansiyeli sunuyorsa bu takas kesinlikle
rasyoneldir.)
Öte yandan konsolidasyon size bugün belirgin bir nefes alma
alanı sağlar. Ama bu rahatlamanın faturası, önümüzdeki 4 yıl boyunca
ödeyeceğiniz ekstra faizdir. Kısa vadeli rahatlığı, uzun vadeli maliyetle takas
etmiş olursunuz.
Konsolidasyon Ne Zaman Doğru, Ne Zaman Yanlıştır?
Kredi konsolidasyonu (finans literatüründe borç
yapılandırması) doğru koşullarda gerçekten akıllıca bir adımdır. Şu durumlarda
mantıklıdır:
·
Firma gerçek bir nakit krizi içindeyse.
Mevcut taksit yükü altında batma riski varsa öncelik hayatta kalmaktır, faiz
maliyeti o anda ikinci plana düşer. Bu "ölmemek için" yapılan bir
hamledir ve doğrudur.
·
Yeni kredinin faiz oranı, eski kredilerin
oranından düşükse. Eski krediler yüksek faizli bir dönemde çekilmiş, piyasa
faizleri şimdi düşmüşse, hem taksit düşer hem toplam maliyet de gerçekten
azalabilir. Bu nadir ama mümkün bir senaryodur.
·
Ara ödemeler belirli aylarda ciddi bir nakit
sıkışıklığı yaratıyorsa. Özellikle bu büyük ara ödemeler, vergi dönemi veya
maaş ödemeleriyle çakışıyorsa, o ayı atlatmak için konsolidasyon mantıklı bir
tedbirdir. Burada amaç likidite krizini önlemektir.
Şu durumlarda ise dikkatli olun, hatta vazgeçin:
·
Kredilerin önemli bir kısmının vadesi sonuna
yaklaşmışsa (5-10 ay kalmış gibi). Bu krediyi yeniden uzun vadeye yaymak,
kazanılmış faiz avantajını çöpe atmaktır.
·
Firma kriz içinde değilse, sadece "ödemeler
dağınık görünüyor, kafam karışıyor" diye psikolojik bir rahatlık arıyorsa.
Bu durumda karmaşıklığı azaltmanın maliyeti, sağladığı basitlik kazancından çok
daha ağır basabilir.
Kredi borçlarını eritmek için finans dünyasında yaygın
olarak kullanılan iki temel metodoloji vardır:
·
Kartopu Yöntemi: Faiz oranına
bakılmaksızın, en küçük bakiyeli borçtan başlanarak ödeme yapılır. Küçük borç
bittikçe, oradan artan bütçe bir sonraki en küçük borca aktarılır. Psikolojik
motivasyon sağlar.
·
Çığ Yöntemi: Matematiksel olarak en
rasyonel yöntemdir. En yüksek faiz oranına sahip borca öncelik verilir. Böylece
toplamda ödenecek faiz yükü minimuma indirilir.
Hibrit Yaklaşım: Hepsini Değil, Doğru Olanları
Birleştirin
Toptan bir konsolidasyona gitmeden önce şunu yapın:
Elinizdeki her kredinin kalan vadesini ve kalan faiz yükünü tek tek çıkarın.
Bunu yapmak zor değildir; bankanızdan her kredi için güncel "kalan anapara
/ kalan faiz" dökümünü isteyebilirsiniz. Sonra şu ayrımı yapın:
·
Kalan vadesi kısa olan krediler (örneğin
5-12 ay): Bunları konsolidasyona dahil etmeyin. Onlar zaten faiz yükünün en
hafif dönemindedir, kendi seyrinde bitirin.
·
Kalan vadesi uzun olan ve aylık yükü asıl
sıkıntı yaratan krediler (örneğin 20 ay ve üzeri): Bunları birleştirip
yeniden yapılandırın.
Bu hibrit yaklaşım size iki şeyi birden verir: Hem nakit
projeksiyonunuzu sadeleştirir, hem de zaten "ucuzlamış"
kredilerinizin avantajını çöpe atmazsınız. Yani karmaşıklığı azaltırken, parayı
da masada bırakmazsınız.
Bir kredi danışmanının veya bankacının size sunduğu "aylık
ödemenizi yarıya indirelim" teklifi her zaman cazip görünür. Ama
masaya oturduğunuzda sorulması gereken tek soru şudur: "Bu işlemin bana
toplamda kaça mal olacağını biliyor muyum?"
Aylık taksit rakamına bakıp karar vermek, sadece bugünü
görmektir. Toplam geri ödeme tutarına ve altına girilecek faiz yüküne bakmak
ise yarını görmektir. Kısa vadeli rahatlık, uzun vadeli maliyeti görülmeden
asla satın alınmamalıdır.
Kredi Derecelendirmesi ve Banka İlişkileri Yönetimi
Bankalar krediyi sadece teminata göre değil, firmanın
finansal görünürlüğüne ve geçmiş performansına göre fiyatlar. Düzenli, doğru ve
zamanında paylaşılan finansal tablolar; bankaya sürpriz yapmadan önceden bilgi
verme alışkanlığı; ve mevcut kredilerin sorunsuz geri ödenme geçmişi, firmanın
hem bankalardaki içsel derecelendirmesini hem de görece pazarlık gücünü
doğrudan etkiler. Daha iyi bir kredi profili, daha düşük faiz, daha yüksek
limit ve daha az teminat talebi anlamına gelir.
Gayri resmi alım satımları olan, devlete vergi ödememek için
hayali giderler oluşturan firmaların bilançoları ve gelir tabloları kötü
olacağı için bankalardan alacakları kredilerin maliyetleri (faizleri) yüksek
olacaktır. Ayrıca kredi limitleri de düşük olacak, hatta kredi
çekemeyeceklerdir. En iyi ihtimalle yüksek maliyetli finansman kollarına (KMH,
faktoring veya yüksek faizli kısa vadeli spot krediler) mahkum olacaklardır.
Banka ilişkilerinde de bir denge kurulmalıdır: tek bir
bankaya bağımlı kalmak, o bankanın politika değişikliğinde (limit kesintisi,
risk iştahının azalması) firmayı çok kırılgan hale getirir; birden fazla
bankayla ilişki kurmak ise rekabeti ve esnekliği artırır. Ancak bankaların
sayısını gereğinden fazla artırmak da, her birine ayrı ayrı raporlama ve ilişki
yönetimi yükü getirir. Çoğu orta ölçekli firma için 3-5 bankayla dengeli,
şeffaf ve uzun soluklu bir ilişki kurmak; hem rekabeti hem de yönetilebilirliği
bir arada sağlar.
Kredinin Alternatifi 1: Taşınmazlarınız veya Servetiniz
Eğer şirketiniz yapısal sorun yaşıyorsa ve bunun sebebi
yanlış alınmış stratejik kararlarsa ve yeni kararlarla şirketiniz eski karlı
günlerine dönebilecekse yeniden yapılanmayı finanse etmek için banka kredisi
çekmek yerine şirketin uygun taşınmazlarını (arsa, bina…vb) satıp paraya
çevirmek veya patronun kişisel servetinden olan taşınmazları satıp şirkete
sermaye olarak koyması daha doğru olur.
Şirketin bilançosundaki bir varlığı nakde çevirip kullanırsanız;
geri ödeme yükümlülüğü, faiz, taksit yoktur. Ama burada da iki önemli ayrım vardır:
·
Eğer satılacak taşınmaz şirketin operasyonel
olarak ihtiyaç duyduğu bir varlıksa (örneğin üretim yaptığı fabrika binası), bu
satış geleceği ipotek etmek demektir. Belki kısa vadede nakit sıkıntısını
çözersiniz ama sonra o binayı kiralamak zorunda kalırsınız, bu da uzun vadede
sabit bir gider yaratır.
·
Eğer satılacak taşınmaz şirketin atıl,
kullanılmayan veya yatırım amaçlı tutulan bir varlıksa (örneğin kullanılmayan
bir arsa, yatırım amaçlı alınmış ama hiç değerlendirilmeyen bir gayrimenkul),
bu satış neredeyse risksiz bir çözümdür. Zaten getiri sağlamayan bir varlığı
nakde çevirip aktif olarak kullanmak, şirket için net bir kazançtır.
Patronun kişisel mülklerini satıp şirkete sermaye koyması
ise en hassas ve en çok düşünülmesi gereken seçenektir. Burada iki farklı
senaryo birbirine karışmamalıdır:
·
İlk senaryo, şirket yapısal olarak sağlıklı ama
geçici bir krizdeyse: Patronun kişisel kaynaklarını şirkete koyması güçlü bir
güven mesajıdır; bankalar, tedarikçiler ve çalışanlar nezdinde "patron
şirkete inanıyor" sinyali verir. Bu psikolojik etki bazen finansal etkiden
daha değerlidir.
·
İkinci senaryo, şirket yapısal olarak bozuksa ve
kârlılık sorunu çözülmemişse: Patronun kişisel varlığını eritip şirkete
koyması, batan bir gemiye para dökmek olabilir. Sorunun kökü (yanlış yatırım
kararları, verimsiz operasyon, kötü ürün-pazar uyumu) çözülmeden sermaye
konursa, o sermaye de bir süre sonra aynı kara akar ve hem şirket hem patron
daha derin bir çukura düşer. Yapısal sorun varsa, önce işin kendisini düzeltin.
Yeni para (kredi veya sermaye) yapısal sorunu çözmeden gelirse, sadece zamanı
uzatır, çözmez. Önce zarar eden faaliyeti, yanlış yatırımı veya verimsiz
operasyonu teşhis edip durdurun veya düzeltin.
Kredinin Alternatifi 2: Tahvil ve Bono
Şirketlerin banka kredilerine alternatif olarak başvurduğu
en önemli finansman yöntemlerinden biri, borçlanma aracı (tahvil veya bono)
ihraç etmektir. Sermaye piyasalarında bu süreç, şirketin bankadan kredi almak
yerine, borcu doğrudan nitelikli yatırımcılardan veya halktan topladığı bir
mekanizmadır. (Vadesi 1 yıldan kısa olanlara bono, 1 yıldan uzun olanlara ise
tahvil denir.)
Her şirket elini kolunu sallayarak tahvil/Bono çıkaramaz.
Sermaye Piyasası Kurulu (SPK) mevzuatına göre bir şirketin bu sürece
girebilmesi için şu şartları taşıması gerekir:
·
Hukuki Yapı: Şirketin mutlaka Anonim Şirket
(A.Ş.) olması gerekir. Limited şirketler tahvil ihraç edemez.
·
Şeffaflık ve Denetim: Şirketin mali tablolarının
SPK onaylı bağımsız denetim firmaları tarafından denetlenmiş olması şarttır.
·
Kredi Derecelendirme (Rating): Yatırımcıların
risk analizi yapabilmesi için şirketin bir derecelendirme kuruluşundan
"kredi notu" almış olması süreci inanılmaz derecede kolaylaştırır
(çoğu zaman zorunludur).
Bir şirketin tahvil/bono çıkararak borçlanma süreci ortalama
1.5 ila 3 ay sürer ve şu resmi aşamalardan oluşur:
·
Yönetim Kurulu Kararı ve Limit Belirlenmesi: İlk
olarak şirketin yönetim kurulu toplanır ve bir "borçlanma tavanı"
belirler. Örneğin; "Önümüzdeki 1 yıl içinde toplam 500 Milyon TL'ye kadar
borçlanma aracı ihraç edilmesine" dair resmi bir karar alınır.
·
Yetkili Aracı Kurum (Yatırım Bankası) Seçimi:
Şirket, süreci baştan sona yürütecek, yasal başvuruları yapacak ve tahvilleri
piyasada satacak yetkili bir Aracı Kurum veya Yatırım Bankası ile anlaşır.
·
SPK'ya Başvuru ve İhraç Belgesi Onayı: Aracı
kurum, şirketin mali tablolarını ve borçlanma şartlarını (vade, faiz oranı,
ödeme dönemleri) içeren bir dosya hazırlar ve SPK’ya başvurur. SPK, şirketin
finansal gücünü inceleyerek borçlanma limitini onaylar ve bir "İhraç
Belgesi" verir.
·
MKK ve Takasbank Entegrasyonu: Çıkarılacak
tahviller fiziki olarak basılmaz. Merkezi Kayıt Kuruluşu (MKK) sisteminde
dijital olarak tanımlanır. Ödemelerin ve takasın güvenliği için Takasbank
sistemi devreye alınır.
·
Satış Yönteminin Seçilmesi ve Talep Toplama:
Şirket tahvillerini iki şekilde satabilir:
o
Nitelikli Yatırımcıya Satış (Yaygın Olan): Halka
arz edilmeden, sadece bankalar, portföy yönetim şirketleri ve fonlar gibi büyük
kurumsallara satılır. Prosedürü çok daha hızlıdır.
o
Halka Arz Edilerek Satış: Geniş kitlelere
satılır, süreç izahname yayınlanmasını gerektirdiği için daha uzundur.
·
Kupon Ödemeleri ve Vade Sonu (İtfa): Talep
toplama bittikten sonra para şirketin kasasına girer. Şirket, belirlenen
periyotlarda (örneğin 3 ayda bir) yatırımcılara faiz (kupon) ödemesi yapar.
Vade sonu geldiğinde ise aldığı anaparayı yatırımcılara geri ödeyerek borcu
kapatır (itfa eder).
Amerika ve Avrupa'da şirketler banka kredilerinden ziyade
tahvil piyasasını (Bond Market) kullanırlar. Küresel tahvil piyasasının
büyüklüğü, hisse senedi (borsa) piyasalarından çok daha büyüktür. Apple, Amazon
veya Siemens gibi devler milyarlarca dolarlık yatırımlarını neredeyse tamamen
tahvil ihraç ederek fonlarlar.
Türkiye’de tahvil ve bono çıkarma hakkı yasal olarak tüm
Anonim Şirketlere verilmiş olsa da, bu yöntemi ağırlıklı olarak bankalar,
faktoring/leasing şirketleri ve holding ölçeğindeki büyük sanayi devleri
kullanır. Çünkü mali tabloların bağımsız denetimden geçmesi, SPK onay
süreçleri, aracı kurum komisyonları ve derecelendirme notu alma maliyetleri
belirli bir bütçe gerektirir. Küçük ölçekli borçlanmalar için bu bürokratik ve
finansal yük astarı yüzünden pahalıya getirebilir.
Tahvil piyasası, banka koridorlarında kredi limitleri için
pazarlık yapmak istemeyen, rüştünü ispatlamış büyük şirketlerin, parası olan
büyük kurumsal fonlarla doğrudan el sıkıştığı profesyonel bir finansman
meydanıdır.
Not: Devletler de tahvil ve bono çıkararak borç
toplar.
Kredinin Alternatifi 3: Borsaya Açılmak
Borçlanmadan para bulmanın bir yolu da borsaya açılmaktır. Sermaye
artırımlı halka arz ile şirkete geri ödemesiz, faizsiz ve çok büyük ölçekli bir
sermaye enjekte edebilirsiniz. Böylece şirket, gelecekteki büyüme potansiyelini
satarak bugünden nakit kaynak yaratmış olur.
Sermaye artırımlı halka arz, bir şirketin mevcut sermayesini
artırmak amacıyla yeni paylar (hisseler) çıkarıp bunları halka satmasıdır. Bu
işlemde şirket, ihraç ettiği yeni hisseler karşılığında yatırımcılardan
doğrudan fon toplar ve elde edilen kaynak genellikle büyüme, yatırım veya borç
ödeme gibi amaçlarla kullanılır. Bu tür halka arzda mevcut ortakların pay
oranı, yatırımcıların katılımına bağlı olarak seyrelme (azalma) gösterebilir.
Borsaya açılma süreci (halka arz), bir şirketin hisselerini
ilk kez halka sunarak yatırımcılara satmasıdır. Bu süreçte şirket, finansman
sağlamak ve büyümesini desteklemek amacıyla Sermaye Piyasası Kurulu (SPK)
onayını alır, izahname hazırlar ve aracı kurumlar eşliğinde hisselerini
yatırımcılara sunar. Halka arz tamamlandıktan sonra şirketin hisseleri borsada
işlem görmeye başlar ve şirket “halka açık” bir yapıya kavuşur.
Para Bulmak için Krediye Mahkum Değilsiniz
Elbette kredinin bir başka alternatifi de peşin ödemeli
satışları artırmaktır. Bunun için ön ödeme veya teslimatta ödeme yapanlara
cezbedici iskonto vermektir. Pek çok müşteri iyi iskonto karşılığında peşin
ödemeyi kabul edecektir.
Elbette para bulmak için vadesi geçmiş alacaklarınıza
odaklanmanız, size borcu olanlara yüklenmeniz en doğrusudur. Ne kadar çok pres
yaparsanız, ne kadar çok ağlarsanız, ne kadar çok iletişime geçerseniz o kadar
az gecikmiş alacağınız, dolayısıyla o kadar çok tahsilatınız olur.
Müşterilerinizin size yapmadığı ödemelerden dolayı kredi çekmek yerine, onları
ödeme yapmaya zorlayın.
Hatta vadesinden önce ödeme yapanlara cazip iskontolar önerin.
“30 gün sonra ödemeniz gereken bakiyeyi bugün öderseniz %5 iskonto sunuyoruz”.
Aylık %7 faizi olan KMH kullanmaktan iyidir.
Kampanyalarınızı nakit akış projeksiyonlarındaki dar
boğazlara göre kurgulayın. Paraya sıkışacağınız dönemlerde tahsilat getirecek
kampanyalar planlayın.
Tedarik Zinciri Finansmanı: Borcun Az Bilinen Bir
Alternatifi
Firmaların borç ihtiyacını azaltmanın bir başka yolu, klasik
banka kredisinin dışına çıkıp tedarik zincirinin kendi finansman gücünü
kullanmaktır. Ters faktoring (tedarik zinciri finansmanı) modelinde, güçlü
kredi notuna sahip alıcı firma ile banka anlaşır; alıcının onayladığı faturalar
karşılığında tedarikçi, vadesinden önce, alıcının kredi notuna dayalı düşük bir
maliyetle bankadan erken ödeme alabilir. Alıcı firma ise tedarikçiye normal
vadesinde, hatta bazı durumlarda daha uzun bir vadede öder. Sonuç olarak
tedarikçi nakit akışını rahatlatır, alıcı ise vadesini uzatırken kendi
bilançosunda ayrıca bir kredi kullanmamış olur. Eğer alıcıysanız bu modeli
tedarikçinizle konuşmanızda ve borç ödemede kullanmanızda fayda vardır.
Doğrudan Borçlanma Sistemi (DBS) de benzer bir mantıkla
çalışır; tedarikçi malı/hizmeti teslim eder, alıcı banka aracılığıyla vadeli
bir ödeme taahhüdü verir, tedarikçi isterse bu taahhüdü iskonto ettirip
bugünden nakde çevirebilir. Bu enstrümanlar, firmanın banka kredi limitlerini
büyütmeden, tedarik zinciri ilişkisinin gücünü kullanarak vade kazanmasını
sağlar; bu nedenle kapsamlı bir borç yönetimi stratejisinde geleneksel kredinin
yanında değerlendirilmesi gereken tamamlayıcı bir araçtır.
Yatırımlar Nasıl Finanse Edilmelidir?
KOBİ patronlarının dilinde bir efsane vardır "Koçlar,
Sabancılar yeni yatırımlarını asla kendi paralarıyla yapmazlar, kredi çekerek
yaparlarmış. Sen onlardan daha mı iyi iş adamısın. Evini/arsanı satıp yatırım
yapacağına banka kredisiyle yatırım yap". Bu görüş doğru mudur?
Eğer bir yatırımın getiri oranı (kârlılığı), bankadan
alacağınız kredinin maliyetinden (faizinden) daha yüksekse, krediyle yatırım
yapmak mantıklıdır, avantajlıdır. Tersi ise sakıncalıdır, risklidir. Örneğin; yıllık
%40 net kâr getirecek bir fabrika yatırımı için yıllık %30 maliyetle kredi
bulabiliyorsanız, kendi paranızı bağlamak yerine kredi kullanmak rasyoneldir.
Büyük holdingler bu matematiği çok iyi yönetirler.
·
Büyük holdingler uluslararası piyasalardan,
sendikasyon kredilerinden veya tahvil ihraç ederek çok düşük maliyetli ve çok
uzun vadeli (örneğin 10-15 yıl vadeli) fon bulabilirler. Bir KOBİ ise yerel
bankaların yüksek faizli, kısa vadeli (maksimum 36-48 ay) ve sıkı teminatlı
kredilerine mahkumdur. Bu vadelerle yatırımın kendini amorti etmesi imkansıza
yakındır.
·
Büyük holdinglerin bünyesinde onlarca farklı
sektörde şirket bulunur. Enerji şirketi yeni bir yatırım için kredi çektiğinde
işler kötü giderse, holdingin gıda veya otomotiv şirketinden gelen nakit
(temettü) o krediyi kolayca sübvanse eder. KOBİ'lerin ise genellikle tek bir
ana işi vardır ve o iş durduğunda kredi taksitlerini çevirecek başka bir
muslukları yoktur.
·
Koç veya Sabancı kredi çektiğinde, o krediye
imza atan kurum holdingin altındaki bir şirkettir (Tüzel kişilik). Proje
başarısız olursa, banka en fazla o projenin varlıklarına veya şirketin
hisselerine el koyar; holding patronlarının şahsi evine, arsasına veya şahsi
banka hesabına dokunamaz. Oysa bir KOBİ patronu kredi çekerken banka kesinlikle
şahsi kefalet, ev ipoteği veya arsa teminatı ister. Proje batarsa, KOBİ patronu
şahsen de batar.
·
Büyük yapılar sıkıştıklarında şirketin bir
kısmını yabancı bir fona satabilir, halka arz edebilir veya stratejik ortak
alarak taze nakit üretebilirler. KOBİ'lerin hisselerini nakde çevirmesi ya da
hızlıca ortak bulması çok zordur.
KOBİ ölçeğinde ideal yatırım formülü şudur:
·
Yatırımın en az %40-%50'si şirketin geçmiş
yıllar kârlarından (özkaynak) karşılanmalıdır.
·
Kalan kısım için kredi kullanılacaksa, aylık
taksitlerin tutarı, şirketin mevcut (eski) kurulu düzeninin ürettiği net nakit
akışını asla tehlikeye atmamalıdır. Yeni yatırımın getireceği varsayılan hayali
kârlara güvenilerek taksit yükü altına girilmemelidir.
Eğer yatırım kısa sürede (örneğin 12-18 ay içinde) kendini
geri ödeyecek bir nakit akışı üretiyorsa (örneğin yeni bir üretim hattı, hemen
satışa dönüşecek bir stok artırımı, kapasiteyi büyüten bir makine), bu yatırımı
kredi ile finanse etmek genellikle mantıklıdır. Çünkü yatırımın kendisi,
kredinin taksitlerini karşılayacak nakdi zaten üretecektir. Kredi burada bir
kaldıraçtır; öz kaynağınızı yormadan büyümeyi hızlandırır.
Eğer yatırımın geri dönüşü uzun (3-5 yıl ve üzeri) ve
belirsizse (örneğin yeni bir pazara giriş, AR-GE yatırımı, marka inşası), bu
tür yatırımları krediyle finanse etmek risklidir. Çünkü kredi taksitleri
yatırımın meyvesini vermesini beklemez; her ay düzenli gelir. Yatırım
beklenenden uzun sürerse veya hiç tutmazsa, şirket hem yatırımın getirisini
alamamış hem de kredi borcuyla baş başa kalmış olur. Bu tip yatırımlar öz
sermaye ile (veya ortak/yatırımcı sermayesiyle) finanse edilmelidir; çünkü öz
sermayenin "taksiti" yoktur, sabır gerektirir ama batırma riski
taşımaz.
Çoğu patron şu mantıkla hareket eder: "Kredi faizi
%X, öz kaynağımı kullanırsam o parayı başka yerde değerlendiremem, o yüzden
kredi daha ucuz." Bu mantık bazen doğrudur ama eksiktir. Çünkü hesaba
katılmayan bir şey var: Kredi, aylık sabit bir yükümlülük yaratır; bu
yükümlülük yatırımın performansından bağımsız olarak devam eder. Öz kaynak ise
esnektir; yatırım beklendiği gibi gitmezse, kayıp olur ama sizi her ay belirli
bir tarihte belirli bir tutarı ödemeye zorlayan bir mekanizma yoktur.
Pratik Bir Kural: Borçla Finanse Edilen Yatırım,
Kendi Nakit Akışını Üretmelidir.
Finans dünyasında buna "kendi kendini finanse eden
yatırım" prensibi denir. Eğer bir yatırım, oluşturacağı ek tahsilat veya
maliyet tasarrufuyla kredi taksitini kendisi karşılayabiliyorsa, kredi
mantıklıdır. Eğer yatırımın geri dönüşü şirketin genel nakit havuzuna
bağımlıysa (yani "umarım diğer faaliyetlerden gelen para bu krediyi de
öder" mantığıyla yaklaşılıyorsa), bu tehlikeli bir zemin oluşturur. Çünkü
diğer faaliyetlerinizde küçük bir sıkışıklık olduğunda, bu yeni kredi taksiti de
aynı havuzdan beslenmeye çalışacak ve genel nakit dengenizi bozacaktır.
Pratikte Karma Yaklaşım En Sağlıklısıdır
Saf "ya kredi ya öz kaynak" yaklaşımı yerine,
genelde en sağlıklı yapı bir kombinasyondur:
·
Yatırımın temel, hayata geçirilmesi şart olan
kısmı öz kaynaktan finanse edilir. Bu, yatırımın iskeletidir; piyasa koşulları
kötüleşse bile şirketin elinden alınamaz.
·
Yatırımın ölçeklenebilir, talebe bağlı kısmı
(örneğin ek kapasite, ek stok, ek şube) kredi ile finanse edilir. Talep
gerçekleşirse kredi kendini öder; gerçekleşmezse zaten o ek yatırımı yapmamış
olursunuz (kredi henüz kullanılmamıştır).
Bu yaklaşım, riskli yatırımın gerçekleşme aşamasına göre
bölüştürür.
Yatırım kararını verirken kendinize şunu sorun: "Bu
yatırımdan beklediğim getiri gerçekleşmezse, kredi taksitlerini hangi kaynaktan
ödeyeceğim?" Eğer bu sorunun cevabı net ve güvenilir bir kaynaksa
(örneğin mevcut, sağlıklı işleyen başka bir faaliyet alanınız), kredi kullanmak
güvenlidir. Eğer cevap "bilmiyorum, umarım yatırım tutar" ise, o
yatırımı öz kaynaktan finanse etmeniz çok daha sağlıklı olur.
Düşük Faizli Krediler
Günümüz finansal ortamında firmalar için en kritik
konulardan biri uygun maliyetli finansmana erişimdir. Özellikle yüksek faizli
piyasa koşullarında, düşük faizli veya faiz destekli kredi kaynaklarına
ulaşmak, işletmelerin sürdürülebilir büyümesi açısından büyük önem
taşımaktadır. Türkiye’de firmaların düşük faizli krediye erişimi genellikle
kamu destekli mekanizmalar, devlet teşvikleri ve belirli sektörlere özel
finansman kuruluşları üzerinden sağlanmaktadır.
Firmalar düşük faizli krediye üç temel yol ile
ulaşabilmektedir. İlk olarak, devlet tarafından faiz sübvansiyonu sağlanan
kredilerde, kredi faizinin tamamı ya da bir kısmı kamu tarafından
karşılanmaktadır. İkinci olarak, Kredi Garanti Fonu (KGF) gibi mekanizmalar
aracılığıyla banka kredileri için kamu kefaleti sağlanmakta ve bu sayede kredi
maliyetleri düşmektedir. Üçüncü olarak ise ihracat, tarım ve Ar-Ge gibi belirli
faaliyet alanlarına yönelik özel finansman kuruluşları firmalara uygun koşullu
kredi imkânı sunmaktadır.
·
KOSGEB Destekleri: Türkiye’de küçük ve
orta ölçekli işletmeler (KOBİ) için en önemli finansman kaynaklarından biri
KOSGEB destekleridir. KOSGEB, girişimcilere ve mevcut işletmelere hem geri
ödemesiz hibe hem de geri ödemeli kredi destekleri sunmaktadır. Özellikle
finansman destekleri kapsamında, KOSGEB’in anlaşmalı olduğu bankalar üzerinden
kullandırılan kredilerde faiz yükünün önemli bir kısmı KOSGEB tarafından
karşılanabilmektedir. KOSGEB desteklerinden yararlanmak isteyen firmaların
öncelikle kurumun veri tabanına kayıt olması, gerekli eğitimleri tamamlaması ve
bir iş planı veya proje sunması gerekmektedir. Başvuruların
değerlendirilmesinin ardından uygun bulunan işletmelere çeşitli kalemlerde
destek sağlanmaktadır. Bu destekler; girişimcilik, kapasite artırımı, dijital dönüşüm
ve makine-teçhizat yatırımları gibi alanları kapsamaktadır.
·
Kredi Garanti Fonu (KGF): Firmaların
düşük faizli krediye erişimini kolaylaştıran bir diğer önemli mekanizma Kredi
Garanti Fonu’dur. KGF doğrudan kredi sağlayan bir kurum olmayıp, bankalardan
kredi almak isteyen işletmelere kefil olarak teminat sorununu ortadan kaldırır.
Bu sistemde KGF, kredi tutarının büyük bir kısmına kefalet sağlayarak bankanın
riskini azaltır. Bu sayede özellikle teminat yetersizliği bulunan KOBİ’ler daha
uygun faiz oranlarıyla kredi kullanabilmektedir. KGF destekli kredilerde faiz
oranlarının piyasa kredilerine göre daha düşük seviyelerde oluşabildiği
görülmektedir. Başvuru süreci ise doğrudan bankalar aracılığıyla
yürütülmektedir.
·
Türk Eximbank Kredileri: İhracat yapan
veya ihracata yönelik üretim gerçekleştiren firmalar için Türk Eximbank önemli
bir finansman kaynağıdır. Eximbank, ihracatçı firmalara uygun maliyetli kısa,
orta ve uzun vadeli kredi imkânları sunmakta; ayrıca sevk öncesi ve sevk
sonrası dönemler için özel kredi ürünleri sağlamaktadır. Bu krediler genellikle
piyasa koşullarına kıyasla daha düşük maliyetlidir ve firmaların uluslararası
rekabet gücünü artırmayı amaçlar. Özellikle döviz kazandırıcı faaliyetlerde
bulunan işletmeler için önemli avantajlar sunmaktadır.
·
TÜBİTAK ve Ar-Ge Destekleri: Teknoloji ve
inovasyon odaklı firmalar için TÜBİTAK destekleri önemli bir finansman
alternatifidir. TÜBİTAK programları doğrudan klasik kredi şeklinde olmayıp,
proje bazlı hibe ve geri ödemeli destekler sunmaktadır. Bu destekler, özellikle
Ar-Ge faaliyetleri, ürün geliştirme ve teknolojik yatırım süreçlerinde
firmalara önemli ölçüde finansman katkısı sağlamaktadır.
·
Diğer Destek Mekanizmaları: Bunlara ek
olarak tarım ve kırsal yatırımlar için TKDK destekleri, bölgesel kalkınmayı
teşvik etmek amacıyla Kalkınma Ajansları tarafından sağlanan hibeler ve faiz
destekleri de firmaların düşük maliyetli finansmana erişimini
kolaylaştırmaktadır. Bu programlar genellikle belirli sektörlere veya coğrafi
bölgelere yönelik olarak tasarlanmaktadır.
Sürdürülebilirlik Bağlantılı Borçlanma (Yeşil Finansman)
Borç yönetiminin giderek daha çok firmayı ilgilendiren yeni
bir boyutu, sürdürülebilirlik kriterleriyle ilişkilendirilmiş borçlanma
araçlarıdır. Sürdürülebilirlik Bağlantılı Krediler, firmanın belirli çevresel
veya sosyal hedeflere (örneğin karbon emisyonunu belirli bir oranda düşürmek,
enerji yoğunluğunu azaltmak) ulaşması durumunda faiz oranında indirim sağlayan,
hedefe ulaşılamazsa ise faizi artıran kredilerdir. Yeşil tahviller ve yeşil
krediler ise toplanan kaynağın doğrudan çevreye duyarlı projelere (yenilenebilir
enerji, enerji verimliliği yatırımları gibi) tahsis edilmesini şart koşar.
İhracat yapan veya kurumsal müşterilerle çalışan firmalar
için bu tip finansman araçları, sadece çevresel bir tercih değil, giderek artan
bir rekabet ve erişim konusu haline gelmektedir; bazı uluslararası alıcılar ve
bazı bankalar, tedarikçilerinden veya kredi müşterilerinden belirli
sürdürülebilirlik raporlamaları talep etmeye başlamıştır. Bu nedenle orta ve
uzun vadeli borç yönetimi stratejisi kurarken, sürdürülebilirlik bağlantılı
borçlanma seçeneklerinin de gözden geçirilmesi, hem maliyet hem de finansmana
erişim açısından faydalı olur.
Teminat Yönetimi: İpotek, Kefalet, Rehin ve Bilanço
Üzerindeki Etkisi
Borç yönetiminin sıklıkla göz ardı edilen bir boyutu, borcun
karşılığında verilen teminatlardır. Bankalar kredi tahsis ederken genellikle
ipotek (gayrimenkul üzerine), ticari işletme rehini (makine, ekipman, stok
üzerine), kefalet (şahsi veya şirketler arası) ya da çek/senet teminatı talep
eder. Tam bir borç envanteri, sadece borç tutarlarını değil, her borcun
karşılığında hangi varlığın veya kimin teminat olarak gösterildiğini de
içermelidir; aksi halde firma, gerçekte ne kadar “serbest” varlığa sahip olduğunu
bilemez.
İki risk burada özellikle dikkat ister. Birincisi, tüm
gayrimenkul ve sabit kıymetlerin tek bir bankaya ipotek edilmesi, firmanın
gelecekte başka bir bankadan veya kaynaktan finansman bulma esnekliğini ciddi
şekilde kısıtlar. İkincisi, özellikle holding ve grup şirketlerinde sıkça
görülen çapraz kefalet (bir grup şirketinin başka bir grup şirketinin kredisine
kefil olması) zincirleme bir risk yaratır: tek bir şirketteki sorun, kefalet
zinciri üzerinden grubun tamamına yayılabilir. Bu nedenle teminat yapısı da,
borç yapısı kadar düzenli gözden geçirilmesi gereken bir kalemdir.
Borç Yönetiminde Dijitalleşme: Erken Uyarı Sistemleri ve
Teknoloji
Borç envanterini, vade takvimini ve rasyoları elle, dağınık
Excel dosyalarında takip etmek, firma büyüdükçe sürdürülebilir olmaktan çıkar.
ERP sistemine entegre bir hazine (treasury) modülü veya bağımsız bir nakit
yönetim yazılımı, tüm kredi, çek/senet ve ticari borç verilerini tek bir
merkezde toplayarak vade çakışmalarını ve limit aşımlarını otomatik olarak
görünür kılar. Daha küçük ölçekli firmalar için bile, düzenli güncellenen ve
formüllerle desteklenmiş tek bir gösterge paneli (kaldıraç oranı, Net Borç/FAVÖK,
OTS, BÖS ve haftalık nakit pozisyonunu aynı ekranda gösteren) büyük bir fark
yaratır.
Bu sistemlerin asıl değeri, erken uyarı eşikleri
tanımlanabilmesidir: örneğin OTS belirlenen bir seviyeyi aştığında, banka limit
kullanım oranı %90’ı geçtiğinde veya bir kovenant (taahhüt) eşiğine
yaklaşıldığında otomatik bildirim üretilmesi, sorunun krize dönüşmeden,
haftalar öncesinden fark edilmesini sağlar. Teknoloji burada disiplinin yerini
almaz, ama disiplinin sürdürülebilir ve ölçeklenebilir hale gelmesini sağlar.
Stres Testi ve Senaryo Analizi
Borçlarınızdan dolayı kriz yaşamak istemiyorsanız, düzenli
olarak firmanız için stres testleri düzenleyin, böylece kendinizi daha rahat
hisseder, riskleri daha iyi görebilirsiniz. Firmalar (patronlar ve finanstan
sorumlular) aşağıdaki soruların cevaplarını her an verebilir durumda olmalıdır.
·
Kur %20 artarsa ne olur?
·
Faiz %10 yükselirse ne olur?
·
En büyük müşterim ödemezse ne olur?
·
Satışlar %30 düşerse ne olur?
Bu soruları periyodik olarak (ideal olarak çeyrek
dönemlerde) gözden geçirmek, kriz anında reaksiyon vermek yerine önceden
hazırlıklı olmanızı sağlar.
Borç Yönetiminde Çuvalladığınızın Emareleri
·
OTS'nin hızla yükselmesi
·
Banka limitlerinin sürekli dolu olması
·
Şirket kredi kartlarının dolu olması
·
Vergi ve SGK'nın gecikmeye başlaması
·
Maaş ödemelerinin gecikmeye başlaması
·
Faiz giderlerinin FAVÖK içindeki payının artması
·
Çeklerinizin dönmeye başlaması
Bu emareler varsa bir an
önce Borç Yönetimini bu makalede anlattığım gibi ele almaya başlayın.
Borç Yönetiminin Hukuki
Boyutu: Erken Müdahale ve Yapılandırma Yolları
Borç yönetimi yalnızca finansal değil, gerektiğinde hukuki
bir disiplindir de. Çuvallama emarelerinin görüldüğü, ödeme güçlüğünün geçici
bir sıkışıklığın ötesine geçtiği durumlarda, Türk hukukunda firmaların
başvurabileceği başlıca araçlardan biri konkordatodur; bu süreçte firma,
mahkeme gözetiminde alacaklılarıyla borçlarını yeniden yapılandırmak için zaman
ve çerçeve kazanır. Bunun yanında, mahkeme dışında alacaklılarla doğrudan
müzakere yoluyla yapılan gönüllü borç yapılandırma protokolleri de, özellikle
birden fazla bankayla çalışan firmalarda sıkça tercih edilen bir yoldur.
Konkordato bir yıkım değildir. Pek çok firma bu sayede
borçlarını yapılandırıp düze çıkmıştır. Özellikle karlı bir işleri olan ama
yüklü yatırım hatası yapan veya önemli bir batık veren müşteriler için iflas
etmektense konkordato ilan etmesi daha iyi bir adımdır.
Buradaki en kritik husus zamanlamadır: bu hukuki ve yarı
hukuki araçların hepsi, firma hâlâ bir ölçüde nakit üretebiliyorken ve
alacaklıların gözünde hâlâ “kurtarılabilir” görünüyorken devreye alındığında
işe yarar. Sorunun fark edilmesinden aylarca kaçınıp en son ana bırakılan bir
başvuru, hem hukuki seçenekleri kısıtlar hem de alacaklıların müzakereye
yaklaşımını sertleştirir. Bu nedenle finans ve hukuk danışmanlarının, kriz
belirtileri görülür görülmez -kriz tam oturmadan- birlikte devreye girmesi, borç
yönetiminin bu boyutunun en az finansal boyutu kadar önemli bir parçasıdır.
KOBİ’ler İçin Borç Yönetiminde Özel Noktalar
Büyük şirketler için yazılan borç yönetimi prensiplerinin
çoğu KOBİ’ler için de geçerlidir, ama uygulama biçimi farklılaşır. KOBİ’lerde
genellikle ayrı bir hazine departmanı yoktur; nakit akış tablosu karmaşık bir
yazılım gerektirmez, düzenli güncellenen basit bir Excel tablosu büyük ölçüde
yeterlidir; önemli olan aracın gelişmişliği değil, her hafta gerçekten
doldurulup doldurulmadığıdır. Bankalarla pazarlık gücü de görece sınırlıdır; bu
nedenle Kredi Garanti Fonu (KGF) gibi devlet destekli teminat mekanizmaları,
teminat yetersizliği nedeniyle krediye erişemeyen KOBİ’ler için önemli bir kapı
olabilir.
KOBİ’lerde sıkça gözden kaçan bir risk de patronun şahsi
kefaletidir; banka kredisinin çoğu zaman şirket teminatının yanında patronun
şahsi kefaletiyle de güvence altına alınması, şirketin batması durumunda riskin
patronun kişisel malvarlığına da sıçramasına yol açar. Bu nedenle KOBİ
ölçeğinde borç yönetimi, sadece şirketin değil, patronun şahsi risk haritasının
da bir parçası olarak ele alınmalıdır.
Borç Yönetimi Kontrol Listesi
·
Tüm borçların (ticari, banka, devlet, çalışan,
ortak, yatırımcı, leasing) güncel bir envanteri var mı?
·
En az 12 haftalık, düzenli güncellenen bir nakit
akış projeksiyon tablonuz var mı?
·
Kaldıraç oranı, Net Borç/FAVÖK, Faiz Karşılama
Oranı ve Cari Oran düzenli olarak hesaplanıyor mu?
·
Her kredi/tahvil sözleşmesindeki kovenant (taahhüt)
maddeleri ayrı bir tabloda takip ediliyor mu?
·
Döviz cinsi borçlar için doğal veya finansal
korunma stratejiniz var mı?
·
Teminat ve kefalet yapınız (kim, neye, kimin
için kefil/ipotek) net biçimde dokümante edilmiş mi?
·
Faiz artışı, kur şoku ve satış düşüşü
senaryoları için stres testleri düzenli yapılıyor mu?
·
Borç yönetiminden kimin sorumlu olduğu ve hangi
sıklıkla raporlama yapılacağı net mi?
Sonuç
Firmalar için borç, doğru kullanıldığında işletmeyi büyüten
ve özkaynak kârlılığını artıran bir yakıt; kontrolsüz bırakıldığında ise
şirketin varlığını tehdit eden bir finansal yüktür. Başarılı bir borç yönetimi;
sıkı bir nakit akışı disiplini, proaktif risk yönetimi araçlarının kullanımı ve
makroekonomik göstergelerin rasyonel analizi ile mümkündür.
Kriz anlarında reaktif çözümler üretmek yerine, büyüme
dönemlerinde proaktif borç yönetimi stratejileri geliştiren firmalar, finansal
şoklara karşı bağışıklık kazanacak ve sürdürülebilir büyüme hedeflerine güvenle
ulaşacaktır. Unutulmamalıdır ki, en iyi borç yönetimi, borçlanma ihtiyacını
doğuran süreçleri (stok yönetimi, alacak yönetimi, verimsiz yatırımlar) en
baştan kontrol altında tutabilmektir.
Nasıl borç yiğidin kamçısıysa, borç da firmaların
kaynağıdır. Borçlanmaktan korkmayın, borçları yönetememekten korkun.
Son söz: Ayağınızı yorgana göre uzatın.
Not 1: Bu makalenin güncellenmesinde ve
geliştirilmesinde yapay zekadan yararlanılmıştır.
Not 2: Finansal huzurun temeli: Alacak
Yönetimi başlıklı makalemi de okumanızı öneririm.